ve Film Müzikleri
Benim yaşlılar ve yaşlılıkla ilgili algımın, farkıdanlığımın ve bilincimin oluşma süreci babamın büyükbabası rahmetli Recep büyük büyükbabayı hatırladığım günlerle başlar. Babam büyükbabasına çok düşkündü; babasından bile çok severdi onu. O yüzden de bizimle aynı şehirde oturmamasına rağmen bayramlar haricinde de sık sık ziyaretine giderdik. Bu ziyaretler çok hoşuma giderdi; çünkü ben de babaannemi çok severdim. O dönemde büyükbabam ve babaannem, keza dedem ve anneannem de henüz 50’li yaşlarında olduklarından ve benimle daha rahat iletişim kurabildiklerinden gözüme genç gözükürlerdi. Babamın büyükbabasını ise önceleri sanki insan değil de farklı bir yaratıkmış gibi algılardım. Benden yaklaşık 80 yaş büyüktü. Bu hesapla da resmi olarak 19. yüzyılda doğmuştu. Yaşına göre aslında çok dinç ve sağlıklıydı. O yaşında bile (bahsettiğim aralık 80’li yaşlarının sonu olmalı) hâlâ işinin başındaydı. Her sabah erkenden kalkar, sağlam bir kahvaltı yapar, sonra da evinin hemen yanındaki kereste fabrikasına giderdi. Akşam eve geldiğinde ise kısa bir dinlenmeden sonra, kulakları iyi duyamadığından televizyona çok yakın oturur, akşam haberlerini (onun tabiriyle “ajans”) pür dikkat seyreder, ardından da sofraya oturur, o yaşına rağmen protein, yağ ve karbonhidrattan hiç feragat etmeden mükellef bir akşam yemeği yerdi. Yemeğin ardından köşesine oturup kahvesini içer, pencereden dışarıyı seyreder ve görece erken bir saatte de odasına çekilirdi. O kadar rutin bir yaşamı vardı ki adeta üniforma gibi neredeyse aynı kıyafetleri giydiğinden (koyu renk yelekli takım elbise ve kravatsız, boğaza kadar düğmelenmiş açık renk gömlek) neredeyse her gün bir önceki günü yaşıyor hissine kapılırdınız. Benimle neredeyse hiç iletişim kurmazdı. Gerçi benim dışımdaki insanlarla da iletişimi pek kuvvetli sayılmazdı. İletişim kurmak zorunda kaldığında da iş için ustalarla, evde de daha çok babamla ve babaannemle konuşurdu. Her akşam eve geldiğinde elini öperdim, o da bana aksatmadan her el öptüğümde harçlık verirdi. Bazı günler harçlıklara, itiraf edeyim, benim hiç sevemediğim akide benzeri şekerler de eşlik ederdi. Babaannemin aldığı çikolataları severdim. Recep büyük büyükbaba ben ilkokulu bitirip koleje başladığım sene vefat etti. Özel bir hastalığı yoktu. Doktorlar ölüm sebebi olarak yaşlılıktan kaynaklı böbrek yetmezliğini gösterdi.
Yaşlılık ve yaşlılarla ilgili yakın bir başka deneyimim annemin halası Hüsniye halaya ilişkin. Hüsniye hala dedemin ablasıydı, İstanbul’dayken uzun zaman oturduğum evin iki sokak ötesinde yaşıyordu. O yüzden ara ara ziyaret ediyordum kendisini. O yıllarda eşi Galip enişte de hayattaydı. İkisi de son derece sağlıklı ve neşeli, tonton ihtiyarlardı. Benden 60-65 yaş büyüktüler ama benimle iletişimlerinde örneğin Recep büyük büyükbabayla olduğu gibi sorun yoktu. Aksine çok eğleniyordum onlarla. O yaşına rağmen hâlâ su böreğini kendi yapıyordu Hüsniye hala. Her ziyarete gittiğimde de mutlaka –ikisini de takıntılı derecede severim– su böreği ve zeytinyağlı sarma olurdu. Bir süre sonra, sanırım 27-28 yaşındaydım, Galip enişte hastalandı; zamanla da ağırlaştı durumu. Bir gün gittiğimde halayı paniklemiş hâlde gördüm. Galip enişte iyice kötüleşmişti. O günden birkaç gün sonra da vefat etti. Galip eniştenin vefatından sonra da hala yaşamına sağlıklı bir şekilde devam etti. 90’lı yaşlarında olmasına rağmen alışverişini hâlâ kendi yapabilecek kadar sağlıklı ve zindeydi.
