ve Film Müzikleri
Bir İmparatoriçe Mitinin Hikâyesi
Kasım 2023’ün başlarında, Kunst Historisches Museum Wien’in (Viyana Sanat Tarihi Müzesi) üyelerine gönderdiği bültenlerden birinde şöyle bir haber vardı: “Bugün sizlerle paylaşacağımız harika haberlerimiz var: Sisi’nin ‘Gizemli Elbisesi’ sunumumuz. Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth’in İmparatorluk At Arabası Müzesi’ndeki gizemli gelinliğinin gösterimi 25 Şubat 2024 tarihine kadar uzatıldı!”
Bavyera Düşesi, Lombardiya-Venedik Kraliçesi, Macaristan Kraliçesi ve Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth Amalie Eugenie… Bilinen adıyla Sisi… Avusturyalı yönetmen Ernst Marischka’nın, başrolünde tüm gençliği ve zarafetiyle Romy Schneider’in yer aldığı ve onu bir külte dönüştüren filmi Sissi Üçlemesi (1955–1957) sayesinde popüler kültürün bir parçası olan bu Habsburg İmparatoriçesi, son yıllarda yeniden yoğun bir ilginin nesnesi hâline gelmiş durumda.
Elisabeth, Bavyera Kraliyet Hanedanı Wittelsbach’ın bir üyesi olarak 1837’de Münih’te doğar. Babası Wittelsbach Hanedanı’nın küçük bir kolundan gelen ve tahta çıkma şansı olmayan Dük Maximilian Joseph, annesi bir önceki Bavyera Kralı I. Maximillian’ın kızı ve dönemin Bavyera Kralı I. Ludwig’in kardeşi Prenses Ludovika’dır. Statüsüne, özellikle de annesinin bir prenses olmasına karşın dönemine göre çok rahat ve resmi olmayan bir şekilde büyütülür. Bu yetiştirilme tarzının, özellikle Habsburg Sarayı’nın aşırı kuralcı ve ciddi ortamına girmesinden sonra yaşadığı zorluklarda önemli bir payı olacaktır.
Habsburg İmparatoru Franz Joseph’in annesi ve Elisabeth’in annesinin kız kardeşi (yani öz teyzesi) Prenses Sophie oğlunun bir yabancıyla evlenmesini istemez ve yeğenlerinden birini ona eş olarak seçer. Seçtiği eş de kız kardeşi Prenses Ludovika’nın kızı Helene’dir. Genç imparator ve Helene buluştuklarında birbirine ısınamaz. Öte yandan Franz Joseph, Helene’nin küçük kardeşi on beş yaşındaki Elisabeth’ten çok etkilenir ve annesine onunla evlenmek istediğini, şayet bu evlilik gerçekleşmezse hiçbir zaman evlenmeyeceğini söyler. Bunun üzerine Franz Joseph’in Elisabeth’le evlenmesi kararlaştırılır ve çift 1854 yılında evlenir. Böylelikle de “Sisi Efsanesi” doğmuş olur.
Peki nedir bu Sisi efsanesi? Kimdir bu farklı ve dramatik yaşamı trajik bir biçimde sona eren imparatoriçe? Günümüzde Viyana’nın Wolfgang Amadeus Mozart, Sigmund Freud, Gustav Klimt gibi simgesel kişiliklerinden biri kabul edilen, adını taşıyan ve tamamen özel yaşamını yansıyan bir müze sayesinde kentin turistik fenomenlerinden biri hâline gelen, Viyana’da “Sisi’nin Viyana’sı” başlığıyla adına özel geziler düzenlenen, kupadan şala, sabundan ilaç kutusuna portreleri türlü turistik anı eşyasını süsleyen bu tarihi kişilik nasıl bir mite, bir efsaneye dönüşmüş ve niçin günümüzde yeniden popülerlik kazanmıştır? Geçen sene Hofburg Sarayı’nda geçmişte ikametgâh olarak da kullandığı kraliyet dairelerinde adına kurulan müzenin ziyaretçi sayısı ve önündeki kuyruklar bu popülerliği gözler önüne seriyordu. Bu sene Sisi’ye olan ilginin geçen seneye göre azalmış olduğunu gözlemlesem de hâlâ “Sisi merakı ve ilgisi” devam ediyor.
