fotoğraf: France Olympique (CC BY-NC-ND 2.0)
Gösteri, Varyete
ve Milliyetçilik:
Paris Olimpiyatları’nın Ardından

Ve bir olimpiyat oyunları daha sona erdi… 2024 Paris Yaz Olimpiyatları sansasyonel açılış töreni, Gazze’de devam eden katliam, başörtüsü yasağı ve cinsiyet tartışmalarının gölgesinde ama aynı zamanda her olimpiyata özgü kahramanlarıyla, içerdiği sportif başarılar ve başarısızlıklar, dramalar ve rekorlarla yine kendi hikâyesini yazarak dünya tarihindeki yerini aldı.

Olimpiyat oyunları kişisel tarihimde de çok özel bir yere sahip. Başından sonuna bilinçli bir şekilde takip ettiğim ilk spor etkinliği İspanya’da gerçekleştirilen 1982 Dünya Futbol Şampiyonası olmuştu. Tüm uluslararası spor etkinliklerinde İtalya’yı tutmamın nedeni o turnuva, tabii sonrasında gerçekleşen büyük spor etkinliklerini merak ve heyecanla izlememin de.

Olimpiyat oyunları serüvenim 82’de İspanya’da düzenlenen turnuvadan iki yıl sonra gerçekleşen 1984 Los Angeles Olimpiyatları’yla başladı. Açılış töreninden itibaren sonuna kadar oyunlar beni öylesine etkilemişti ki yaşadığım o büyülü yazı hayatım boyunca unutamadım. Bugün hâlâ anılarımda hiçbir yazın onun kadar iz bırakmadığını görüyorum. 1984 Los Angeles oyunları futbol dışında farklı spor dalları ve bu dallarda faaliyet gösteren farklı ülkelerin varlığının farkına varmamı da sağladı. Sadece basketbol, voleybol veya yüzme değil, çim hokeyi, bisiklet, atıcılık ve benzeri sporlar da ilgime mazhar oluyordu artık ve bu sporları izlemenin farklı tipte keyifler sunduğunu böylece görmüş bulundum.

1984 sonrasında da tüm olimpiyat oyunlarını benzer bir heyecan ve ilgiyle takip etmişimdir. Hemen hemen tüm olimpik oyunların kurallarına ve olimpiyat tarihine vâkıf oldukça olimpiyatları seyretmek daha da zevkli bir hâle geldi. Oyunlar genelde yaz tatiline denk geldiğinden (1988 Seul ve 2000 Sydney Olimpiyatları hariç; o oyunlar eylül-ekim döneminde gerçekleşmişti) 2004 Atina Olimpiyatları’na kadar, öğrenci olmanın ya da tam zamanlı çalışmamanın avantajıyla, saati ne olursa olsun oyunların tamamını canlı seyrettim. Okulların yeni açıldığı bir tarihe denk gelen 1988 Seul Olimpiyatları’nda sırf Carl Lewis’i 200 metre finalinde seyretmek için derse geç girmeyi göz aldım. Yine aynı olimpiyatlarda Naim Süleymanoğlu’nun yarışmasını izlemek için dersi kırdım. 2004 Atina Oyunları’ndan itibaren gerçekleşen tüm olimpiyatları da yoğun iş yaşamıma ve tempoma rağmen elimden geldiğince takip ettim. Oyunların gerçekleştirildiği ülkenin konumuna bağlı olarak, aradaki saat farkına göre kimi zaman önemli yarışmaları ve maçları ofiste bilgisayardan takip ettim, kimi zaman da uykusuz kalmak pahasına sabahın ilk saatlerine kadar ekran başında kaldım.

Benim için olimpiyat oyunları dört yılda bir gelen sihirli bir dönem, sanat ve kültür de dahil olmak üzere insan etkinlikleri içinde beni en çok etkileyeniydi; büyük bir festival, coşkulu bir şenlikti. Her dört yılda bir, iki hafta boyunca çocukluğuma, 1982 ve 1984 yazına dönmemi sağlayan bir nostaljik seyahatti. Öte yandan, benim gibi kendini bir entelektüel olarak görmek isteyen biri için bir tür guilty pleasure’dı da. Her hâlükârda, oyunlar sona erdiğinde içimde oluşan boşluğu kolay kolay dolduramadım.

