Depremin Görünmez Yaptığı Şehirler ve Nostaljik Tahayyül
“Kubilay Han: Tüm simgelerini tanıdığım gün imparatorluğuma sahip olabilecek miyim?
Marco Polo: Hiç heveslenmeyin hükümdarım; çünkü o gün siz de kendiniz o simgeler arasında bir simge olacaksınız.”1

İtalo Calvino’nun efsanevi yapıtı Görünmez Kentler’de Kubilay Han, Marco Polo ile diyaloglarından birinde şöyle bir önermede bulunur: “Şayet her şehir bir satranç oyununa benziyorsa, kuralları öğrendiğim gün, şehirlerde ne olduğunu bilmeden de sonunda tüm imparatorluğuma sahip olabilirim.”2 Marco Polo, Han’ın bu yaklaşımını gerçekçi bulmaz ve böyle bir şeyin mümkün olamayacağını ona şu şekilde açıklar: “Satranç tahtasının yapıldığı ağaçların damarları da dahil, satrançta sonsuz olasılık vardır.”3

Kubilay Han’ın düşüncesi imparatorluğunu oluşturan şehirleri fiziksel bir formüle ve somut bir nesneye indirgeyebileceğine dair inancının bir sonucudur. Marco Polo’nun anlatmaya çalıştığı ama onun anlamakta direndiği şey ise şudur: Şehirlere tümüyle sahip olmak imkânsızdır. Bir şehre fiziksel anlamda, maddi olarak değerli tüm varlıklarıyla birlikte sahip olunsa bile o şehri binadan, yoldan, köprüden öte adeta yaşanan-yaşayan ve sürekli değişen-dönüşen bir canlı organizma yapan insanlara, hatıralara, arzulara ve ortak kültürel, tarihsel, toplumsal belleğe sahip olunamaz. Bundan dolayı da sadece şehirler değil o şehirlerden oluşan imparatorluk da egemen/hükümdar nezdinde bir soyutlamadan, bir metafordan öteye gidemez.

Benzer bir olgu aslında sadece hükümdarlar/egemenler için değil sıradan yurttaşlar için de geçerlidir. 6 Şubat depreminde insanlar ailelerini, evlerini, dostlarını, komşularını, hemşerilerini ve şehirlerinin altyapısını oluşturan fiziksel varlıkların önemli bir bölümü ile birlikte, şehirlerin göremediğimiz ama yaşadığımız-deneyimlediğimiz ve hissettiğimiz, Marco Polo’nun tabiriyle sonsuz olasılıktaki boyutlarını; sevinçlerinin, hüzünlerinin, anılarının, arzu ve umutlarının, bir başka deyişle o şehri onların “memleketi” yapan zihinsel topografyanın fiziksel göstergelerini ve o göstergeler aracılığıyla sürekli yenilenen görsel hafızalarını da yitirdiler.

Depremin birer enkaza çevirdiği şehirler hakkında bu tip bir söylemi, hele de depremin tüm ülkede yarattığı derin ve tarifsiz acı karşısında fazla romantik, politik ve toplumsal gerçeklikten uzak bulanlar olabilir. Depremin adeta insanın etinden et koparan acıları hâlâ tazeyken ve depremzedelerin en hayati ihtiyaçları hâlâ karşılanamıyorken “Şehrin hangi kimliğinden, toplumsal belleğinden, anılarından ve arzulardan bahsediyorsun?” denebilir.

