Kent ve Yaşam
Kentler, Yaşam
ve Varoluş

2024 Monocle Yaşam Kalitesi Konferansı’nın İstanbul’da gerçekleştirileceğini okuduğumda, İstanbul ve yaşam kalitesi gibi ilk bakışta aynı cümlede bir arada yer alamayacak kadar birbirine uzak görünen iki kavramı bir araya getiren etkinlik için bu kentin seçilmesinin nedenini merak ettim. Suçun çok hızlı arttığı ve günlük yaşamın bir parçası olarak normalleştiği, enflasyon/hayat pahalılığı içinde bırakın basit zevklere, gündelik temel hizmetlere bile erişmenin zorlaştığı ve uzun bir süredir kalabalıklığı ve trafiğiyle sakinlerini boğan bu kentte hangi yaşam kalitesinden nasıl bahsedilebilirdi? Nitekim konuyla ilgili çalışmalar da İstanbul’un düşük yaşam kalitesini tasdik ediyor. İstanbul, The Economist’in EIU 2024 Dünyanın En Yaşanabilir Kentleri araştırmasında 172 şehir içinde 112. sırada, Mercer’ın Quality of Living City Raporu’nda 241 şehir içinde 137. sırada yer alıyor.

Buna ek olarak:

  • Farklı trafik araştırmalarına göre İstanbul sürüş güvenliği, trafik yapısı, ücretlendirme ve trafik şiddeti alanlarında dünyadaki en kötü 10 şehir arasında bulunuyor.
  • Dünya üzerinde kadınlar için en tehlikeli 19 metropol içinde 10. sırada yer almakla kalmıyor, kadına yönelik cinsel şiddet sıralamasında da 6. sıraya yükseliyor.
  • Numbeo tarafından yapılan ve 374 şehri kapsayan “güvenlik araştırması”nda 100 üzerinden 52 puan alarak orta (makul) seviyede güvenli statüsünde kalıp listedeki en güvenli ilk 187 şehir arasına giremiyor.

Tüm bu bilgilerin ışığında sorabiliriz: Monocle’ın 2024 yılı için yaptığı En Yaşanabilir 25 Kent Listesi’nde de yer vermediği İstanbul niçin Yaşam Kalitesi Konferansı için merkez olarak seçilmiş?

Davetiye niteliğindeki metinde şöyle bir açıklama yapılıyor:

Monocle uzun zamandır İstanbul’u sayfalarına taşıyor; öncü ruhu, insancıl enerjisi ve güzelliğiyle. Hem inanılmaz geçmişinin bir parçası olan girişimcilikten hem de bu ebedi şehri ileriye taşımaya devam eden esnaf, zanaatkâr, tasarımcı ve mimarlardan ilham aldık. İstanbul, sokağın telaşı ve pazar yerinin ivmesinin yanı sıra yeninin hırsıyla karakterize edilen bir Akdeniz yaklaşımına sahip. Gelin ve bu büyüleyici şehri keşfedin.”

Nasıl da güzel tanımlamış değil mi İstanbul’u? Elbette kentin yaşam kalitesinden hiç bahsetmiyor. Şairane ve çekici bir dille kaleme alınmış, entelektüel turistlere yönelik bir tur rehberi tanıtımı gibi adeta. Sonuna kadar katılıyorum: İstanbul turist olarak ziyaret etmesi, keşfetmesi gerçekten zevkli bir kent. Ben de bir turist olarak İstanbul’u ziyaret listemin üst sıralarına eklerdim. Peki bu kentte yıllarını harcamış biri olarak İstanbul’da geçen zamanıma dair ben ne hissediyorum? Sadece fiziksel ve finansal değil manevi açıdan da yaşamanın çok zorlaştığı bir yer hâline gelmedi mi İstanbul? Zamanlarının büyük çoğunluğunu işyerlerinde ve yolda geçirdiklerinden kendilerine ve yakınlarına vakit ayıramayanlar, her bir parçası kent rantçısı vurguncuların ağına düşmüş bu şehirde kendilerini nasıl hissediyorlar? Ve bence asıl sorulması gereken can alıcı soru: Nasıl oluyor da bu insanların çoğu hâlâ bir şekilde bu kente bağlı kalmayı başarıyor?

