ve Film Müzikleri
Paris Yılları: Şairlerle Dostluklar ve Şiir Yazma Serüveni
Picasso, Paris yıllarında şiirle yoğun bir ilişki kurar. Şehrin avangard ortamında 20. yüzyıl modernist edebiyatının ve özellikle de gerçeküstücü şiirin en etkili isimlerinden Guillaume Apollinaire, Jean Cocteau, René Char ve Paul Éluard’la çok yakın dost olur. Bu dostluklar o kadar derinleşir ki 2019’da Barcelona’daki del Museu Picasso’da Pablo Picasso, Paul Eluard. Une amitié sublime başlıklı bir sergi bile açılır. Apollinaire’le birlikte ise Picasso, adı 1911’deki Mona Lisa soygunuyla anılacak şairle yakın olmuş olur. Cocteau da adeta aileden biridir ve yaşamının sonuna kadar yakın dostlukları devam eder.
Sanat yaşamının kamusal bir hâl almaya ve ressam olarak dikkat çekmeye başladığı yıllardan itibaren şairlerle yakın bir ilişki kuran Picasso şiir yazmaya ise çok sonraları başlar. 1935 yılında, kızı Maya doğduğunda resme bir süre ara verir ve kendini şiiri adar. En yakın dostu, sırdaşı, kişisel sekreteri ve 1935’ten 1968’deki ölümüne kadar idari-finansal işlerinin tek sorumlusu olan ve onun gölgesinde kalmış gibi gözükmesine rağmen yazıları ve çalışmalarıyla bugünkü “Picasso mitosu”nun oluşmasına en büyük katkıyı yapmış kişilerden biri sayılan Jaime Sabartés, Nisan 1936 tarihli bir notta ressamın şu sözlerine yer verir: “Heykeli, gravürü ve resim yapmayı kendimi tamamen şarkıya adamak için bıraktım.”1
Yaşamının neredeyse seksen yılını resme ve görsel sanatlara adamış, durmadan, sonsuz bir azim ve şevkle sanat yapmış Picasso’nun şiir için görsel sanatlardaki uğraşına bir süreliğine de olsa ara vermesi ilgi çekici ve şaşırtıcıdır. Picasso 1935’den 1959 yazına kadar günlük bir uğraş olarak şiirle ilişkisini sürdürür.2
Picasso’nun bir anda şiire yönelmesinin sanatsal olduğu kadar yaşamsal bir boyutu da var. Sorunlu ve maddi açıdan önemli etkileri olabilecek bir boşanma arifesinde (ki Picasso servetini ve o servetin temel kaynağı olan sanat yapıtlarını paylaşmamak için ilk ve resmi karısı olan Rus balerin Olga Khokhlova’dan boşanmayı reddetmiştir) ve yaşamı boyunca ilk ve son defa resim yapmayı bıraktığı bir dönemde şiir alternatif bir ifade aracı olarak girer devreye. Pek çok şair gibi onun şiiri de kişisel dramlardan, mutsuzluklardan ve elbette çağının politik, kültürel ve toplumsal şartlarından etkilenir. Ayrıca başlık olarak çoğunlukla o günün tarihini koyması da şiirlerinin özünde bir tür günce işlevi gördüğünü gösterir. Böylece kişisel olaylar ile çevresinde/dünyada olanlarla şekillenmiş şiirlerin tanıklık boyutu güçlenir.3 Nitekim André Breton da bu şiirler için “sezgilerin ve duyguların daha önce tutulmamış samimiyette bir günlüğü” tanımlamasını yapar.