Bir bayram günü ziyaretine gittiğimde ise ikram ettiği su böreğinin tadı çok farklıydı. Bunu ona söylediğimde bana böreği pastaneden hazır aldığını söyledi. İçim burkuldu, “Hüsniye hala yaşlanmış” diye düşündüm, kötü bir yağla kalın açılmış, içine ne olduğu belli olmayan bir peynir koyulmuş böreği ayıp olmasın diye yemeye çalışırken. Aylar sonra tekrar ziyaretine gittiğimde karşı eve bir polisin taşındığını, sürekli onu gözetlediğini ve amacının onu tutuklamak olduğunu söyledi. Hiçbir şey diyemedim. Ziyaretimi kısa kesip evden çıkar çıkmaz dayımı aradım. O gün halayı evinde gördüğüm son gün oldu. Kısa bir süre içinde alzaymırı çok ilerledi ve bir bakımevine yerleştirildi. Ara ara dayımla ziyaretine gittiğimizde beni dayım, dayımı da dedem zannediyordu. Bazen ara ara babasını gördüğünden bazen de o yaştaki birinin hatırlamasının mucize olduğunu düşünebileceğiniz derecede bir ayrıntıdan bahsediyordu (Örneğin düğün günü veya çocukken yenen bir aile yemeği). 2013 yılında, 101 yaşında vefat etti.
Paolo Sorrentino’nun filmi La Grande Bellezza’nın [Muhteşem Güzellik] başında ana karakter Jep Gambardella şöyle der:
“Bu soruya çocukken tüm arkadaşlarım aynı cevabı verirdi: Vajina… Oysa ben ‘Yaşlı insanların evinin kokusu’ diye cevaplardım. Soru şuydu: ’Yaşamda en çok hoşlandığınız şey ne?’ Benim kaderim duyarlılıktı. Benim kaderim yazar olmaktı. Benim kaderim Jep Gambardella olmaktı.”
Herhangi birinin bana çocukken böyle bir soru sorduğunu hatırlamıyorum. Sorsa nasıl bir cevap vereceğimi de bilemiyorum ama çocukken yaşlı insanların evlerini severdim, çünkü yaşlı insanları severdim. Büyük dedeler, büyük babaanneler, dedem, anneannem, babaannem, büyükbabam, büyük halalarım veya uzak akrabalar, yakın aile dostları… Kısacası bir şekilde temas etme şansı bulduğum yaşlılar… Hepsi bir şekilde bende bir iz bıraktı. O yıllarda kendi yaşlılığımı hayal edemeyecek kadar küçüktüm. Öte yandan (doğumumdan iki sene önce çekilmiş olan 1973 tarihli Yücel Çakmaklı filmi Ben Doğarken Ölmüşüm kadar ileri gitmeyeceğim ama) bildim bileli kendimi olduğumdan daha yaşlı hissettim ve bu duygu durumundan mıdır bilinmez, hep hızlıca büyümek, hatta yaşlanmak istedim. Çocukken yaşlı insanları çok sevmem belki de bundandı.