Depremzedelerin henüz düzenli barınma ve iaşe ihtiyaçlarının sağlanamadığı bugünlerde bu yorumların büyük ölçüde haklılık payı var. Bu karanlık tablo karşısında büyük oranda objektif bir doğruluk ve ahlaki bir haklılık içeren bu yorum ve itirazları dikkate almalıyız ama şunu da düşünmeliyiz: Depremin yıktığı, fiziksel olarak görünmez kıldığı bu şehirler bir şekilde varlıklarını sürdürecek ve yeniden kurulacak. Ciddi sayıda göç vermelerine karşın hâlâ milyonlarca insan, orada doğup büyüyenler ile sonradan oraya gidip orayı yeni evleri belleyenler ve belki de yeniden kurulduğunda yeni yaşamlarını oralarda kurmayı tercih edecekler de dahil, o şehirlerde yaşayacak; fiziksel olarak sahip olamadıkları ve o bildikleri hâliyle artık sahip olma şansını da sonsuza dek yitirdikleri o şehirlerin belirsiz geleceğine dönecekler ama o yitip giden şehirleri de tahayyüllerinde ve anılarında yaşatmayı sürdürecekler.

Günümüz Türkiye’sinde şehirler, neoliberal politikaların en su katılmamış uygulayıcısı olan merkezi yönetim, onun taşradaki temsilcileri olan yerel yönetimler ile onlara en ilkel ve ilkelleştikçe daha da fütursuzlaşan bir partizanlıkla örülen nepotizm ağlarıyla bağlanmış vicdansız, aç gözlü, kâr hırsından gözleri kararmış yandaş ve kıyakçı müteahhitlerin ittifakına terk edilmiş durumda. Modern kapitalizmde, hele de onun küresel neoliberal aşamasında kentlerin rant ekonomisinin en önemli kalelerine dönüştüğü farklı ülkelerde etkileri farklı düzeylerde görülse de yadsınamaz bir gerçek. Öte yandan Türkiye, güncel ekonomi haberlerinin diliyle, pek çok ülkeden olumsuz olarak ayrışıyor; bu sürecin en uç, en acımasız uygulamalarına sahne oluyor; adeta 19. yüzyılın vahşi kapitalizmini andırır bir şekilde şehirleri ve insanları hukuksuzluk içinde iş makinelerinin çarklarında öğütüyor. Plansız, kuralsız bir tür kleptokrasinin şekillendirdiği bu sistem içinde büyüyen inşaat sektörü ve gerçekleşen şehirleşme neredeyse 1960’lar ve 70’ler Güney İtalya’sına, özellikle de Sicilya’da mafyanın dahil olduğu inşaat hamlesi Sacco di Palermo’ya rahmet okutacak düzeye gelmiş durumda. Bir takı törenini, bir bağış orjisini veya sadaka kabaresini andıran “Türkiye Tek Yürek” projesi bize yeni dönemde de pek bir şeyin değişmeyeceğini, bina fetişizminin aynı şehvetle devam edeceğini gösteriyor. Şehirleri bu hâle getiren egemenler sanki kendi politikalarının sonucu olarak şehirler depremlerde enkaza dönüşmemiş gibi, sorunları çözmek için yaklaşan seçimler öncesinde daha fazla güç istiyor. Bu doymak bilmeyen güç istencinin nedeni belli elbette: Yeniden kurulması gereken şehirlere yeniden hâkim olmak. 24 Şubat 2023 tarihinde yayımlanan kararname bunun kanıtlarından biri örneğin. Belli ki depremde yıkılan şehirler katılımcılıktan uzak, insansız, çevre dikkate alınmadan bina odaklı olarak yeniden kurulmak isteniyor ve zaten önceki şehirleşme politikaları dolayısıyla sınırları çok da küçülen şehirlerin tarihi ve kültürel kimliklerini yaratan ve sürekliliklerini sağlayan toplumsal bellek alanları neredeyse yok sayılacak. Depremde yıkılan şehirler yine Kubilay Han’ın anlayışıyla tümüne sahip olunmak üzere bina-inşaat-rant prensiplerine göre kurulacak; politik amaçlar etik ve estetik değerlere yeğ tutulacak.