“18 Nisan XXV” başlıklı şiirinin* girişinde şöyle der Picasso:
Eğer dışarıya çıkmak zorunda kalırsam kurtlar elimden yemeye gelecekti aynen odamın benim dışında görünmesi gibi diğer kazanımlarım dolaşacaktı dünyayı ufak parçalara ayrılmış4
Bu şiir ressamın biyografilerinden birini yazan Patrick O’Brian’ın aktardığına göre Picasso’nun şiir yolculuğunun ilk durağıdır.5 Başka bir deyişle, Picasso’nun yaşamında “kelimelerin akışı” 18 Nisan 1935’te başlar. O tarihte Picasso, olası bir boşanma antlaşması dolayısıyla kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu Normandiya’da yer alan ve gizli stüdyosu olarak bilinen Boisgeloup Şatosu’na çekilir.6 Şiirin tonundaki karamsarlık bu kişisel kapanışın, yaşamında belirsiz bir döneme girmesinin ve ayrıca parçalanmaya başlayan 1930’lar dünyasının bir yansımasıdır. Ülkesi İspanya tarihinin en kanlı dönemine, sonunda faşist Francisco Franco’yu iktidara getirecek İç Savaş’a doğru hızla sürüklenmektedir. Naziler Almanya’da iktidarı ele geçirmiştir ve Avrupa’da büyük bir fırtına öncesinin sessizliği içinde savaşın tekinsiz ayak sesleri duyulmaya başlanmıştır. Her şeyin kapalı olduğu bir perşembe günü soğuk güneşin kırbaçladığı herhangi bir kimsedir Picasso ve bu durumda yardımına kimse gelmemektedir.
Adeta bir günce/şiir olan yapıtların temalarına bakıldığında, Picasso’nun özellikle büyük ve yenilikçi bir ressam olarak modern resim tarihine geçmeye başladığı ve yaratıcılığının/yenilikçiliğinin en taze döneminde olduğu kübist yıllarıyla benzerlikler göze çarpar. Picasso bu şiirler aracılığıyla mevcut durumla ilgili his ve sezgilerini ifade ederken, bir yandan da yaşam sevincinin yüksek olduğu “eski güzel günler”e dönüş yapar bir nevi.
Picasso’nun sembollere, alegorilere, ressamlığının da etkisiyle renge ve şekle dayanan soyut şiirlerinin teknik ve üslup açısından en ayırt edici özelliği hiç kuşkusuz söz dizimini bozan bir kurguya sahip olmalarıdır. Şiirleri adeta Joycevari bir bilinç akışı gibi, sanki durmadan düşünceler/rüyalar şeklinde parça parça, sahne sahne, imge imge zihninden hızla akmaktadır ve bir şair olarak Picasso bunları büyük ve doymak bilmez bir iştah ve arzuyla, herhangi bir gramer kuralına veya geleneksel cümle yapısına uymadan kelimelere dökmek ister. Michel Leiris, Picasso’nun edebi çalışmalarını James Joyce’un modernist yazının hâlâ en avangard yapıtlarından biri kabul edilen Finnegan’s Wake’iyle kıyaslar ve onun dili Joyce’la eşit derecede “gerçek bir şey” olarak yeniden tanımladığını ve onu baş döndürücü bir özgürlükle kullandığını ifade eder.7 Bu duruma bir örnek “10 Kasım XXXV” adlı şiiri olabilir:
yemek odasındaki masanın üzerinde, kuru kan renginde devasa bir halının üzerinde, izmaritlerle dolu kül tablası, bugün tam da bu gece, on kasım’da bana dilini uzatan küçük bir ölü kafasına benziyordu, şimdi saat onu çeyrek geçiyor, üç tane daha eklersek saat on biri bulacak ve o zaman saat çalacak8
Kimi zaman da adeta kesik kesik nefes alır gibi kelimeler kaleminden tek tek çıkar Picasso’nun, “14 Kasım XXXV” adlı şiirinde olduğu gibi:
Eugenia kokusu
küçük gitar
şapeli
teller
bürünmüş
gelincik siyahı
çıbanlara9