Kişisel tarihimde olimpiyatlarla kurduğum bu neredeyse aşkın ilişkinin ilk kırılma noktası ise 2016 Rio Olimpiyatları oldu. O oyunlarla birlikte olimpiyat oyunlarına belirgin bir mesafe hissetmeye başladım. 2020 Tokyo Oyunları’nı (Covid-19 dolayısıyla 2021’de gerçekleştirilmişti) o dönem yaptığım iş dolayısıyla çok yakından takip ettim, fakat geçmiş olimpiyatlara göre coşkulu değil de profesyonel, soğukkanlı ve analitik bir bakış açısıyla. 2024 Paris ise benim ciddi olarak takip etmediğim ilk olimpiyat etkinliği oldu. Üstelik tatil dönemine denk gelmesi itibarıyla neredeyse tüm oyunları seyredebilme imkânım olmasına rağmen itiraf edeyim ki bunu yapmak pek içimden gelmedi. Arada bir bazı yarışmalara ve maçlara baktım, ara ara da haberleri takip ettim. Ama daha fazlasını yapmadım.

Peki, yıllarca coşku ve heyecanla beklediğim ve takip ettiğim olimpiyatlarla ilişkimdeki bu kopuş neyden kaynaklandı? Unutulmaz kimi çocukluk anılarımı oluşturan bu görkemli insan etkinliğine karşı hissetmeye başladığım bu mesafenin nedenleri neydi?

Öncelikle profesyonel rekabetçi sporun insan sağlığına ve genel anlamda da insanlığa karşı bir etkinlik olduğunu düşünmeye başladım ki bunu uzun bir süredir düşünüyorum. Profesyonel rekabetçi spor günümüzün geç kapitalist sistemi içinde bir kurallar bütünü dahilinde beden-ruh uyumunun disiplinli bir şekilde sunulduğu aşkın bir insan etkinliği olmaktan çıkıp tüketim ve haz kültürünün en başat ve belirleyici aygıtlarından birine dönüşmüş durumda. David Rowe, Popular Cultures: Music, Sport and the Politics of Pleasure adlı ünlü yapıtında1 (tartışmaya açık teorik çerçevesi ve örnekleri bir yana) geç kapitalizm bağlamında spor etkinliklerinin popüler kültür dinamiklerinin önemli bir parçası hâline geldiğini gösterir. Günümüzde spor karşılaşmalarının adeta eski Roma’daki arenalardaki gladyatör dövüşlerini andıran birer gösteriye dönüştüğünü söylesek pek de mübalağa etmemiş oluruz. Bu gösteri de Guy Debord’un vurguladığı gibi metanın sosyal yaşamı kolonileştirmesi sürecinin bir parçasıdır ve Debord’un “gösteri toplumu” olarak tanımladığı modern tüketim toplumunun tüm özelliklerinin bir alanda ve bir gösteride billurlaştığı par excellence bir insan etkinliğidir.

Spor, özellikle de uluslararası yarışmalar ve turnuvalar milliyetçi propagandanın, politik, kültürel, tarihsel ve duygusal düzeyde ulusların temsil edilişinin ve ulusal mitlerin tekrar ve tekrar üretilişinin en temel dinamolarından biri hâline gelmiş durumda. Örneğin Türkiye gibi milliyetçiliğin sorunlu bir temele sahip olduğu ülkelerin spora atfettiği büyük anlam ve maalesef o anlamın büyüklüğünün çok gerisinde kalan sportif kapasite bir araya gelince, spor ve milliyetçilik ilişkisi ulusal travmaları ortadan kaldırma işlevini ifa etmek bir yana, o travmaların daha da derinleşmesine, derinleştikçe de daha keskin ve içinden çıkılmaz hâle gelmesine yol açıyor.

Olimpiyatlar, günümüzde eriştiği boyut itibarıyla ve yukarıda sıralamaya çalıştığım nedenlerle geç kapitalizm döneminde spor kültürü ve anlayışının en görkemli şekilde sahnelendiği bir arenaya dönüştü. 1984 Los Angeles’la birlikte olimpiyatlar finansal açıdan karlı birer yatırım hâline geldi. Açılış ve kapanış törenleri artık gösteri toplumunun ulusal alegorilerle bezenmiş birer mikrokozmik çeşitlemesidir.