Yakın bir zamanda amiyane tabirle İstanbul’u sakinlerine satmak için bir konsept yaratılmıştı: “İstanbul’da yaşamak değil İstanbul’u yaşamak.” İlk bakışta kulağa çok çekici gelen bu ifadenin her gün evinden işine ve işinden evine gitmek için metro-dolmuş-metrobüs sarmalına mahkûm olan, günde dört vesait değiştirerek en az iki saatte gideceği yere ulaşan milyonlarca İstanbullu için ne anlama geldiğini bizzat onlara sorsak nasıl bir cevap alırdık? Keza dışarıda yemek yeme veya kentte gerçekleştirilen sosyal ve kültürel etkinliklere katılabilme lüksüne sahip ve görece İstanbul’u yaşayabilen elit ve varsıl İstanbulluların tepkisi ne olurdu bu ifade karşısında? Özünde insanların yaşadığı kente bir tür turist gözüyle bakmasını talep eden bu anlayış, İstanbul’u dünyanın en güzel şehirlerinden biri, hatta abartarak en güzel şehri kabul ediyor ve sakinlerinin de şehrin bu güzelliğinin en az bir turist kadar zevkine varmasını hedefliyor olabilir. Buna karşın İstanbul’a dair temel gerçekliği sabahın alacakaranlığında metrobüs kuyruğunda beklemek olanlar için (ki bu insanlar kentin çoğunluğunu oluşturuyor) bu güzelliğin ne işe yarayacağının cevabı bu anlayışta saklı değil. Yine de “İstanbul’da yaşayıp İstanbul’u yaşayamasalar da” pek çok İstanbullu kentin uzun yıllardır içine düştüğü sorunlar yumağına ve günlük yaşamını şekillendiren olumsuzluklara rağmen bir şekilde kentine bağlı gözüküyor. Birçoğu İstanbul dışında başka bir yerde yaşayamayacağına inanıyor (Bunu söyleyen farklı sosyoekonomik ve toplumsal kesimden bir sürü insanla karşılaştım).

Bir ikilem gibi gözüken bu durum bizi kent, kent yaşamı ve kent sakinleri arasındaki karışık ve çokboyutlu ilişkiye dair bir dizi soru sormaya itiyor: Yaşam kalitesi yüksek şehirler her zaman yaşanmak istenen yerler mi? Bir şehirde yaşama arzusunu/iradesini nesnel kriterler dışında başka etmenler de etkiliyor mu? Bir şehirle kurduğumuz öznel ilişki somut/ölçülebilir göstergelerden ve rasyonel tercihlerden daha çok mu etkili oluyor?

Mercer, 2024 Yaşam Kalitesi Şehir Araştırması’na dair açıklamasında şöyle kaydediyor:

“Yaşam kalitesi şehir sıralamasının siyasi istikrar, sağlık, eğitim, altyapı ve sosyokültürel ortam gibi çeşitli faktörleri dikkate aldığını belirtmek gerekir. Her şehrin kendine özgü bir cazibesi ve avantajları vardır; bu da Avrupa’yı hem bölge sakinleri hem uluslararası görevliler hem de ziyaretçiler için çeşitli ve çekici bir bölge hâline getirmektedir.”

Her şehrin kendine özgü cazibesi ve avantajları vardır, fakat Avrupa şehirlerininki daha fazladır. Nitekim listenin üst sıralarında yer alan Avrupa şehirlerini gördükçe bu açıklamanın büyük ölçüde tutarlı ve geçerli olduğu söylenebilir. Mercer’in araştırmasını planlayan ve yürüten uzmanlarla oturup tartışsaydık eminim ki nesnel ve bilimsel bir yöntem kullandıklarına, söz konusu kriterler bağlamında yaptıkları listenin en doğru sıralamayı ortaya koyduğuna herhangi bir şüpheye yer kalmayacak şekilde bizi ikna da ederlerdi. Buna karşın hangi kriter veya bilimsel yöntem bana uzun zamandır küllerinden doğmaya çalışan batık bir Amerikan şehri olan ve suç oranı ulusal ortalamanın üç buçuk katına ulaşmış Detroit’in yaşadığım kentten, Dubai’den daha yüksek bir yaşam kalitesine sahip olduğunu ispat edebilir? “Yaşamak için listenin sekizinci 8. sırasında yer alan Frankfurt’u mu yoksa 83. sırasında yer alan Dubai’yi mi seçmeliyim?” diye düşünüp bir tercih yapmak zorunda kalsam, bu üstüne çok da düşünmeyeceğim bir tercih olur. Diyelim ki tercih Almanya üstünden yapılıyor: Nasıl oluyor da Münih, Frankfurt’un altında yer alıyor veya 16. sırada yer alan Düsseldorf bu listede bu iki şehrin gerisinde kalabiliyor?

