Weltschmerz, 13.12.2022,
North Bohemia (Czech Republic),
fotoğraf: Holger Wirth (CC BY-ND 2.0)
Weltschmerz
ve Dünya Hâli*

Almancada bir olgu ve onu tanımlayan bir kelime var: Weltschmerz.

Sözlük anlamıyla “dünya ağrısı/sızısı” anlamına gelen ve Türkçede karşılığı olmayan bu kelime “gerçeğin hiçbir zaman zihnin beklentilerini karşılayamaması karşısında duyulan hissi” ve “mevcut dünya sizin olmasını istediğiniz hâli yansıtmadığı için içinde bulunulan depresyonu” tanımlar. Bu, örneğin, yine başka dillere doğrudan çevrilmesi mümkün olmayan hüzünlü bir duyguyu ve hissiyatı tanımlayan ama çok daha şiirsel bir sözcük olan Portekizcedeki saudade’den farklıdır.

Tüm yaşamı boyunca Victor Hugo’nun “Melankoli hüzünlü olma mutluluğudur” sözünü yaşamının temel mottosu belirlemiş ve sürekli bir melankoli içinde yaşayan, onu adeta bir yaşam tarzına döndüren, öte yandan da bu durumu dayanılabilir bir yoğunlukta tutmayı başaran, hatta bu durumdan gizli gizli zevk alan, bunda yaratıcı esinler bile bulan benim için son senelerde dünyanın hâli ile olmasını istediğim arasındaki uçurum artık bir tür zihinsel oyun olamayacak kadar gerçek ve bir daha kapanmayacak kadar derin hâle geldi. Peki “hüzünlü olma mutluluğum” 2023’le birlikte nasıl geri dönülmez bir Weltschmerz hâlini aldı? Niçin daha ilk yarısını tamamladığımız 2023 yılına baktığımda ağır bir Weltschmerz hissediyorum?

2023’e ne güzel girmiştik oysa değil mi? 2022 yılının sonunda da 2023 için tıpkı 2021’nin sonunda 2022 için olduğu gibi umut dolu dilekler dilemiştik. 2022’ye girerken 2021 yılında hastane yataklarında açlıktan ölen Etyopyalı çocukları düşünmemiştik, tıpkı 2023’e girerken 2022’de açlıktan ölen Somalili çocukları düşünmediğimiz gibi. İnsanlığın budalalılığı mıdır yoksa dünyanın ahvali karşısında içinde bulunduğu çaresizliği aşmak için beyhude bir çaba mıdır bilinmez, Noel Baba’ya inanan çocukların saflığını taklit ederek 1 Ocak’la beraber geçmiş yılın son gününe, 31 Aralık’a kadar devam eden her kötü şeyin sona ereceği yeni bir sürecin başlayacağına dair umutlarımızı 2023’e girerken de yenilemiştik. Dünyanın muhtemelen en safça inanışı, ciddiye alınmayacak bir safsata olmasına rağmen –ki buna ciddi şekilde inanan pek çok kişiye şahit oldum– “Yeni yıla nasıl girersek yıl öyle geçer” diyerek pek çok kişi o gece yedi içti, belki de kendini kaybedecek kadar içti, yarın yokmuş gibi eğlendi. Dışarıya çıkmayı, böyle dağıtmalı, kendinden geçmeli eğlenceyi sevmeyen, her önemli günü evde ailesiyle kutlamayı seven ev kuşu tuzu kurular da benim gibi evde karınca kararınca bir yılbaşı sofrası kurdu ve her yılbaşında olduğu gibi hindide ve sofrada eksik buldu. (Geçen sene yılbaşında hindiyi ve sofradaki her şeyi ben pişirmiştim. Tüm sorumluk benimdi. Bu sene sipariş verdim. Hindi ve yanındaki eşlikçiler başarılıydı ama yine de sofraya sorun bulundu elbette.) Yılbaşı gecesi sonrasında da sabah, muhtemelen öğlende veya öğleden sonra (Sylvia Plath’ın Sırça Fanus’ta dediği gibi) tıka basa yemekten ve içmekten şişkinlik, iyice eğlenememekten kaynaklı bir hayal kırıklığı ve yılbaşı gecesini mahmurluğu ve yorgunluk hissiyle kalkıldı. 1 Ocak günü sıkıcı bir uyuşuklukla geçirildi. 2 Ocak’ta yaşam yeniden başladığında 31 Aralık’ta bırakılan ama 2 Ocak’ta yeniden eski hâline dönen dünyanın 2022’den 2023’e her şeyi olduğu gibi devraldığının anlaşılmasıyla muhtemelen hayal kırıklığı daha da arttı.