Picasso’nun şiirinde kelimeler tek başlarına, tıpkı renkler, şekiller ve hatta sesler gibi, gerçek anlamlarının ötesinde, bir tür soyutlama olarak yeni bir boyut ve bağlam kazanır. Örneğin şu şiirinde olduğu gibi, kelimeler anlamlarının ötesinde bir tür minimalist müzik gibi tekrara dayanan müzikal bir anlayışı ortaya koyar (“9 Aralık 38”):
gök gök gök gök gök gök gök gök menekşe menekşe menekşe gök gök gök menekşe menekşe menekşe menekşe gök gök gök menekşe menekşe menekşe menekşe gök gök gök gök menekşe menekşe menekşe menekşe gök gök gök gök gök menekşe menekşe menekşe gök gök gök menekşe yeşil gök gök gök gök yeşil yeşil gök gök gök gök siyah yeşil yeşil gök bordo gök gök gök siyah siyah siyah siyah siyah beyaz siyah yeşil bordo gök gök10
John Berger, Picasso üzerine yazılmış en aykırı, eleştirel ve kapsamlı çalışma olan The Success and Failure of Picasso adlı kitabında, ressamın içinde bulunduğu toplumun çürümüşlüğünü ifade etmek için (Jean-Jacques Rousseau’nun da dediği gibi) kendini medeniyetin bozamadığı bir soylu vahşi olarak idealize ettiğini söyler.11 Yine Berger’e göre Picasso öyle öfke doludur ki bu öfke (örneğin ressamın ilk büyük tablosu ve modernizmin ilk büyük başyapıtlarından biri olarak kabul edilen Avignonlu Kadınlar için ifade ettiği gibi) yaratıcılığını belirliyen izleklerden biridir; içgüdüsel bir vahşiliktir. Picasso şiirinde bu vahşiliği şekilsel olduğu kadar içeriksel olarak şiirselliği bırakarak dışavurur; şiirselliğe en uzak kavramları, en temel ve doğal süreçleri yine kuralsız ama melodik bir şekilde, doğal-kültürel karşıtlığı içinde, tıpkı resimde yaptığı gibi kendi üslubuna uygun biçimde, bir sanat yapıtına dönüştürür. Örneğin “18 Kasım XXXV” şiirindeki gibi:
eteklerinin arasına sokulmuş bu aptal yaşlı ve hayalet burnunu kemiren osuruklar ki tek bir sihirli kalem darbesiyle tuvaleti taşıran en siyah sosların övgülerini kaynatan tüm o yemek kitaplarından lavmanlar yoluyla bildiğiniz ve öğrendiğiniz her şeyi̇n utanç verici ağırlığı altında eğildiğiniz yıllar boyunca çarpıtılmış gerçeği12
Bu vahşilik Picasso’nun şiirine hayvanlar (özellikle de boğa, ki İspanyol ulusal alegorisinin önemli bir unsurudur) aracılığıyla da taşınır. Bir boğanın bir atın karnını deştiği hayali bir sahneyle başladığı şu şiirde olduğu gibi (“15 Kasım XXXV”):
Boğa — atın karnının geçit kapısını açtığında — boynuzlarıyla — ve burnunu kenara uzattığında — dinler en derinlerin en derininde — ve Aziz Lucy’nin gözleriyle13
Boğa ve boğa güreşi de şiirlerinde sık görülen bir imgedir Picasso’nun:
[…] at ve boğaydı ona saplayan sonrasında ışıklar sahneye çıksın diye14
*
[…] ve koltuğu görüyorum ve gece giydiğim beyaz forma ve Paris’te Old England’dan aldığım mavi forma ve duvarda Goya’nın gravürü: Lluvia de Toros15
*
boğa güreşçisinin
elektrik ampullerinden
ceketi
en iyi iğneyle dikilmiş
sis
boğa tarafından icat edilmiş16
Picasso, yakın dostu Cocteau gibi Rönesans adamı olarak tanımlanabilecek biri değildir. Evet, resim dışında, görsel sanatların hemen hemen tüm dallarında yapıtlar vermiştir ama bu alan dışında pek çalışması yoktur. Örneğin Cocteau’nun şair, romancı, tiyatrocu (hem yazar hem yönetmen hem de sahne tasarımcısı), film yapımcısı, sanat eleştirmeni ve ressam oluşunda ifadesini bulan çokyönlülükten uzaktır. Cocteau kendini en temelde bir şair olarak tanımlıyordu. Hatta eser verdiği tüm türleri ve alanları da şiirin türevleri olarak kabul ediyordu: şiirin romanı, şiirin tiyatrosu, şiirin sinematografisi, şiirin grafiği, şiirin eleştirisi… Picasso için ise her şey resimdir, görüntüdür. Dilinden tek tek çıkan kelimeler, adeta bir çizim gibi (ki gerçeküstü şiire yabancı değildir bu biçimsel üslup) dizilir (“24 Mart XXXVI”):