Olimpiyatlarda bireysel hikâyeler her zaman önemli olmuştu ve olmaya devam edecek. Her olimpiyat yapıldığı şehrin yanı sıra kahramanlarıyla da anılır. Öte yandan, olimpiyatlar ulus devletin ve onun ideolojik/düşünsel bağlamını oluşturan milliyetçiliğin en saf ve belirgin hâlinin sergilendiği bir uluslar mücadelesidir de. Bayrak, ulusal marşlar, madalya sıralamaları, milliyetçi söylemler milliyetçiğin kolektif bilincini güçlendirir; hafif bir uyuklama dönemindeyse de uyandırır. Toby C. Rider ve Matthew P. Llewellyn da olimpiyatın ulusal politikalar ve propaganda için bir mıknatıs görevi gördüğünü, festival olarak nitelendirilse bile onunla özdeşleştirilen semboller, güvenceler ve seremonilerin siyasetle yüklü olduğunu ifade eder.2 Önceleri geleneksel medya, günümüzde de ağırlıklı olarak sosyal medya bu bilincin yeniden üretilmesi ve yönlendirilmesinde etkili bir misyon üstleniyor.3 Hele de Türk medyası ve kamuoyunda, en şoven ve hamasi söylemlerin çoğunluğu oluşturduğu bu ortamlarda, diğer bir deyişle spor ve milliyetçilik alanlarında duyulan tüm sesleri ve yapılan tüm tartışmaları toksik içeriklerin bastırdığı Türkiye’de medya, spor ve milliyetçilik arasındaki yoğun ilişkiye dair çok sayıda örnek bulmak mümkün.4 Başarının abartıldığı, büyük spor etkinliklerinde her ülkenin, her sporcunun başına gelebilecek bir başarısızlık karşısında hemen linç refleksinin devreye girdiği böyle bir ülke için bu durum daha da belirgin bir hâl alıyor. Milli Kadın Voleybol Takımı’nın olimpiyat serüvenini sosyal medyadan yansıyan kamuoyu tepkisi üzerinden takip ve tahlil eden biri bunu çok açıklıkla görebilir.

2024 Paris Olimpiyatları’nı yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım hususların evrildiği bir olimpiyat etkinliği olarak görmek olası, tabii yeni kuşak olimpiyat oyunları için bir milat olarak değerlendirmek de. Fransız ulusal tarihinin ve kültürünün radikal bir alegorisi olan, aynı zamanda LGBTQİA+ ya da trans birey olmak gibi tartışmalı konuları da odağa yerleştiren açılış töreni, olimpiyat tarihinin en sansasyonel etkinliği olarak rahatlıkla kabul edilebilir. Tüm bu gösteriyi Debord’un gösteri toplumu teorisi bağlamında yeniden düşünmek ise ilgi uyandırıcı bir zihinsel alıştırma olacaktır. Keza atıcılıkta dalındaki karma 10 metre havalı tabanca müsabakalarında Şevval İlayda Tarhan’la birlikte gümüş madalya kazanan Yusuf Dikeç’in atışlar sırasındaki duruşunun bir anda sosyal medyada viral olması, sonrasında da Dikeç’in küresel bir fenomene dönüşmesi, bu yeni kuşak olimpiyatların “gösteri boyutu”nu ve sosyal medyanın bu oyunların temsil edilişi ve anlatılışında oynayacağı kilit rolü gözler önüne sermesi açısından kayda değer bir örnek olarak değerlendirilebilir. Boks ve halter gibi geleneksel sporların olimpiyatlardaki yerinin tartışılmaya başlaması, kaykay ve breakdance gibi yeni spor dallarının da olimpiyatlara dahil edilmesi yine bu bağlamda düşünülmesi gereken gelişmeler.