Bu hızlı yaş alma isteği veya arzusu benim için bir dönüm noktası olan 45. yaşgünüme kadar sürdü. 2020 yılının 4 Nisan günü (evet, ben 1975 yılının, T.S. Elliot’ın The Waste Land [Çorak Ülke] şiirinin başlangıcında “ayların en zalimi” olarak tanımladığı nisan ayında ve pek çok insan tarafından da güzel bir tesadüf olarak görülebilecek şekilde ayın dördünde doğmuşum yani doğum günüm 04.04) bir anda 50 yaşına doğru, Ahmet Haşim’in “Merdiven” şiirinde “ağır ağır çıkacaksın” dediği merdivenleri hızlıca çıkmaya başladığımın farkında vardım. COVID-19 dolayısıyla tam kapanma yeni başlamıştı ve pandeminin etkilerinin yoğun görülmeye başladığı bir dönemdi bu. Bilmiyorum bu hissiyatımda konjonktürün de etkisi var mıydı ama her hâlükârda yaşlanıyordum işte. 45 yaşıma geldiğimde oğlum Kerem’in daha üç yaşında olduğunun farkına varmam da beni neredeyse dehşete düşürmüştü. Kerem büyüdükçe onunla hem fiziksel hem de duygusal olarak ilgilenmemin zorlaşacağı düşüncesi geleceğe dair endişelerimi artırdı. Hâlâ bile on yaş genç olsam onunla daha rahat ve kolay bir ilişki kurabileceğimi düşünüyorum. Kerem bana bir süre önce onun yaşındayken tabletimin markasının ne olduğu sordu. Onun yaşındayken tablet diye bir şey olmadığı, televizyon yayınlarının hâlâ siyah beyaz olduğu ve tam gün yayın yapmadıkları cevabını verdiğimde söylediklerimden hiçbir şey anlamadı. Şayet bana çekip 37 yaşında evlenir ve 42 yaşında baba olursa oğlumun evliliğini gördüğümde 79, torun sahibi olduğumda 84 yaşında olacağım. Kendi ailemi düşündüğümde 80’in üzerinde yaşayanlar torunlarının çocuklarını bile görebiliyordu. Çocukluğumun hayalle karışık dünyasında gerçek yaşlılar torunlarının çocuklarını görürdü. O dünyayı terk edeli çok oldu, başka bir gerçekliği yaşadığım bir dünyadayım ve torunumu görecek miyim emin değilim.
TÜİK’in “İstatistiklerle Yaşlılar 2023” araştırması kapsamında Türkiye’de 65 yaş üstü kişi sayısının son 5 yılda %21,4’lük bir artışla 8,7 milyona ulaştığı açıklandı. Bu ilk defa yaşlı nüfusunun Türkiye nüfusunun %10’u üzerine çıkması anlamına geliyor. Bu ay 49 oldum, dolayısıyla resmi ve demografik açıdan yaşlı kabul edilmeme daha 15 yıl var. Günümüzün yaş kategorileri içinde değerlendirildiğinde şu anda orta yaş kuşağında yer alıyorum. 1950’li yılların başlarında yaşıyor olsaydım dünyada ortalama yaşam beklentisi olan 46’yı geçmiş bir yaşlı olacaktım. Ortalama yaşama beklentisinin 49’a yükselmesi 1954’te söz konusu olmuş. Günümüzde ortalama ömür 73 yıl. Yani evet, genç değilim ama hâlâ yaşlı da sayılmam. Yine de itiraf edeyim, kendimi yaşlanıyor hissediyorum, çünkü dünya üzerindeki mevcudiyetimin yarım asırı devirmesine sadece bir adım kaldı. Orhan Veli “Derdim Başka” şiirinde der ya “Ben ki her nisan bir yaş daha genç” (ki nisan ve bahara yönelik tam da T.S. Elliot’la zıt bir bakış açısını yansıtır), ben hiç öyle hissetmiyorum işte. Her nisan, klişe bir edebiyat tabiriyle, yaşamımdan bir takvim yaprağı daha eksiltiyor. Üstelik yaşam tarzıma baktığımda da öyle “her bahar âşık” biri de değilim. Yaşamımdaki rutin neredeyse yazının girişinde bahsettiğim Recep büyük büyükbabayla aynı.