Egemenlerin egemenliklerini üzerine kurdukları ekonomi-politik bağlam düşünüldüğünde bunun son derece bilinçli ve kendileri açısından rasyonel bir tercih olduğunu anlamamız gerekiyor. Aynı şekilde egemenler ile yurttaşlar arasında da zımni bir antlaşmanın da var olduğunu, dolayısıyla bu politikaların toplumsal bir karşılığı olduğunu da kabul etmeliyiz. Retorik düzeyde herkesin tarihine, kültürüne bağlı, geçmişin değerlerinin korunması konusunda hassas olduğunu söylediği ama iş korumaya gelince düşük model arabasının, dolmuşunun veya ticari aracının arka camına tuğra çıkartması yapıştırmanın ötesine geçmediği bir toplumda zevksiz tanımın yetersiz kalacağı pastiş ve kitsch yapıların hangi tarihe, kültüre ve ortak belleğe katkıda bulunduğu sorusu da elbette anlamlı. Hatta rant büyükse doğrudan şehirlerin geçmişleri, kültürleri ve fiziksel simgelerinin hoyratça ve zalimce bu düzene kurban edilmesi ve maalesef yurttaşların büyük çoğunluğunun da bu kurban ayininden payını almak için sıraya girmesi de bir gerçek. Dolayısıyla şehirlerinin tarihinin ve kültürel varlıklarının korunmasının retorik bir söylem düzeyinde değil de gerçek anlamda yaşama geçirilmesine yönelik politikalar bağlamında gerçekleşmesi ve bu sürece insanların da destek vermesi basit bir şehir nostaljisinin ötesinde bir politik ve toplumsal duruşun da ifadesi hâline geliyor. Bu duruş sergilenmediği oranda da insanların, hele de yaşı otuzun üzerinde olanların, doğduğu ve büyüdüğü şehri bugünkü hâliyle tanıyabilmesi imkânsızlaşıyor.

Geçen yaz, yurtdışına taşınmadan önce altı yaşındaki oğlum Kerem ile annem ve teyzemi ziyaret etmek ve tamamı yurtdışında yaşayan kuzenlerimle pandemi sonrasında bir araya gelmek için Samsun’a gitmiştim. Biz çok eski Samsunlu bir aileyiz ama bugün benim kuşağımdan hiçbir yakın akrabam veya arkadaşım Samsun’da yaşamıyor. Şehir yıllardır ciddi bir dış göç veriyor; dolayısıyla da sosyal sermayesini önemli ölçüde kaybediyor. Bu durum şehrin kültürel ve fiziki değişimiyle de atbaşı gidiyor.

Tüm bu değişim makro/ulusal düzeyde belirlenen ekonomi-politiğin ve siyasal tercihler ile onların mikro/kentsel/bölgesel düzeydeki uygulamalarının ve şehirleşme üzerindeki etkilerinin bir sonucu. Bu etkiler ekonomik, politik ve toplumsal alanlara olduğu kadar şehrin yaşam kültürüne ve toplumsal belleğine de sirayet ediyor. Örneğin 1952’de doğan annemin 1960’larda denize girdiklerini söylediği yer artık neredeyse şehrin merkezi hâline gelmiş durumda. Son ziyaretimde oğluma okuduğum ilkokulu göstermek istedim ve bir anda bahçesine koskoca bir bina dikildiğini gördüm. Yine oğluma onun yaşlarındayken hava kararıncaya kadar oynadığım, rahmetli anneannemle dedemin oturduğu apartmanın bahçesini göstermek istediğimde o bahçeye de bir apartman dikildiği acı sürpriziyle karşılaştım. Elbette şehrin en merkezi mahallesinde, deniz manzaralı dairelerin Samsun standartlarında ortalamanın üzerinde satılabileceği bir yerde o bahçenin arazisinin çocuklara bırakılabileceğini düşünecek kadar naif ve Türkiye gerçeklerinden uzak değilim. Ama insan söz konusu çocukluğu olduğunda ve o çocukluk anılarını oğluyla paylaşmak isteyen bir baba duyarlılığına sahip olduğunda böyle safça nostaljik düşünceler üretebiliyor. Zihninin ona oynadığı oyun ile gözünün gördüğü gerçeklik arasındaki fark gittikçe büyüyor.