Kap
gördü
hanımımı
neşeli
kahkaha
kum17
İçeriği diğer şiirlere benzer olmasına ve özellikle argo/şiirsel olmayan kelime ve kavramlar içermesine rağmen, form açısında daha klasik bir üslupta, mısralar hâlinde şiirleri de mevcuttur Picasso’nun. Bu parçada onun şiirlerinde sık sık rastladığımız şiirsel olmayan eylem ve temalar ile yine şiirlerinde çok fazla yer alan yiyecek ve kadın imgelerini görürüz (“Bugün 23 Şubat 1955”):
I
babaannemin büyük testisleri
devedikenlerinin arasından parlıyor
ve genç kızların dolaştıkları yerde
değirmentaşları ıslıklarını
bileyliyorlar
II
kadınının kıçına
soktuğun sosis
çarkıfelek meyvesi ve
estremadura tıkanmaları
gibi hissediyor
III
horozun kardinali
ve bıçak yarasının başpiskoposu
büyük genitalleri olan
nakitten ve sarımsaktan anlayan
bir oğlan çifti
IV
rahibelerin ve kilise hademelerinin
donlarını düşürdükleri sandalyelerden
sıcak bal yakıyor çöreklerini
kendi kendilerine istavroz çıkarana ve
dans edene dek18
Picasso hiçbir zaman organik bir entelektüel, angaje bir sanatçı olmamıştır. Bu her şeyden önce onun sanat anlayışına ve kişiliğine aykırıdır. Alex Danchev, The Guardian’da Tate Liverpool’da açılmış ve bir politik figür olarak Picasso’ya odaklanmış Picasso: Peace and Freedom başlıklı sergi hakkındaki yazısında “Fransız Komünist Partisi’ne bağlılığına rağmen sanatçı gerçek olarak tek bir partinin taraftarıydı: Kendisinin” der.19 Buna karşın Picasso yaptılarında politik ve toplumsal olayları da yansıtmıştır. Sanat tarihinin en tanınmış tabloları arasında yer alan Guernica bunun en tipik ve bilinen örneğidir. Picasso şiirinde az da olsa politikaya değinir. “General Franco’nun Yaşamı ve Rüyası” başlıklı 1937 tarihli şiir Guernica’yla aynı tarihi taşır. Tabloyu bitirmesinden (4 Haziran 1937) yaklaşık iki hafta sonra yazdığı şiir, ressamın (İspanya İç Savaşı’nın en kanlı ve dramatik sahnelerinin yaşandığı bir bölümünde) zihninin ve sanatının savaşla meşgul olduğunun önemli bir göstergesidir. Tipik bir Picasso şiiri olan bu yapıt yine sert, hızlı, vahşi ve yoğundur. İspanyol kültürüne (fandago, Las Meninas) doğrudan göndermeler içerir:
baykuş fandango escabeche ahtapot kılıçları uğursuz alamet tüylü bulaşık derisi tavanın ortasında ayaklı çıplak toplar morina balığı şerbetinde kızartılmış bir külahın içine attı öküz kalbinin uyuzunda ağzı onun kelimelerinin tahtakurusu marmeladı dolu gümüş çanlar ve hamam kabukları ve bağırsaklar üst üste örülmüş ereksiyon halinde bir serçe parmak ne bir üzüm ne de bir incir commedia del arte kötü dokuma ve lekeli bulutlar bir çöp kamyonunun kozmetiği las meninas’ın tecavüzü çığlıklar ve haykırışlar20
En uzun ve edebiyat alanındaki başyapıtı olarak kabul edebileceğimiz en bilinen şiiri “Orgaz Kontu’nun Defni”, İspanyol ressam El Greco’nun aynı adlı tablosunun başlığını taşır. Sanatçının son şiirlerinden biridir; bu şiirle adeta yazın serüveni sona ermiştir.