Yanlış anlaşılmasın, rasyonel bir değerlendirme yaptığımda şu anki hâlimden ve bugünümden tamamen memnun olmasam da yaşamımdan genel olarak öyle ölümcül bir şekilde şikâyetçi değilim. Saçlarımdaki ve sakallarımdaki beyazlardan hiç gocunmuyorum mesela. Biri bana “20-25 yıl önceye dönmek ister misin?” diye sorarsa vereceğim cevap kocaman bir “Hayır” olur. Zira yeniden genç yaşların gelecek endişesini yaşamayı ve yaşam mücadelesine yeni baştan girişmeyi (amiyane tabirle) gözüm yemiyor. Benim gibi “geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin endişeleri arasına sıkışmaktan anı yaşayamayan” birinin yaşadığı sancılar bir yana, yine de biri çıkıp “İşte, gençliğine dönme şansın olsa geçmişin pişmanlıklarını düzeltme olanağına sahip olabilirsin” dese bile ona cevabım “Pişmanlıkların ağırlığı ile yaşam mücadelesinin getireceği fiziksel ve ruhsal yıpranmayı teraziye koyduğumda sonrakinin daha ağır bastığını düşünüyorum” olur. Pişmanlıkları yaşamaya devam edebilirim ama ya o pişmanlıkları düzeltmek için yapacaklarım sonucunda ortaya çıkan, şimdikinden daha kötü bir yaşam olursa? İtiraf edeyim, bu riski alacak cesaretim yok.
Lisans döneminde hocam, sonrasında da yüksek lisans tezimi karşısında savunduğum jürinin bir üyesi olmuş Prof. Dr. Hakan Yılmaz “Kurban, Kahraman, Sıradan: Popülizm Bu Duyguları Nasıl Kullanır” başlıklı makalesinde bir insanın geriye dönüp yaşamını değerlendirirken kolaya kaçtığı durumda iki aşırı uca (kurbanlık ve kahramanlık) yaslanabileceğini belirtir. Hakan Hoca’ya göre bu iki aşırı ucun arasında ise “sıradanlık” bulunur. Kurban, bir şeyleri hak etmesine rağmen önünün kesilmesi, ihanete uğraması, tuzaklara düşmesi veya fırsat verilmemesi yüzünden başarılı olamadığına inandırır kendini. Hoca’nın tam ifadesiyle “kutsal mağduriyet ateşiyle ısınır”. Yine Hoca’nın tabiriyle “kahramanlık giysisini” giyen ise başarılarını (tam da kurbanın aksine) tüm engelleri tek başına aşarak, ihanetlere ve tuzaklara rağmen kazandığına, “kendi tacını kendi yapıp başına taktığına” inanır. Sıradanlar, diğer taraftan, herkes kadar engellere maruz kalmış ama yine herkes kadar desteklenmiştir. İhanete de uğramışlardır, ihanet de etmişlerdir. Hakan Hocam bu sıradanların yaşamının bir şekilde diğer iki kategoriye göre daha huzurlu ama yine bir şekilde heyecandan, neşeden ve tatminden uzak olduğunu söyler.
“49 oldun ve bu yazı için de sabretmedin, 50 olduğunda yapacağın iç hesaplaşmayı bir yıl erkenden yaptın ve üşenmeden de oturup yazdın, peki bugünden geçmişe dönüp baktığında sen bunlardan hangisisin?” diye soranlar olabilir. Hemen söyleyeyim: Ben kendimi sıradana daha yakın görüyorum, biraz detaylı ve kapsamlı düşündüğümde ise kurbana yakın bir sıradan… Kurban olduğu dönem ve olaylarda “kurban olacağının” bilincinde olmasına rağmen, adeta kurbanlığı bile isteye seçen bir sıradan… Ara ara da kahramanlığa yaklaşan ve bu “kahramanlık anları” sayesinde tüm hüznüne, melankolisine, doğruculuğuna ve insanlığa karşı öfkesine rağmen yaşama tutunmayı başarmış bir sıradan… Geriye dönüp bir değerlendirme yaptığımda kahraman olabileceğim, hatta olmam gereken an ve durum sayısının daha fazla olması gerektiğini düşünüyorum ama iş işten geçti elbette.