Sisi’ye yönelik ilginin doğuşunun ve popüler bir “Sisi miti” oluşmasının kaynağı 1950’lerdeki “Sisi filmleri”dir. Kimi anlarda, döneminin genel toplumsal ve kültürel normları karşısında çok aykırı ve farklı bir kişiliğe sahip olduğunu ima etseler de bu filmler, geleneksel melodrama yapısı dahilinde peri masalı yaşayan bir imparatoriçenin yaşamını aktarır; sıradan insanların bir arzu ve hayranlık nesnesi olarak rahatlıkla özdeşleşeceği bir profil sunar. Nitekim Sisi’nin Viyana’nın turistik cazibe simgelerinden biri hâline gelmesi de bu filmlerle başlar. Sisi Üçlemesi’nin tarihsel gerçeklerle ne kadar uyumlu olduğu ise ayrı bir tartışma konusu.
Sisi hakkında yapılmış en tartışmalı ve iddialı filmlerden Corsage’ın (2022) yönetmeni Marie Kreutzer şöyle diyor: “Onun imajını yeniden düşünebilir, yorumlayabilir ve kendi hayallerinizle doldurabilirsiniz. Hakkında pek çok hikâyemiz var ama bunların gerçek olup olmadığını bilemezsiniz.” Bazı tarihsel gerçekler onun bir imparatoriçe olarak yaşadığı yıllarda bile aristokrasiden sıradan vatandaşlara herkesin ilgi odağı hâline geldiğini, farklı ve güzellik bakım yöntemlerinden beslenmesine, dövmesinden günlük spor egzersizlerine birçok alanda öncü bir karakter olduğunu göstermektedir. Avrupa’nın en büyük ve görkemli hanedanlarından birinin mensubu, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’nın en zarif ve güzel başkentlerinden olan Viyana’nın romantizminin en bilinen figürlerinden biri ve Avrupa’nın en güçlü imparatorlarından Franz Joseph’in eşi olma vasfıyla (ki özellikle Macaristan meselesine doğrudan dahil olduğu ve Habsburg İmparatorluğu’nun Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na dönüşmesinde aktif rol oynadığı bilinir) mazhar olduğu popüler/magazinsel ilgiye politik ve tarihsel bir boyut da ekler.
Sisi efsanesinin bir diğer boyutu da imparatorla evlendiği andan itibaren tarih boyunca Avrupa’ya hükmetmiş I. Elizabeth, Marie-Theresa, Büyük Katerina ve Victoria gibi büyük kraliçe ve imparatoriçelerin kumaşına ve hırsına sahip, uzun bir dönem Habsburg İmparatorluğu’nun en güçlü birkaç simasından biri olan bir başka kadınla, ana kraliçe Prenses Sophie’yle çatışması etrafında şekillenir. Prenses Sophie, 1824’te Avusturya ve Habsburg Kutsal Roma İmparatoru II. Francis’in oğlu Arşidük Franz Karl’la evlenip Habsburg Hanedanı’na dahil olduktan sonra hanedanın ve imparatorluğun kaderinde büyük rol oynamış bir politik ve tarihi karakterdir. Ölümünden sonra tahta geçen büyük oğlu Ferdinand, ağır bir epilepsi hastası olduğundan imparatorluk görevini sürdüremez. İmparatorluk bu dönemde Francis’in kardeşi Arşidük Louis ve Arşidük Franz Karl ile dönemin sadece kendi ülkelerinin değil Avrupa’nın da en etkili devlet adamları kabul edilen Klemens von Metternich ve Franz Anton von Kolowrat-Liebsteinsky’den oluşan bir konsey tarafından idare edilir. Tüm Avrupa’yı sarsan ve büyük politik değişikliklere neden olan 1848 devrimleri sonucunda Ferdinand tahtan çekilmek zorunda kalır ve Konsey de görevine son verir. Bu aşamada tahta çıkma hakkı Franz Karl’ındır artık. Ancak Prenses Sophie hırstan ve imparatorluğun geleceğine dair büyük hedeflerden yoksun, etkisiz ve silik kocasını büyük oğulları Franz Joseph adına