Peki biz ölümlüler, şehirlerinin kurban edildiği inşaat ayinlerine katılıp paylarını almak istemeyen, egemenlerin zerre kadar umurunda olmayan sıradan yurttaşlar, ne yapacağız? Her daim şehirlere sahip olmak isteyen iktidar sahipleri ile onların her kesimden işbirlikçileri, “inşaat ya Resulallah” deyip semirdikçe bu gözü doymayan güruh karşısında nasıl direneceğiz?

Demokratik kurallar ve olanaklar doğrultusunda, sivil inisiyatifler aracılığıyla örgütlü bir toplum olarak sorumlu bir yurttaş bilinciyle politik alanda direnmek, yenildikçe yeniden kalkıp mücadeleye devam etmek, yaşamımıza, şehirlerimize, çocuklarımızın geleceğine sahip çıkmak en büyük sorumluluğumuz elbette. Öte yandan direnmenin politik/toplumsal yanı dışında zihinsel boyutunun da öneminin altını çizmemiz gerekiyor. Görünmez Kentler’deki Marco Polo gibi hükümranlara şehre fiziksel açıdan sahip olduklarını sansalar bile onu bir türlü elde edemeyeceklerini, çünkü bir şehre sahip olmanın sonsuz olanaklarının bulunduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Bu olanaklardan biri de nostalji.

Anılar ve geçmişe sığınma bizim için bir selamet, bir gufran olabilir mı? Nostalji bugün belki pek çokları için şiirsel, romantik ve büyülü bir kavram ama öte yandan insanla ve toplumla ilişkili her olgu gibi o da masum değil. Çokboyutlu ve elbette politik, tarihsel, kültürel ve toplumsal bağlamdan etkileniyor. Svetlana Boym, anıtsal çalışması Nostaljinin Geleceği’nde iki temel nostalji türünden bahseder: yeniden kurucu ve düşünsel nostalji. Yeniden kurucu nostalji, resmi bir tarih anlatısına, geleceğin yeniden keşfine, geçmişin bugün ve gelecek için yeniden tanımlanmasına dayanır.4 Özellikle milliyetçi ve popüler politik ideolojilerin sık başvurduğu araçlar işte bu kurucu nostaljinin bir parçasıdır (İstanbul’un fethi anlatılarını belirli oranda bu bağlamda düşünebiliriz). Depremde yıkılan şehirlerin yeniden inşa sürecinde bu tür nostaljinin hem retorik hem de somut örneklerini, elbette üstünü biraz kazıyınca altından çıkacak rant uygulamalarını kapatacak şekilde, sık sık göreceğimizi düşünüyorum. Kitsch ve pastiş olma pahasına şimdiye kadar olduğu gibi geçmişin politik ve ideolojik nedenlerle yeniden keşfi şehirlere tümüyle sahip olma hevesindeki egemenlerin inşa sürecini ideolojik bağlamda destekleyici/bütünleyici bir araç olacak. Peki bu bağlamda egemenler nostaljiye de mi egemen olacak? Şehirler anı ve tahayyüllerimizi de binalar gibi yeniden mi inşa edecek? Boym’un Hırvat bir arkadaşından aktardığı gibi “nostaljinin kötü” olduğu, “çünkü eski kötü günleri çağrıştırabileceği” düşüncesine mi savrulacağız yoksa sığınacağımız Boym’un düşünsel/sorgulayıcı/bireysel olarak tanımladığı türden bir nostalji mi olacak? Kimi zaman ironik ve mizahi olabilen, kendini kurucu nostalji gibi ciddiye almayan, hikâyeler anlatan, şimdi ve gelecek arasındaki ilişkiyi nakletmeye çalışan bu nostaljide geçmiş “artık var olmayan” bir şey değildir. Boym’un Henri Bergson’dan alıntıladığı gibi “geçmişin önemi ve varlığını borçlu olduğu şimdiki hassasiyet durumuna”5 konumlanarak umarsız yaşamlar, bellekte belli belirsiz yer alan enstantaneler, bölük pörçük anılar, karşılanmamış arzular hüviyetinde de çocukluğun teklifsiz, telaşsız ve neşeli hâlleri şeklinde de olsa bizim bir parçamız olup bizimle yaşamaya devam edecek mi?

