ve Film Müzikleri
“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.”
(Ece Ayhan, “Meçhul Öğrenci Anıtı”)
Sene 1987’ydi; Sting’den Nothing like the Sun, U2’dan Joshua Tree, REM’den Document, Pet Shop Boys’dan Actually, INXS’ten Kick albümleri yayınlanmış ve bir çocuk için pop müziğin onuru kurtarılmıştı; çünkü o çocuk piyano dersleri almıştı, flüt çalışıyordu ve asıl dinlediği, ilgi duyduğu müzik klasik müzikti; plaklar dışında klasik müziği de kasetlerden dinlemeye o yıl başlamıştı. Temel bestecileri, Vivaldi, Bach, Mozart, Beethoven ve Tchaikovsky’yi, bunlar dışında Ravel’i ve Sibelius’u keşfetmeye başlamıştı. Sonra Debussy, Mahler, Strauss ve Berg gelecekti. Bir de Mendelssohn vardı tabii ki, anıtsal Op. 64 Mi Minör Keman Konçertosu’yla. Aldığı kasetin ön yüzünde Beethoven’ın Op. 61 Re Minör Keman Konçertosu, arka yüzünde de Mendelssohn’un Keman Konçertosu vardı. O iki konçerto sayesinde keman konçertoları klasik müzik repertuarının en sevdiği parçaları hâline geldi.
Okulu o kadar sevmiyordu ki pazartesi sabahları tüm evren üzerine yıkılmışcasına hüzünlü ve sıkıntılı olurdu. O günlerin kalıntısıdır: Hâlâ pazar akşamlarını ve pazartesi sabahlarını sevmez. Hele pazar akşamlarının melankolisi tatilde bile bırakmamıştır peşini. Bir keresinde, muhtemelen 1987 yılında, yarı yıl tatili dönüşü buz gibi bir hava vardı. Dışarıda sulu kar yağdığından pazartesi sabahı bayrak töreni okulun içinde yapılmıştı. O sabah hayatının en kötü anlarından birini yaşamıştı. Hiçbir zaman, askere giderken bile kendini o kadar çaresiz, yalnız ve ölüme yakın hissetmemişti. Hatta bir an deprem olsun, yangın olsun, yer yarılsın ve okul başlamasın istemişti.
Okuldan bu derece nefret etmesine rağmen tüm dersleri iyiydi; çünkü sorumluluk ve görev bilinci yüksekti. Notları kötü olsa ailesine ne derdi? Ayrıca bugün bile itiraf ediyor kendine: İyi öğrenci olduğunun, hele de bazı derslerde okuldaki en iyiler arasında yer aldığının konuşulması, bunun bir şekilde herkes tarafından bilinmesi gururunu okşuyordu. Annesinin “Aferin benim oğluma!” demesi, babasının “Ne istiyorsun ödül olarak?” diye sorması ve dedesinin “Yaşa!” diyerek mavi gözlerindeki parıltılarla gülümsemesi okulun hüznünü ve acısını bir nebze olsun azaltıyordu. Hele de yaz tatiline girilmişse yaşam bir başka güzel oluyordu.
Çocuk, müzik derslerini müziğe olan tüm ilgisine rağmen bir türlü sevemiyordu. Bir sanat dalına ait dersin içeriğini yanlış buluyordu o çocuk aklıyla bile. Bir de her gelen öğretmenin sert ve aşırı disiplinli olması eklenince, bazen bitmek bilmez bir zaman boşluğuna dönüşüyordu müzik dersleri. Tek iyi yanları vardı: Bir parça zorsa sınıfta önce o çalardı, herkes hayran kalırdı çalışına. Bir de hep tam not, yani 10 alırdı müzikten. Bu da takdirname almak için gerekli olan not toplamına ulaşmak adına bazı sevmediği derslere az çalışıp daha düşük not alma olanağı tanırdı ona.