tahttan feragat etmeye ikna eder. “Avusturya Sarayı’ndaki tek erkek” olarak tanımlanan Sophie, genç ve tecrübesiz oğlunun tahta çıkmasının ardından da tahtın arkasındaki gerçek güç olur. Kabul etmek gerekir ki Sisi efsanesinin doğmasında Sophie’nin etkisi büyüktür. Dönemlerine göre farklı açılardan da olsa aykırı birer karaktere sahip olan bu iki güçlü kadının mücadelesi tarihin en bilinen gelin-kaynana çekişmelerinden birinin neredeyse mitolojik bir vakaya dönüşmesine yol açar. Bu çekişmenin ancak yıllar sonra II. Elizabeth ile Prenses Diana arasındaki olaylarla gölgelendiğini söylemek çok da abartılı bir yorum olmayacaktır. Günümüzde, magazin çağında gerçekleşmesi Elizabeth-Diana vakasını Sisi-Sophie çekişmesi gibi tarihi bir olaydan çok magazin, dedikodu, paparazzi malzemesine dönüşmüştür. Şayet Sophie ve Sisi günümüzde yaşasalardı muhtemelen Habsburglar da Windsorlar kadar, belki de onlardan daha çok aktüalitenin odağı olacaktı. Bazı tarihçiler Sisi’nin aşırı talepkâr ve katı olmasından dolayı kayınvalidesi ve teyzesi Sophie’den nefret ettiğini ancak Sophie’nin Sisi’ye karşı bu kadar katı olmadığını, hatta detaylı günlüklerinde ondan çok iyi bahsettiğini söyler. Birbirinin gözünü oymaya niyetli gelin-kaynana konusu daha iyi satacağından dolayı mı tarihsel gerçekler magazine ve popüler kültüre belirli oranda kurban edilmiştir? Yoksa popüler feminizm kendine Sisi gibi bir tarihsel figür mü yaratmak istemiştir? Sonuçta tüm bu tartışmalar bir yana Sophie, küçük oğlunun (Fransızlar ve muhafazakâr Meksikalı monarşistlerin dolduruşuna gelip Meksika imparatoru olmayı kabul eden ama sadece üç yıl tahtta kalabilen Maximilian’ın) 1867’de Meksika Devrimi sonrası Cumhuriyetçiler tarafından kurşuna dizilmesinin ardından yaşadığı derin evlat acısıyla dünyayla ilişkisini keserek inzivaya çekilmiş ve beş yıl sonra da ölmüştür. Öte yandan evlat acısı bu iki büyük kadın karakteri birleştirir, keza ikisinin yaşamında da kayıplarının büyük bir etkisi vardır. Sisi için bu kayıplar çok daha trajik ve travmatik olur. İlki çok erken, daha evliliğinin ilk yıllarında, ikincisi daha ileriki yaşlarda olmak üzere bu acıyı iki kez yaşar. Bu iki kaybın da Sisi efsanesine bir “acı çeken imparatoriçe” katmanı eklendiği söylenebilir.
Sisi’ye yönelik ilginin son dönemde artmasının bir nedeni de hiç kuşkusuz kraliyet hikâyelerinin yeniden popüler kültürün önemli konularından biri hâline gelmesi olarak değerlendirilebilir. İngiliz kraliyet ailesinde Prens Harry’nin Meghan Markle’la evlenmesinin ardından çıkan tartışmalar bir anda genç çifti geniş kitlelerin gözünde, tıpkı annesi Prenses Diana gibi kraliçe tarafından kraliyet kurumunun sunağına kurban edilen birer mağdura dönüştürdü. Harry’nin kitabı, Netflix’teki belgeseli dönemin popüler kültürüne damga vurdu. Tam da bu dönemde Netflix’te Kraliçe Elizabeth’in uzun saltanat dönemini anlatan The Crown’un Prenses Diana ve Prens Charles arasındaki krizin ve boşanmanın konu edinildiği son iki sezonu yayınlandı. Yine aynı dönemde Pablo Larraín’in çok başarılı bulduğum filmi Spencer (2021) da Prenses Diana’yı gündeme getirdi. Kraliçe Elizabeth’in ölümünün ardından Prens Charles’ın tahta çıkmasıyla da Diana hayaleti yeniden dolaşmaya başladı.