Bu bağlamda yine eleştirilmeyi göze alarak bu tarz bir şehir nostaljisinin deneyimlenmesinde sınıfsal/toplumsal katmanlaşma boyutunu göz ardı ederek, depremin yarattığı acıyı ve yıkımı toplumun tüm kısımlarını etkilediği kabulünden hareket edeceğim. Yoksa şehir yaşamına herkesin eşit şekilde dahil olduğunu, bir şehrin toplumsal belleğinin herkes için aynı derece güzel ve hatırlanası şeyler sunduğunu söylemek elbette mümkün değil. Günlük yaşam telaşı içinde geçim derdine düşmüş; yıllardır politik, ekonomik ve toplumsal olarak dışlanmış; yapısal ve ilkeli, sosyal devlet anlayışına uygun bir sosyal yardım sistemi yerine oluşturulan sadaka sistemini konsolide etmek ve devam ettirmek için bu sisteme bağımlı hâle getirilen geniş bir kitle var şehirlerin yaşamında. Emek yoğun, geçici-güvencesiz işlerinde çalışan, başını sokacağı sıcak yuva, altında yaşayacağı bir dam dışında bir isteği olmayan yoksullar, şehirlerin figüranlaştırılmış yoksunları. Sanmayın ki onların şehre dair bir tahayyülleri yok. Kendileri farkında olmasalar, kimliksiz ve kişiliksiz bir şehir yaşamına maruz bırakılıp şehrin çeperlerine itilmiş olsalar ve modern şehrin neredeyse her alanda tüketime indirgenmiş nimetlerinden, soylulaştırılmış yaşam alanlarından yararlanamasalar da Marco Polo’nun bir şehre benzettiği satranç tahtasının sonsuz olasılıkları içinde elbette onlara da yer var. Şehrin farklı semtlerini ekmek parası için turlayan bir çöp toplayıcısının da tahayyüllerinde bir şehir mevcut. Rem Koolhaas, Delirious New York isimli yapıtında “Şehirlerin ileri düzeyde bir şehir anlayışına ulaşmaları rasyonel yerleşimlerinden değil hayallerden başlayarak bilinçaltı arzuları simgeleştirmelerinden kaynaklanır” der ve New York için bu simgeleşmeyi “bir hayal ülke” olarak tanımladığı Coney Adası’ndan başlatır.6 Şehrin tüm sakinleri gibi bu çöp toplayıcısı da simgeleşme sürecine dahil olur; ortak belleklerde ve tahayyüllerde yaratılan farklı hayallerden, hayal ülkelerden kendisi için yeni bir yaşam başlatabilir.

Bu yaklaşımın aşırı hayalci ve romantize edilmiş olduğu, tabir-i caizse insanları postmodern birer siniğe dönüştürme riskini taşıdığı söylenebilir. Keza şehirlerimizin çoğunun (depremde yıkılan şehirde de dahil elbette) fiziksel olarak çamurlu, pis ve dar sokak ve caddelerden, kuralsız inşa edilmiş çirkin binalardan oluştuğu gerçeğinden hareketle zihinlerdeki şehrin de benzer şekilde tahayyül edileceği, yani pek de öyle yaşamak istenecek bir yer olamayacağı düşüncesi de doğruluk payı içerir. Ben yine de tüm eleştirileri kabul ederek şunu iddia ediyorum: Fiziksel varlığı yanında anılarımızda, belleğimizde, arzularımızda ve hatta gelecek tahayyüllerimizde yaşayan bir başka şehir daha var ve bir şekilde hep var olacak. Üstelik bunu iflah olmaz bir karamsar olarak şehirlerin sonsuza dek sadece anılarda yaşayacağı, Koolhaas’ın “hayal ülkesi” gibi somut anlamda vücut bulamayacağını ve hayal olarak kalma ihtimalini daha yüksek gören biri olarak söylüyorum.