Bunları düşündükçe içinden şöyle geçiriyor olabilir bazıları: Bir yılın ilk günlerinin hüzünlü geçmesi öyle çok da abartılacak bir şey değil. Keza ocağın en depresif ay olduğu bilimsel olarak da kanıtlanmış bir olgu. Nitekim Psikolog Cliff Arnal, 2004 yılında İngiliz seyahat şirketi Sky Travel tarafından yılın en iç karartan gününü belirlemesi için görevlendirildiğinde yaptığı formülle yılın bu gününü her yılın ocak ayının üçüncü pazartesisi (“hüzünlü pazartesi”) olarak belirler. 2023’te hüzünlü pazartesi 16 Ocak’a denk gelmişti. Bilmiyorum o gün diğer günlerden daha mı depresiftiniz ama eminim ki benim gibi sizler de sonraki günlerin daha karanlık olacağını, örneğin iki hafta sonra, 6 Şubat 2023’te büyük bir depremin geleceğini bilmiyordunuz.

Aslında ocak ayının diğer aylara göre daha hüzünlü olmasının açıklanabilir somut bazı nedenleri var: Öncelikle, ocak ayına hâkim genel bir kış hüznü söz konusu. Ocak güneş ışıklarının en az olduğu ay; dolayısıyla da Kuzey Yarımküre’nin en soğuk ayı. Güneş ışıklarının hangi açıyla geldiği ve gün ışığının süresi psikolojik durumla doğrudan orantılı. Güneş girmeyen eve doktor da giriyor terapist de. 

Ocak başı itibarıyla Hıristiyanlar için Noel kutlamaları ve uzun bir tatil sona eriyor. Yani bir tür “uzun tatil sonrası normal yaşama dönme depresyonu” da söz konusu ocak ayı içinde.

Bence tüm bu doğal ve beşeri nedenler bir yana en derin ve acı olan, ocağın bir önceki yıla dair umut ve beklentilerin çoğunluğunun gerçekleşmediğinin, gelen yeni seneye dair umut ve beklentilerin de gerçekleşme olasılığının aslında ne kadar düşük olduğunun anlaşıldığı ay olması. Başka bir deyişle, bir Weltschmerz varsa hissedilmeye en çok ocak ayında başlanıyor.

Ocak bitince birçoklarımız “Neyse ki ocak bitti, arada ayların en kısası cüce şubat ve sonrasında mart, resmi olarak baharın başlangıcı” diye düşünerek kendini yalan bir iyimserliğe bırakmaya başlayabiliyor. Nisan, başka bir deyişle gerçekten bahar da geldiğinde, –ki T.S. Elliot’ın “Çorak Ülke” şiirinin girişinde tanımladığı gibi “Nisan en zalimidir ayların”– geçmiş yılların gösterdiği gibi bahar gelince dünyada hiçbir şey değişmediği görülüyor. Zamanı nasıl tanımladığımızdan ve hangi yılda veya ayda olduğumuzdan bağımsız olarak Weltschmerz hâli devam ediyor. Zaten gerçekçi olanlarımız bahar geldiğinde yılbaşının o anlamsız ve ancak Noel Baba kadar gerçek olan sahte iyimserliğinin bir işe yaramadığını görüyor. İnsanoğlu havaların düzelmesiyle birlikte kendini güneş ışıklarının yanıltıcı bir parlaklıkla aydınlattığı kanıksamanın ve rehavetin kanatlarına bıraksa bile onlar da İkarus’un balmumundan kanatları gibi güneş ışıklarına daha fazla dayanamayarak yaz sonuyla beraber eriyor; insanoğlu sonbaharla birlikte yeniden dünyanın sıradan hüznünün ve melankolisinin içinde yuvarlanıp gideceğini görüyor.