Sisi’ye yönelik ilginin bir bölümünün, birçok kişi tarafından “19. yüzyılın Diana’sı” olarak etiketlenmesinden kaynaklandığı, bu anlamda da Diana’yla bağlantılandırılabileceği iddia edilebilir. Bu dönemde doğrudan Sisi’yi konu alan ve Cannes’da gösterilmesinden sonra tartışmalara yol açan Corsage ve yeni kuşaklar için dönemin ruhuna uygun bir Sisi sunan Netflix dizisi The Empress (2022) tarihsel miti bir anda yeniden aktüel hâle getirmişti.
Dana Schwarzt, Kasım 2022’de Netlix’in çevrimiçi dergisi Tudum’da Sisi’nin yaşamına odaklanan The Empress dizisi üzerine yazdığı “Kırılgan ve Güzel: İmparatoriçenin Kalıcı Cazibesi” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Sisi’den Prenses Diana’ya, kraliyet kadınlarının trajik yaşamı sonsuza dek büyüleyicidir.”
Popüler kültür perspektiften bakıldığında büyüleyici olduğu açık ama öte yandan bir tarihsel figürün sosyal medya dönemi için tarihsel bir fanteziye dönüşmesi ne kadar anlamlı? Schwartz’ın sözünü ettiği bu kraliyet kadınları, popüler kültürün –The Alan Persons Project’in “Vulture Culture” [Akbaba Kültürü] şarkısında tanımladığı gibi– akbabaların üzerine üşüştüğü tarihsel-kültürel birer leşe dönüştü. Ne deniyordu şarkıda: “Kullan ve kaybet / Seç veya reddet / Bu bir akbaba kültürü / Bir kaybedene sakın el uzatma / Sadece bir akbaba kültürü bu / Toprağın yağıyla yaşamak.” Bu tarihsel kadın karakterlerin politik, tarihsel ve kültürel konumları ve dönemlerinde oynadıkları rollerden, sıradan insanlar için kaldırılamayacak derecede yoğun ve derin kişisel dram ve trajedilerinden soyutlanarak popüler kültürün, yaşam stili dergisi feminizminin veya neoliberal küresel tüketim kültürünün bir uzantısı olan moda sektörünün elinde metalaştırılması tam da bir akbaba kültürüne işaret etmiyor mu?
Yazıyı bitirmeden kraliyet evliliklerine dair de birkaç şey söylemek isterim. En büyük hata, bu evliliklere sıradan insanların yaptığı gerçek evlilikler gibi bakmamız. Bir kraliyet evliliği, hele de geçen yüzyılda yapılıyorsa, görev ve sorumluluğun şekillendirdiği bir siyasi eylemdir. Evet, fiziksel çekim, hatta romantik düzeyde bir yakınlaşma bu evliliklerin bir unsuru hâline gelebilir (Kraliçe Victoria ve Prens Albert buna çok iyi bir örnektir) ama bir kraliyet evliliğinde bu durum öncelik değildir. Hâliyle de böyle bir evlilikte kocanın yani veliaht prensin veya monarkın, karısına 9-5 çalışan normal bir erkek gibi davranmasını beklemek de anlamlı değil. Avrupa’nın en büyük ve etnik olarak en çeşitli imparatorluğunu yöneten, 1848 devriminin etkilerinden yükselen Prusya’nın saldırganlığına, artan İtalyan milliyetçiliğinden Balkanlar’daki karışıklıklara devasa sorunlarla uğraşan, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de içine dönük bir kişiliğe sahip olan I. Franz Joseph ne yapsın?