1586 tarihli tablo erken 14. yüzyılda İspanya’da çok yaygın olan bir efsaneyi konu alır. Orgaz şehrinin belediye başkanı olan, büyük bir yardımsever olarak bilinen ve Bizans İmparatorluğu’nu yöneten son hanedanın bir üyesi olduğuna inanılan Don Gonzalo Ruiz de Toledo öldüğünde servetinin önemli bir bölümünü yardım kurumlarıyla beraber gömülmek istediği Santo Tome Kilisesi’nin bakım, onarım ve renovasyonu için bağışlar. Efsaneye göre iki aziz, Stephen ve Augustine, insan kılığında cennetten gelip Don Toledo’yu kendi elleriyle defneder. İstisnai büyüklükteki tabloda El Greco üst tarafta azizlerin cennetteki hâllerini, alt tarafta defin işlemini resmeder.
Picasso’nun El Greco’nun tablosuyla aynı adı taşıyan şiiri poetikasının kapsamlı bir özetidir adeta. İçerik açısından diğer şiirlerinde de yer alan küfür, yiyecek, İspanya kültürüne ait kavramlar ve bunların yoğun ve alegorik bir üslup içinde, bir nehirden taşan kelimeler gibi okurun üzerine boca edilmesi bu şiir için de söz konusudur. Üslup açısından bakıldığında yoğun ve geleneksel olmayan bir yapı içinde zihinden akıp kâğıda boşalmış gibi duran kelimeler, diğer bir deyişle dizelerin kimi zaman alt alta kimi zaman yan yana dizildiği mimari yapı, şiiri Picasso’nu edebi anlayışının müthiş bir örneği hâline getirir. Picasso, ayrıca sanki bir kod veya gizli bir şifre gibi dizelerin yanına belirli bir düzen olmadan 0, 1 ve 2 rakamlarını koyar:
6.1.57. Cannes A.M.
1 Burada biraz yağ ve kıyılmış sığır etinden başka bir şey yok.
2 orospu çocuğu orospu bilge adam çift bilge adam yarık romatizmalı kurt ve ayaklı baykuş
0 makyaj kutusunun tepesinde göz kapakları çırpınan ve gevezelik eden çiçek çocuk bükülmüş nai bir bıçak ucuyla açılmış.
2 karanlığın paçavralarından deri döken bir rahip gibi giyinmiş mickey sıçanı.
1 böylece pulsuz açık zarfı aldıktan sonra postacı ya da büyükannesi tarafından yenebilirdi ve kimseye karşı sorumlu olmazdı mutlu günler.
2 ama orada durun! yapılması gerekeni görmek, bohçayı çözüp topa bağlamak ve yelkenlerimizden rüzgarı koparmaktır.
1 eski kaşıntı ve sıcakta ya da soğukta kapıları ve pencereleri kırıp keklikleri ve aslanları vurmaya başlamak için duyulan istek
0 gökyüzü yüksek saçaklar.
2 iki hırsız.