2023’ün yarısından fazlasını geride bıraktık. 2022’den devralınan ve tüm şiddet ve yoğunluğuyla devam eden olaylara hızlıca bir bakalım:

  • Ukrayna savaşı tüm şiddetiyle ve sivil kayıplarıyla devam ediyor.
  • Ukrayna, Avrupa’da dünyanın merkezinde olduğundan yakından takip ediliyor ama dünyanın başka köşelerinde de insanlar savaşmaya devam ediyor. Council on Foreign Relations 2022 Raporu’na göre dünyada hâlihazırda devam eden 27 büyük çatışma dünya üzerinde yaklaşık 2 milyar insanı doğrudan etkiliyordu. 2023’ün ilk yarısı tamamlandığındaysa dünya üzerinde yaklaşık 32 silahlı çatışmanın devam ettiği biliniyor.
  • İnsanlık ve uluslararası topluluk Somali’de son 40 yılın en büyük açlığına yol açan ve binlerce çocuğu açlıktan kıran kuraklık karşısında çaresiz kalıyor. UNICEF hâlâ tanınmış aktörler aracığıyla sosyal medya hesabı üzerinden Somali’deki aç çocuklar için yardım çağrısında bulunmaya devam ediyor.
  • Afganistan’da, İran’da zulme ve baskıya uğrayan kadınları tüm dünya Instagram hesaplarıyla destekledi ama ateş düştüğü yeri yakmaya devam ediyor. Bu ülkelerde kadınlara yönelik baskılar devam ediyor.
  • Türkiye’de 2022 yılında 334 kadın erkekler tarafından öldürülmüştü. Şüpheli şekilde ölü bulunan kadınların sayısı ise 245 olmuştu. Sosyal medyada ağıtlar yaktı herkes ama ölen öldüğüyle, ana babalar ölen kızlarının yasıyla/acısıyla kaldı. 2023’ün ilk gününde yılın ilk kadın cinayeti de işlenmişti. 2023’ün ilk beş ayında öldürülen kadın sayısı 100’ü geçmiş durumda.
  • Enflasyon, geçim sıkıntısı, enerji kriziyle birlikte geçinmek de zorlaştı, ısınmak ile karnını doyurmak arasında kalan milyonlarca insan yoksulluluğun en sert yüzüyle karşılaştı. Çocuklar sabah okullarına, gece yataklarına aç gitti. 2023’te de bu sorun Cemal Süreya’nın tabiriyle anıt gibi duruyor dünyanın karşısında.
  • Dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullukla mücadele etmeyi hedefleyen Oxfam’ın Ocak 2023 sonunda yayımlanan yeni raporu, COVID-19’un küresel gelir adaletsizliğini inanılmaz derecede artırdığını ortaya koyuyor. Rapora göre pandemi başladığından itibaren üretilen servetin yaklaşık üçte ikisi (%63) en zengin %1’e gitmiş durumda.
  • 2023 yetmemiş gibi yeni krizler ve dramları da beraberinde getirdi. 6 Şubat 2023’te Türkiye’nin 11 şehrinde meydana gelen ve resmi rakamlara göre 50 binin üzerinde kişinin ölümüne neden olan depremin üzerinden sadece 5 ay geçmiş durumda ve bu deprem 2023’ün en büyük trajedilerinden biri olarak etkisi hâlâ hissedilmekte. 

Dünyanın bu hâline çok üzülüyoruz, bazılarımız kahroluyor ama itiraf edelim hissettiğimiz şey hüzün ve melankoli. Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği adlı yapıtında melankolinin entelektüellere/aydınlara has olduğunu, yoksulların ve alt sınıfların ise acı çektiğini söyler.1 Yazın gelmesiyle beraber bu melankoli de unutulmaya başlıyor. Tüm bu ekonomik kriz ve somut yoksullaşma süreci içinde gidebilenler tatil yörelerinden mutlu-mesut-çılgın eğlenceli fotoğraflar paylaşıyor.