fotoğraf: Bülent Tunga Yılmaz

Edip Cansever en muhteşem şiirlerinden birinde, “Mendilimde Kan Sesleri”nde şöyle der:

“İnsan yaşadığı yere benzer / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine / Konyanın beyaz / Antebin kırmızı düzlüğüne benzer / Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir / Denize benzer ki dalgalıdır bakışları / Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına”

İnsan yaşadığı yere benzedikçe o yer onun varoluşunu tanımlamaya başlar ve bir süre sonra o yer insanın kendisine dönüşür. Yaşanan yer ve insan birbirinden ayrılamaz bir varoluşsal bütün hâline gelir. İnsan kendisi olmaktan vazgeçebilir mi? Yaşadığı yere, kente bağlanmak da bir tür “kendisi olmak”tır. İnsanın kendisi olmaktan vazgeçebilmesinin bir yolu intihardır, kendi iradesiyle fiziksel varlığına son vermektir. Yaşadığı kente bağlanamamakta da bir tür intihar hâli var. Çoğu insan nasıl ki memnun olmadığı yaşamına son vermiyor ve bir biçimde ona tutunuyorsa, yaşadığı kentten durmadan şikâyet etse de orada yaşamaya da alışıyor. Yaşanan kentle kurulan ilişkide bir çıkış olasılığı her zaman var olmasına karşın o yol ancak (intiharda olduğu gibi) son seçenek. Hiçbir seçeneği kalmayanlar ailelerinin geleceği için kendilerinden vazgeçip bir tür fedakârlıkla bir başka kente göç ediyor, yaşadıkları kenti değiştirip kendilerine ve ailelerine yeni bir varoluş yolu belirliyor. Ve (Cansever’in şiirindeki gibi) çoğunlukla da zamanla yaşadıkları yere benziyorlar. Yine de bazı insanlar (Türkiye’de bu sayı bayağı yüksektir) yaşadıkları kentle yeni bir bağ kurarken doğup büyüdükleri kentle de varoluşsal bağlarını bir şekilde koparmaz. Akıllarında insanları, görüntüleri, kokuları, hatta sesleriyle hep o kent vardır. Bu nedenle mesela Türkiye’de, hele de göçün çok yoğun olduğu büyük şehirlerde hemşericilik çok yaygın bir fenomendir. Göçün ilk yıllarında ekonomik ve toplumsal bir dayanışma işlevi gören bu olgu zamanla kültürel ve varoluşsal bir kimlik unsuruna dönüşmüştü. Ve kimi zaman varoluşsal bunalıma, kimlik krizine, derin bir arada kalmışlık hissine ve en nihayetinde de bir tür mutsuzluğa sürükleyebiliyordu insanı.

Bir kentte geçici olarak yaşıyorsanız, mesela belirli bir süreliğine iş veya eğitim için doğup büyüdüğünüz kentten başka bir kente gittiyseniz, o kente çok derin bir bağ hissetmeyebilirsiniz. Öğrenciyseniz aklınızda hep o kentin geçici bir sakini olduğunuz düşüncesi olabilir. Hele de yurtdışındaysanız bulunduğunuz kentle derin ve organik bir ilişki kurmamayı da tercih edebilirsiniz. Örneğin ben öğrencilik yaşamım boyunca belirli aralıklarla yaşadığım Londra, Amsterdam, Köln/Gummersbach, Rehovot, Washington DC, Austin ve Houston’a hiç alışmadım, oralara benzemeye hiç çalışmadım. Bugün de ruhlarını ve kimliklerini çok iyi bildiğim bu kentler en sevdiklerim, kendimle özdeşleştirdiklerim arasında yer almaz. Öğrenciliğimi geçirdiğim ve sonrasında da yıllarca çalıştığım, yaşamımın yarısından fazlasını geçirdiğim İstanbul’la bile varoluşsal düzeyde bir bağ kurmadım, kuramadım. Bir gün ayrılacağım geçici kentti benim için; kendimi hiçbir zaman evimde hissedemedim İstanbul’da. Öyle ki sadece turist olarak veya kısa süreli iş amaçlı ziyaret ettiğim Viyana, Prag, Floransa, Cordoba ve Lizbon’da kendimi daha fazla evde hissederim.