1 ve böylece bir içki aleminin koşuşturması21
[…]
Üçüncü Segment
sonunda pazartesi gecesi şenliklerin duyurulduğu kart geldi̇ ve ertesi sabah şafak vakti her kıç deli̇ği̇nde ateşler ve solucanlar vardi ve her pencerede şeker palmiyeleri görünüyordu
pembe ve yeşil kokartlı yıldızlar, kuyunun yanında diz çökmüş güneşe siyah saçlarını gösterdiler ve tırnaklarındaki yarım aylara ve yemyeşil siyah kümeleri olan fayanslara bakarak makyajlarına dokundular ve sonra rötuş yaptılar22
Final: Anlatsaydım
Picasso’nun sanat tarihine geçmiş neredeyse yüzlerce başyapıtı mevcut. Bunlar arasında ilk yıllarından mavi dönemine, kübist yıllarından savaş sonrasında ağırlık vermeye başladığı heykel ve seramik çalışmalarına her döneme ilişkin pek çok simge yapıta rastlamak mümkün. Öte yandan dönemlerden bağımsız olarak resim sanatıyla az çok ilişkisi olan herkes Picasso’nun bir tablosunu, seramik veya heykel çalışmasını ayırt edebilir. Şiirleri söz konusu olduğunda da benzer bir durumdan söz edilebilir. Gerek üslup gerekse içerik açısından gerçeküstücü ve kübist etkiler taşısa da Picasso özgün, kendine has bir poetik dünya yaratmayı başarmıştır. Metnin başlarında da belirttiğim gibi, bazı hayranları tarafından hiçbir resim yapmasaydı, sadece şiir yazsaydı bile modern dönemin en önemli İspanyol sanatçılarından biri olacağı iddiası tartışmalı bir konu olsa da Picasso’nun edebi açıdan dikkate, araştırılmaya ve tartışmaya değer bir şair olduğu açıktır. Ölümünün ellinci yılında “Orgaz Kontu’nun Defni” başta olmak üzere şiirlerini hatırlamak ve okumak, resim tarihinin en büyük ressamlarından birinin gölgede kalmış ama değerli ve ilgi çekici bir başka yeteneğine şahit olmak ve avangard şiirin sularında yüzmek için iyi bir fırsat sunuyor.
Metni Picasso’nun bir şiiriyle değil Picasso için yazılmış bir şiirle kapatalım. Picasso’nun yaşamında büyük bir etkiye sahip olan, onun sanat tarihindeki konumunun baş mimarlarından yakın dostu, bir dönem patronu/destekçisi ve yazar Gertrude Stein, “Ona Anlatsaydım: Picasso’nun Tamamlanmış Bir Portresi” adlı şiirinde şöyle yazar:
Ona anlatsaydım hoşuna gider mi?
Napolyon’un hoşuna gider miydi? Anlatsaydım
Napolyon’un hoşuna gider miydi? Eğer Napolyon
Eğer ona anlatsaydım eğer ona anlatsaydım
Eğer Napolyon
Şimdi değil
Ve şimdi
Şimdi
Tam tamına krallar gibi
Dolu hissediyorum
Krallar kadar kesin
Onun için size yalvarıyorum
Tam olarak ya da krallar gibi
* Bu metindeki tüm şiir çevirileri yazara aittir. (ed.n.)
1. “The Art in Poetry & The Poetry in Art”, Getty Museum Panel, 25.04.2002.
2. Jerome Rothenberg ve Pierre Joris, The Burial of the Count of Orgaz & Other Poems (Ubu Classes, 2004), 4. Orijinal kaynak: Age (Exact Change, 2004).
3. Age, 5.
4. Age, 6.
5. Patrick O’Brian, Picasso: A Biography (W.W. Norton & Company, 1994)
6. Şatoyu daha sonra Olga’dan olan oğlu Paolo’ya hediye eder. Şatonun şu andaki sahibi, torunu (Paolo’nun oğlu) Bernard Picasso’dur ve ara ara şatoyu ziyaretçilere açmaktadır.
7. “The Art in Poetry & The Poetry in Art”, 25.04.2002 tarihli panelden aktaran The Milk Magazine, 02.10.2012.
8. Rothenberg ve Joris, The Burial of the Count of Orgaz & Other Poems, 11.
9. Age, 13.
10. Age, 31.
11. John Berger, The Success and Failure of Picasso (Vintage, 1993).
12. Rothenberg ve Joris, The Burial of the Count of Orgaz & Other Poems, 13.
13. Age, 14.
14. Age, 6.
15. Age, 34.
16. Age, 10.
17. Age, 17.
18. Age, 36.
19. Alex Danchev, “Picasso’s Politics”, The Guardian, 08.05.2010.
20. Rothenberg ve Joris, The Burial of the Count of Orgaz & Other Poems, 27.
21. Age, 37.
22. Age, 38.