2024 Paris Olimpiyatları madalya sıralaması ve “oyunların en başarılı ülkesi”nin belirlenmesi konusundaki yöntemlerin de yeniden tartışılmasına yol açtı. Toplam madalya sayısı açısından ABD’nin birinci olduğu, ardından da Çin ve Japonya’nın sıralandığı oyunlarda, tarihlerinin en başarılı olimpiyatını geçiren Avustralya ve Hollanda da nüfusları dikkate alınarak oyunlardaki en başarılı ülkeler addedildi, bu yönde yorumlar yapıldı. Türkiye açısından bakıldığında ise (eğer ki madalya sayısını başarı kriteri olarak düşünecek olursak) kırk yılın en başarısız olimpiyatı söz konusuydu. Pakistan, Dominica ve Santa Lucia gibi daha üst sıralarda yer alan ülkelerin Türkiye’yle kıyaslanması da bu bağlamda ele alınabilir.

Pekâlâ, artık olimpiyatların hiç mi anlamı kalmadı? Fransız aristokrat, tarihçi ve eğitimci Pierre de Coubertin’in modern olimpiyatları başlatırken bugün geldiği noktayı hayal edip etmediğini, günümüz oyunlarını görse bundan memnun kalıp kalmayacağını bilemeyiz ama olimpiyat idealinden arta kalan kırıntıları takip etmek istersek bakmamız gereken yine bireysel hikâyeler olacaktır. Basketbol finalinde son çeyrekte Stephen Curry’yi; 15 yaşında ailesiyle birlikte ülkesinden kaçarak mülteci olarak Hollanda’ya yerleşen, 5.000 ve 10.000 metrede bronz, maratonda da altın madalya alan Etiyopya asıllı Hollandalı atlet Sifan Hassan’ı; olimpiyat tarihinde bir dalda üst üste beşinci kez olimpiyat altın madalyası alan ilk sporcu olan 41 yaşındaki Kübalı güreşçi Mijaín López Núñez’i ya da geçen olimpiyatta yaşadığı ruhsal kırılmanın üstesinden gelerek iki altın ve bir gümüş madalya almayı başaran Simone Biles’ı seyretmiş olmak içimizde bir olimpiyat meşalesi olmasa da en azından bir kibrit çöpü yakmayı başarıyor.

1. David Rowe, Popular Cultures: Music, Sport and the Politics of Pleasure (California: SAGE, 1995). (Eser Türkçeye Mehmet Küçük tarafından Popüler Kültürler: Rock ve Sporda Haz Politikası başlığıyla çevrilmiş ve Ayrıntı Yayınları tarafından basılmıştır.)

2. Toby C. Rider ve Matthew P. Llewellyn, “The Five Rings and the ‘Imagined Community’: Nationalism and the Modern Olympic Games”, SAIS Review 35(2) (2015): 21.

3. Medyanın milliyetçilik üzerine etkisi için bkz. Benedict Anderson, Imagined Communities (Londra: Verso, 1983).

4. Bunun çok tipik ve mükemmel bir örneği tesadüfen denk geldiğim bir futbol canlı yayınıdır. Tokyo ve İstanbul’un son ikiye kaldığı 2020 Olimpiyat Oyunları’nın sonunda kazananın Tokyo olması üzerine Türkiye’nin en önemli spor sosyologlarından biri olan Prof. Dr. Ahmet Talimciler’in “kabare” olarak tanımladığı, eski futbolcuların tamamen toksik bir tartışma ortamı yarattığı bir programda yorum yapan bir yorumcu, kararın hatalı ve taraflı olduğunu vurgulayarak Japonya’nın sporla bir alakasının olmadığını, futbolda varlığının bulunmadığını söylemişti. Oysa Japonya tüm zamanların en çok madalya alan ülkeler sıralamasında dokuzuncu sırada yer alır ve son iki olimpiyatta da (2020 ve 2024) altın madalya sayısı bakımından ABD ve Çin’in ardından üçüncü sıradadır. Bu bağlamda Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye adına 1988 Seul Olimpiyatları’na katılımı sonrasında medyada ortaya çıkan milliyetçi söylem ve içeriği üstüne düşünülebilir bir örnek olarak gösterebiliriz yine. Bu konu hakkında daha derinlikli bir yorum için bkz. Rahşan İnal, “Bizim Şampiyonumuz: Spor, Milliyetçilik ve Milli Kimlik”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 23(4) (2023): 1565–1596.

Bülent Tunga Yılmaz, gösteri, Guy Debord, linç kültürü, medya (basın), medya (mecra), milliyetçilik, Olimpiyat Oyunları, politika, sosyal medya, spor, yeni medya