Güneşli bir bahar günü, pazartesi sabahı (çocuk yıllar sonra da unutamayacağı o günün bir pazartesi olmasının da bir hikmeti olduğuna inanıyor) müzik dersi sırasında dışarıda tamirat yapan ustalardan birinin komik bir şekilde türkü söylediğini duydu. En sonda, pencereye yakın sırada oturuyordu ve sınıf havalansın diye pencere aralanmıştı. O yüzden türküyü çok net duydu ve istemsizce güldü. Çocuk 12 yaşındaydı; ergenliğin ilk yıllarında… Dokunsalar ağlayacak kadar hassas; küçük, anlamsızca şeyleri ciddiye alacak kadar gururlu ve saçma şeylere gülecek kadar kontrolsüz, deli dolu. Ama bir o kadar da otoriteye saygılı, özellikle de öğretmenlere… Çünkü korkardı onlardan, öyle öğretilmişti. Okulda korkmayı öğretirlerdi önce, en çok da otoriteden… Otorite okulda müdür ve müdür muavinleri, sınıfta dersin öğretmeniydi. O küçücük ve hassas dünyasında devletin/otoritenin doğrudan şiddet uygulama yetkisine sahip kolluk güçleriyle, polisle karşılaşma olanağı olmadığından devlet ve toplum otoriter yüzünü ona öğretmen olarak gösteriyordu. Ödü kopardı öğretmenlerden. Sınıfta göz göze gelmemeye çalışırdı onlarla, teneffüslerde de mümkünse karşılaşmamaya. Hele öğretmenler odasına girmek zorunda kalmak… Ceket önü iliklenir, saç baş düzeltilir. İçeriye nasıl girileceği, nasıl selam verileceği ve hangi kelimelerle konuşulacağı prova edilir. Hatta bazı arkadaşlarından biliyordu: Kimileri biraz sonra hakkındaki hükmü duyacak bir zanlıya, hatta infazına doğru ilerleyecek “yürüyen ölü” bir mahkûma dönüşürdü.
O gün 12 yaşında olan çocuk müzik dersinde ustanın türküsüne güldüğü içindi ki önünde ve yanında bulunan arkadaşları da gülmüştü. Ama şanssızlık, öğretmen bir tek onu görmüştü; öğretmeni tarafından tahtaya çağrıldı. Önce okkalı bir tokat yanağında şimşek gibi patladı, sonra geleneksel bir yöntemle, adeta tokatın üzerine bir cila gibi kulağı çekildi. Bunlarla da yetinmeyen öğretmen ona “Eşşoğlu eşek, bok herif” dedi. Çocuk tokatın acısını hissetmiyordu utancından. O kadar utanıyordu ki yaşamında birkaç kez daha ziyaret edeceği ölme arzusuyla ilk kez o zaman karşılaştı. Öğretmen çocuğa dersteki notunu sordu. Çocuk yarım yamalak “10” diyebildi. Öğretmen not defterini çıkardı ve “Onu indirelim mi sekize?!” diyerek bir şeyler karaladı deftere. Sonra da çocuğu sınıftan attı. “Bir yere gitme, dışarıda beni bekle” dedi. Çocuk sınıf kapısının önünde dersin bitmesini beklerken müdür muavini gördü onu. “Niçin derste değilsin?” diye sordu. Çocuk muhtemelen düzgün düşünemiyordu ve olayı olduğu gibi anlattı. “Derste güldüğüm için öğretmen beni sınıftan attı” dedi. “Utanmıyor musun derste gülmeye?!” diyerek bir tokat da müdür muavini attı çocuğa ve ağır ağır uzaklaştı. Çocuk, adamın arkasından baktı, ayakkabısı koridorda ses çıkarmıyordu. Sordu kendi kendine: “Niçin tüm müdür muavinleri gri takım elbise giyiyor? Bu okul, bu şehir ve bu hayat neden böyle boğucu ve çekilmez? İnsanlar niçin güler?” O gün, bir daha gülmemeye yemin etti ama elbette o yemine bağlı kalamadı.