50 yaşına bir adım kala, bir tarafım Proustyen bir karakter gibi geçmişin travmalarını, hatıralarını içimde taşıyor. Mesela artık tamamen evden çalışmama ve stresli bir iş yapmamama rağmen pazartesi sendromu yaşıyorum. Bir eğitim kurumuyla öğrenci olarak ilişiğim 2002 yılında sona ermesine rağmen hâlâ okullardan ürküyorum. Ahmet Muhip Dranas’ın “Olvido” şiirinde dediği gibi “dalga dalga hücum eden pişmanlıklar unutuşun tunç kapısını zorluyor”. Durmadan elitist eğilimlerimi bastırmaya gayret etmenin yorgunluğunu taşımaktan dolayı pişmanım ama yine de eşitlikçi bir toplumun politik, ekonomik ve ahlaki olarak en doğrusu olduğuna inanmak istiyorum. Kendimi bildim bileli hüzünlüyüm, bir anda bir görüntü, bir düşünce veya başkasının bir sözü veya hareketi, hatta ağzıma attığım bir lokma Marcel Proust’un madlen keki gibi bir anda beni geçmişe ve melankoliye sürüklüyor. O anlarda yaşlı insanların modası geçmiş, adeta bir müzeyi andıran eşyalarla dolu evlerinin hüznünün çocukken benim neşe kaynağım ve oyun alanım olmasının zıtlığı karşısında hafızamın bana nasıl bir tuzak kurduğunu düşünüyorum ve bu duygusal parçalanma sürecinde de huzuru evimde, ailemde, sanatta, yazmakta ve mutfakta buluyorum. Sanat ve kültür etkinlikleri ve zorunlu hâller dışında evden pek çıkmıyorum. Her seyahatte yenilendiğimi hissediyorum ama artık eskiden yaptığım gibi uzun seyahatlere çıkmak gözümde büyüyor. Yine de daha çok gezmek isterim. Takıntılı bir şekilde her sene Viyana’ya gidiyorum, dünya üzerinde tek bir şehri görmek zorunda kalsam yine Viyana’ya giderim. Hâlâ utanarak itiraf etmek zorunda olsam da imajın ve dış görünüşün önemli olduğuna inanıyorum. Öte yandan eskiden daha bencildim, kendim ve çok çok yakın çevrem dışında olup bitenler beni çok üzmezdi. Oğlum doğduktan sonra bu değişti. Yaşlandıkça tanımadığım insanlar için de üzülmeye, dünyanın dertleri ve acılarıyla daha çok ilgilenmeye, o acıları ve dertleri içimde hissetmeye başladım. En sevdiğim yönetmenlerden biri olan ve tesadüf olarak benim gibi bir 4 Nisan günü doğan Andrei Tarkovsky Mühürlenmiş Zaman’da “Acı varoluşumuzla yakından alakalıdır. Kesinlikle, o olmazsa nasıl yükseliriz” diyor ya, ben de yaşlandıkça, bir şekilde başkalarının acılarını yakından hissettikçe insan olduğumun daha fazla farkına varıyorum. Buna karşın tıpkı çocukken ve gençken olduğu gibi bugün de yalnız kalmayı seviyorum. O zaman da kendi kendime yeterdim, şimdi daha da fazla yetiyorum. O zaman da sessizliği ve karanlığı severdim, şimdi de…
Çok sevdiğim yönetmenlerden bir başkası, Andrzej Wajda yaşlanmak üzerine şöyle der: “Yaşlanmak bir dağı tırmanmak gibidir; yükseğe çıktıkça manzara genişler, daha çok yeri daha iyi görürsünüz ama nefesiniz de kesilmiştir.”
49. yaş günümde, yine bir 4 Nisan’da, 17 yıllık sevgilim, 12 yıllık karım ve oğlumun annesi Aslı’nın objektifinden yansıyan görüntüme bakıyorum. Fransa Rivierası’nın ışık ve yaşam dolu bahar havası altında, Cannes’da, tiryakisi olduğum kahvemi yudumlarken ve oğlum karşımda tüm neşesi ve iştahıyla dondurumasını kaşıklarken her şeye rağmen, dünyanın ve yaşamın tüm acısı olduğu gibi dururken ve hâlâ dünyada çocuklar aç kalıyor ve ölüyorken, hatta geçirdiğim ağır enfeksiyon yüzünden yaş günümde bir dilim pasta yiyemeden sadece su, ekmek, haşlanmış makarna ve kahveyle durmak zorundayken bile bir şekilde yaşam mücadelesinde nefesimin kesilmediğini hissediyorum. Ahmet Haşim’in “Tahattur Şiiri”nde tanımladığı “sönen, gölgelenen dünyada” az bir şey değil bu.
{fold içindeki imge: Bülent Tunga Yılmaz arşivinden}