Bir kentte kendini “evde hissetmek” rasyonel bir durum değil. Aksine yaşamakla, bilmekle, aşina olmakla ve yaşanabilirlik kriterleriyle doğrudan ilişkisi olmayan “duygusal”, hatta kimi zaman hayali bir ruh hâli. Birkaç sene önce birçok kez ziyaret ettiğimden iyi bildiğim Viyana’da bir turiste yol tarif ettiğimde bir an için orada yaşıyormuşum gibi hissetmiştim. Bunun elbette gerçeklikle ilişkisi yoktu; birkaç gün sonra kürkçü dükkânıma, İstanbul’a dönecektim. Yine de o an kendimi gerçekten evde hissetmiş ve kısa süreliğine de olsa bu hissin dehşet verici olduğunu, keza mekân ve zaman bağlamına dair gerçekliğimi kaybettiğimi düşünmüştüm. Sonrasında bunun, zihnimde oynadığım ve kendimi iyi hissetemi sağlayan bir tür oyuna dönüştüğünü fark edip başka kentlerde de benzer şekilde davranmaya başladım. 

Kendini evde hissetmek bir duygu hâli; bir başka kenti (şayet doğduğumuz ve yaşadığımız kentler farklıysa), doğduğumuz kenti akla getirir. Hele de yaşlanmaya başladıkça (bu yaşlanma hissi benim için 50’ye doğru geri sayıma başladığım 45 yaşımda başladı) doğduğumuz kent, Konstantinos Kavafis’in “Kent” şiirinde de dediği gibi, “hep peşimizde, durmadan bizi izleyecek”tir ve belki de bir şekilde hayatımızın sonunda doğru dönüp dolaşıp “aynı kente” varmamıza neden olacaktır. Farklı nedenlerden dolayı terk etmek zorunda olduğumuz o kent bizi geri çağıracaktır.

Doğup büyüdüğüm ve on sekiz yaşıma kadar yaşadığım Samsun’dan o kadar nefret ederdim ki Rainer Maria Rilke’nin “Panter”ini okuduğumda, bu kentin beni içine soktuğu ruh hâlini ve fiziksel durumu bu kadar iyi yansıtan bir şiir bulduğuma çok ama çok mutlu olmuştum. Kent beni parmaklıklarla çevrili bir kafesin içinde adeta esir alıyor ve onun, o kafesin ötesinde bir dünyanın var olduğunu benden saklıyordu.

Bu düşüncemin travmatik ve depresif ergenliğimin hezeyanları ve bunalımlarının bir parçası olduğunu on sekiz yaşımda Londra’ya gidince anladım. Ne ben parmaklıkların ardına kapatılmış bir panterdim ne de o parmaklıklar ardındaki dünya benden saklanıyordu. Yine de yaşamımın ilerleyen yıllarında Samsun’a mümkün olduğunca  az gitmeye çalıştım, zira ne zaman gitsem o parmaklıkların hayali izlerini görüyordum her yerde. Sonra babam vefat etti, yurtdışına taşındım ve elli yaşına yaklaştıkça kendimi Kavafis’in dediği gibi “aynı mahallede yaşlanırken ve burada, bu aynı evde saçlarımı ağarırken, aklaşırken” ve en şaşırtıcısı da “hep aynı kente varırken” buldum. Son dört beş yıldır her sene en az on beş günümü Samsun’da geçiriyorum. Her sabah erkenden şehir merkezinde yürüyüş yaparken o parmaklıkların ortadan kalktığını, kentin beni artık özgür bıraktığını hissediyorum; vardığım o kent benim çocukluğumun kenti olmamasına rağmen. Otuz yıl da çok değilmiş; çocukluğumda izlerini sürebildiğim binalar, sokaklar, mahalleler yerini çoğunlukla karaktersiz, çirkin “yeni”lerine bırakmış. Kerem’le beraber ziyaret ettiğim ilkokulum anlamsızca ve çirkin bir şekilde büyütülmüş. O kendine has mimarisi ve küçük bir bahçesi olan okul, birbiriyle alakası olmayan binaların eklenmesiyle tanınmaz hâle gelmiş. Yine de kötü ve çirkin değişimine rağmen, hayatımın sonuna kadar Dubai’de yaşamayı düşünsem de, Samsun’a, aile mezarlığına gömülmek istiyorum. Bu, hiçbir yere ait olamayanların, kendi içlerinde daimi sürgünlerin kaderidir. Ne diyordu Jean-Paul Sartre, Bulantı’da: “İki kent arasındayım. Biri beni bilmiyor, öteki de artık tanımıyor.”

Bülent Tunga Yılmaz, endeks, gündelik hayat, İstanbul, kent, şehir, yaşam