Dünyadaki ve toplumdaki tüm bu olayların çok kötü bir yanı var: Elias Canetti’nin körlük dediği şeye yol açmaları. Canetti, “Körleşme bazı şeyleri her gün o kadar çok görmektir ki sonunda görmemektir” der. Dünyadaki kötülükler o kadar çok ve o kadar alışıldık ki insanoğlu hepsini yaşamın doğal bir parçası olarak görüyor. Türkiye’de de durum böyle. Kötülük o kadar uzun zamandır yaşamımızı çevreliyor ki pek çoğumuz onu artık göremeyecek kadar körleşmiş durumda. 6 Şubat gözlerimizin mucizevi bir şekilde ama çok ağır bir bedel ödeyerek açılmasına neden oldu mu? Depremin üzerinden aylar geçti, deprem gündemden çıkalı çok oldu. Deprem bölgesinde mevcut iktidar gücünü korumayı başardı ve her şey normal seyrine geri döndü: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok ya da eski dilde söylersek, “asayiş berkemal.”

Birileri çıkıp da bana “Ne yapalım, oturup sürekli ağıt mı yakalım? Hayat devam ediyor” diyebilir ve itiraf edeyim hiç de haksız sayılmazlar. Öte yandan “hayatın böyle devam ediyor olması” bizim onu, onun tüm bu kötülükleriyle devam etmesini kabul etmemiz anlamına gelmeli mi?

Birkaç sene önce oğlum Kerem benden çikolata istemişti. Bir Brüksel seyahatinden yeni dönmüştüm. Evde türlü çeşitte çikolata vardı. Kerem mevcut çikolatalardan hiçbirini beğenmeyip şikâyete başlayınca sinirlendim ve YouTube’dan o sene çok büyük bir açlıkla karşı karşıya olan Mozambik’teki çocukların görüntülerinin olduğu bir video seyrettirdim ona. Video, gıda olmadığından bölgeye has bir bitkinin köklerini yiyen, o köklerden yapılan çorbayı içen çocukları gösteriyordu. Kerem’in ilk tepkisi “Baba bana o çorbadan yapma” oldu. Birkaç gün durmadan o çorbanın ne olduğunu, o çocukların niye o çorbayı içtiğini sorup durdu. Sonra sorduğu bu soruya kendi kendine cevap vermeye başladı: “Çocukların başka yemekleri olmadığı için.” Bir süre tarhana, mercimek, brokoli, evde ne çorba pişerse içti; sonra da yeniden kendi dünyasına döndü. Biz de elbet kendi dünyamıza ve dolayısıyla onun dünyasına… Yemek bulmak için 15 gün boyunca köyünden yürüyerek bir diğer yerleşim yerine seyahat eden ve yolda açlıktan ölen üç yaşındaki kızını gömmek için bile açlıktan takati olmadığını söyleyen, vardığı kentte ise 10 yaşındaki oğlunu da açlığa kurban veren Somalili Fatuma Ömer de…

Gerçekleri bırakın başkalarıyla konuşmayı çoğunlukla kendimize bile söylemekten kaçınıyoruz. Annemle veya bazı yakın dostlarımla sohbet ederken ister istemez bu tip konuları açtıkça gelen tepkiler genelde “Şimdi tadımızı, keyfimizi kaçırma” şekilde oluyor. Mesela buradan, içinde yaşadığımız dünyanın ve toplumun mevcut durumunun iyi bir tarafının olmadığı gerçeğini içselleştirerek başlayabilir insan. Dünyadaki kötülüklerden kaçmadan, onlarla yüzleşerek, onları konuşarak, onlar hakkındaki farkındalığını artırarak başlayabilir pek çoğumuz.