O çocuk üniversiteye gidene kadar daha çok tokat yedi. Öğretmenlerin söylediğine karşı gelmekten… Dayak yemediyse de sınıf içinde aşağılandı. Notları bilerek düşürüldü. Mesela bir cuma günü, bayrak töreninden önce arkadaşlarıyla şakalaşırken bir öğretmen tarafından kulağından tutularak bir köşeye çekildi ve ne kadar kötü biri olduğu, vatana millete ondan bir hayır gelmeyeceği, aile terbiyesinin olmadığı söylendi.
Ece Ayhan’ın dediği gibi “tabiattan” değil ama Türkçeden, edebiyattan, fizikten ve biyolojiden tahtaya kalktı. Muhafazakâr-mütedeyyin bir öğretmene Tevfik Fikret’in Mehmet Akif’ten daha iyi bir şair olduğunu söylediğine pişman edildi ki şiirle ciddi şekilde ilgilenmeye başladıktan sonra, Türk ve dünya edebiyatının önemli şairlerini okudukça çocuk, ikisinin de iyi şair olmadığına, daha doğrusu yazdıklarının onun şiir ve sanat anlayışına uymadığına karar verdi.
İsmet Özel “Mataramda Tuzlu Su” şiirinde şöyle der: “kimin ülkesinden geçsem / şakaklarımda dövmeler beni ele verecek”
O günün üzerinden yıllar geçse de nereye gitse okuldan edindiği ruhundaki yaralar o çocuğu ele veriyor ve o gittiği her yerden, mesela Viyana’nın Kraliyet Kafeleri’nden veya Floransa’nın kahve barlarından damgasız, gece mavisi bir mürekkeple yazdığı, adlarının baş harflerinin kazındığı ve deri bir sümende sakladığı kartpostallar yolluyor çocukluğuna. Kimi zaman da ahşap dekorasyonlarını tahta kurularının kemirdiği ucuz kafelerden, adeta yalnız uyumaya yeni başlayan bir çocuğun rüyalarında Dunganga’dan korktuğu gibi korktuğu Almanca öğretmenine ve Almanca olarak zarfsız uzun mektuplar yazar hayallerinde. Almanca öğretmeninin, bir arkadaşı sınıfın penceresinde kendine bakıp saçını düzeltirken “Ne bakıyorsun? Maymun gibisin!” dediğinde neler düşündüğünü hayal etmeye çalışır o zamanlar. Tabii “Hände hoch oder ich schieße” cümlesine yeteri kadar duygu katmadığı için öfkelendiği diğer bir arkadaşının kitabını kollarını yukarı kaldırırken parçaladığında neler düşünmüş olduğunu da anımsamaya uğraşır zaman zaman.
O çocuk o gün, müzik öğretmeninden o tokatı yediğinde zıkkım mantısının tadını almıştı bir kere. Onarılır mıydı içten içe, gizli gizli, ince ince kanayan yaralar? Çocuk unutamadı. Ara ara rüyasına girer, uykusunu böler o gün. Kalkıp bir bardak su içer ve o öğretmeni düşünür: “Büyük ihtimal ölmüştür. Ölmediyse hâlâ aynı şehirde mi yaşıyordur?”
O çocuk bir müdür muavinini nerede görse tanır: Ütüsüz, modası geçmiş gri takım elbiseleri veya koridorda ses çıkarmayan ayakkabılarından ve birazdan yüzüne inecek bir tokata hazırlık niteliğindeki bakışlarından…
O günü ve diğer okul anılarını anımsadığında öfkelenmez, utanır ve Marx’ın şu sözünü hatırlar: “Utanç içe dönmüş öfkedir.”
Büyüdüğünde o utanç o çocuğu içindeki kara mermerin altına gömdü…
Ara ara ziyaret edip bir demet papatya bırakır kabrine…