Benim önerim Samuel Beckettvari bir yenilme ve ondan kaynaklı bir direnme yöntemi. Bu ahval ve şerait içinde, Beckett’in dediği gibi yenileceğiz, gene deneyip direnip belki gene yenileceğiz ama bu kez güzel deneyeceğiz güzel direneceğiz. Bu direnme ve mücadele yollarına Marco Polo’nun sonsuz olasılıkları içinde, buna gerekirse geçmişe sığınmak da dahil, yeniden başvuracağız. İstedikleri kadar o çirkin binayı diksinler, benim hâlâ 1980’ler Samsun’unda o bahçedeki anılarım oldukları gibi canlılar. Heysel Faciası’na şahit olan 1985 tarihli o efsanevi Juventus-Liverpool Avrupa Şampiyonlar Ligi Finali’ni aramızda yeniden oynadığımızı, top oynarken camını kırdığım simit arabasını, bugünlerde ne yaptığını çok merak ettiğim o yıllardaki en yakın arkadaşım Ege’yi hiç unutmuyorum ve unutmayacağım. Kubilay Han, kitabın ortalarında Marco Polo’dan daha önce hiç bahsetmediği bir şehirden, doğduğu şehirden memleketinden bahsetmesini ister. Polo ise şöyle cevap verir: “Ne zaman bir şehirden bahsediyorsam Venedik hakkında da bir şeyler söylüyorum.”7 Ne zaman şehirlerden bahsedersem hep o anılarımdaki ve tahayyüllerimdeki şehirlerden bahsedeceğim. Zihnimde o bahçeye dikilen apartmanı görmeyi reddedip binlerce kilometre uzaklıkta bile aklımda hâlâ o çocukluğumun şehrini anımsamayı seçeceğim. Bir gazeteci, depremin ilk günlerinde Antakya’dan yaptığı bir yayında insanların kendisine çocukluklarını geçirdikleri, yaşamlarının farklı dönemlerinde iz bırakmış yerleri gösterdiklerini ama gösterdiklerinin sadece birer enkaz olduğunu, adeta hayallerden bahsettiklerini söylüyordu. Evet hayallerden bahsediyorlardı belki ama zihinlerinde o yerler varlıklarını koruyordu ve evet, o binaların, mekânların bire bir aynısı yapılsa bile eskisi gibi olmayacak ama zihinlerde, anılarda ve tahayyüllerde birer hayalet de olsalar varlıklarını koruyacaklar. Hatta onların anıtsal ve tarihi yapılar ya da şık mekânlar olmasına da gerek olmayacak. Peynir-ekmek alınan küçük bir bakkal, bir döner büfesi veya basit bir simit tezgâhı bile yeterli olacak bunu yaşatmaya.

Antakya, fotoğraf: Nazlı Avşaroğlu, 2023

Yazının sonunda yine nostaljiye sığınıp eski Yeşilçam filmlerinden bir klişe ve klasik bir replikle teselli bulmaya çalışacağım: “Bir şehrin bedenine sahip olunabilir ama ruhuna asla.”

1. Italo Calvino, Görünmez Kentler, çev. Işıl Saatçıoğlu (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013), s.72.

2. Italo Calvino, age, s. 163.

3. Italo Calvino, age, s. 173.

4. Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği, çev. Ferit Burak Aydar (İstanbul: Metis Yayınları, 2008), s. 76-77 ve 89-89.

5. Svetlana Boym, age, s. 88.

6. Kapsamlı bir Coney Adası analizi için bkz. Rem Koolhaas, Delirious New York (New York: The Monacelli Press, 1994), s. 29-80.

7. Italo Calvino, age, s. 132.

Bülent Tunga Yılmaz, deprem, Italo Calvino, kent, nostalji, şehir