Birkaç sene önce kaybettiğimiz Ulus Baker Dolaylı Eylem adlı kitabında şöyle der: “İçinde yaşadığımız toplumun iyi bir tarafı yok. Dünyanın iyi bir tarafı yok. Günümüze baktığımızda bir kötülük imparatorluğu tahayyül edebilirsiniz, yani modern dünyayı…”2

Hayatın güzel, yaşamın anlamlı olduğuna kendini inandırdıkça insanoğlu bu gerçekleri dile getirenleri ve sorgulayanları da sorun çıkaran tehlikeli kişiler olarak yaftalıyor; onları duyar kasan birer mızıkçı, oyunbozan olarak görüyor. Yakın zamanda vefat eden Mısırlı feminist aktivist yazar Dr. Neval El-Seddavi gerçekler üzerine “Bana vahşi ve tehlikeli bir kadın olduğumu söylediler. Ben gerçekleri söylüyorum. Gerçekler de vahşi ve tehlikeli” diyor.3 100 binden fazla insanın açlıktan ölümünün teknik bir süreçten kaynaklandığı bir vahşi gerçek değil mi? “Resmen açık açlık” ilan edilmesi bir dizi teknik veriye ve politik müzakerelere dayanıyor. İngiltere’nin Mogadişu Büyükelçisi Kate Foster bunun “özünde teknik bir süreç” olduğunu söylüyor ve ekliyor (“Somali’de kuraklık ve kıtlık: ‘Üç yaşındaki kızımı gömecek takatim yoktu’”): “2011’deki kuraklıkta 260 bin ölümün yarısı açlık ilan edilmeden önce gerçekleşmişti.” Açlıktan konuşmak, örneğin bir akşam yemeğinde vahşi, en kibarından uygun olmayan bir davranış mı?

Ben her zaman bu kadar duyarlı mıydım? Elbette hayır. Çocuk sahibi olmadan önce de dünyadaki eşitsizliklerin, acıların ve kötülüklerin farkındaydım. Daha da ötesinde bunların tarihsel bir süreç içinde politik ve sosyoekonomik ve sosyokültürel bağlamın bir sonucu olduğunu analiz edebilecek, anlayacak ve anlatacak düzeyde iyi sayılabilecek bir sosyal bilim formasyonundan da geçmiştim. Farklı disiplinlerden aldığım diplomalarla bu konulara disiplinlerarası bir perspektif içinde yaklaşabilecek bir bilgi düzeyine de sahiptim. Öte yandan bu durumu “Dünya ve yaşam zaten kötü” diyerek bir şekilde normalleştiriyordum. Antimodernist, postyapısalcı teorilerle fazla haşır neşir olduğumdan her ne kadar dünyanın ve insanlığın bu durumunun ciddi ölçüde materyal koşulların bir sonucu olduğunu bilsem de onu değiştirmenin mümkün olmadığına inanıyordum. Baba olduktan sonra bu durum dramatik bir şekilde değişti. Hâlâ da dünyayı değiştirmenin mümkün olmadığına inanıyorum ama mücadele etmenin ve kabullenmemenin erdeminin çok daha fazla farkındayım. İtiraf edeyim, ben de bu kadar kötülük karşısında dünyadan ve yaşamın gerçekliğinden kaçmaya, kendi küçük, steril dünyama sıkışıp yaşamaya çalışıyorum. İçime, evime dönüyorum. Sabahları okula gitmeden önce uyandırmak için yanına yattığım oğlumun yatağına sığınıyorum. Bazı anlarda mümkün olsa annemin rahmine geri döneceğim. Oysa bu üstüme örmeye çalıştığım kabuk beni adeta tüm atmosferi kaplayan küresel kötülüklerden koruyamıyor; ozon tabakasının delinmesi sonucu dünyaya düşen UV ışınlarının artması gibi korunaklı olarak gördüğüm kendi küçük evrenime sürekli sızıntılar oluyor.

Bazen kendimi neşeli hissettiğim, yaşamın ve yaşamımın güzel olduğunu düşünme eğilimine girdiğim, başka bir deyişle şımarmaya başladığım anlar oluyor. O zaman da normale dönmek için bir video seyrediyorum: Videoda bir yardım kuruluşu Suriyeli bir kız çocuğuna babasına ne olduğunu soruyor. Kız, cevabında babasının savaşta öldüğünü söylüyor. Sabahtan beri bir şey yiyip yemediği sorulduğundaysa çocuk açlıktan ağlamaya başlıyor.

Yemek yiyip yemediği sorulduğunda ağlamaya başlayan bir kız çocuğunun bir vahşi gerçek olarak var olduğu bir dünyada nasıl mutlu olabilirsiniz? Nasıl bir dünyada yaşadığımızı o göz yaşlarından daha iyi ne anlatabilir? O yüzden anlamsız bir şekilde mutluluk peşinde koşmaktan vazgeçiyorum. André Gide “Mutluluk, kendimi mutlu olmaya gereksinim olmadığına inandırmayı başardığım günden sonra yerleşti içime” der. Mutlu olmak zorunda değiliz. Günümüzde mutlu olmanın, kahkahalarla gülmenin bir ahlaki sorun olup olmadığını düşündüğüm pek çok gün var. Kaldı ki mutsuz olmaktan da korkmayalım. Ne diyor Haruki Murakami: “Anlamı olduğu müddetçe her türlü acıya katlanabilirim.”

Mutlu olmak zorunda değiliz ama çoğunluğumuzun Hipokrat olduğunu kabul etmeliyiz. Ahlak anlayışımız iki yüzlü veya daha kibar ve yumuşak bir deyişle, ikilemler barındırıyor. Mesela eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan –ki dünyanın her yıl en şık giyinen insanları arasında yer alırdı– 7.000 dolarlık Brioni takım içinde çocuk açlığı ve küresel yoksulluk hakkında konuşuyordu. İnsan olduğumuzu, mükemmel olmadığımızı kabul edelim. Günlük yaşamın yüzeysel yalanlardan ve oyunlardan oluşan sahteliğinden arınıp, kendimizi kandırmayı bırakıp insanlığın gerçeğinin farkına varmalıyız. Koreli yönetmen Park Chan-wook, son filmi Decision to Leave için kendisiyle yapılan röportajda “Toplumumuzda bir hastalık olduğunu kabul edelim” sözünü sarf ediyor. Bu sözün doğruluğunu kabul etmek zorundayız belli ki.

“Peki, tüm bu kabul ve bilinçli olma hâli dünyanın kötülüğünü silemiyorsa, o zaman ne işe yarıyor?” diye sorulabilir. Hemen cevap vereyim: Onu daha dayanabilir yapıyor; hayatı yaşanabilir kılıyor; çünkü yaşam her şeye rağmen varlığını koruyor. Weltschmerz hissetmek hâlâ hissedilebilecek bir şeyler olduğunu ve hâlâ dünyadan bir şekilde umudu kesmediğinizi gösteriyor bir bakıma.

Seven filminin son sahnesini hatırlayın. Morgan Freeman’ın canlandırdığı dedektif Willim Somerset şöyle der: “Ernest Hemingway bir keresinde şöyle yazmış: Dünya iyi/güzel bir yer ve savaşmaya değer. Ben ikinci bölüme katılıyorum.” Ben de ona aynen katılıyorum ve Bret Easton Ellis’in Amerikan Sapığı romanına referansla şöyle diyorum: “Bunlar kötü zamanlar… Gelecek daha da kötü… O hâlde hissetmeye, mücadeleye devam.”

* Bu metin Ortadoğu’da devam etmekte olan olaylardan çok önce yazıldı. Dolayısıyla o olaylara dair herhangi bir vurgu veya ifade metinde yer almıyor. Öte yandan tüm bu dehşet, ölümler ve kan banyosu maalesef bu metinde anlatmaya çalıştığım duygu ve düşüncelerimin daha da derinleşmesine, insanlığa olan inancımın daha da azalmasına yol açıyor. Dini, inancı, milleti ne olursa olsun çocukların ölmesi ise içinde yaşadığımız medeniyetin paslanmış, çürümüş bir metal yığınından başka bir şey olmadığının kanıtı değilse nedir? Tek bir çocuğun ölümü tüm bir insanlık ölümüdür…

1. Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği, çev. Ferit Burak Aydar (İstanbul: Metis Yayınları, 2008).

2. Ulus Baker, Dolaylı Eylem, der. Ege Berensel (İstanbul: Birikim Yayınları, 2012), 400.

3. Neval El Seddavi, Sıfır Noktasındaki Kadın, çev. Selma Demiröz (İstanbul: Metin Yayınları, 2016), 112.

acı, açlık, Bülent Tunga Yılmaz, çocuk, deprem, dünya, kadın, ölüm, politika, savaş, Weltschmerz, yılbaşı