ve Film Müzikleri
Josiah Gogarty, 23.10.2024 tarihinde GQ’da yayımlanan metninde son dönemin iddialı yönetmenlerinden İtalyan Luca Guadagnino’nun yönetmenliğinde Bred Easton Ellis’in 1991 tarihli kült romanı Amerikan Sapığı’nın [American Psycho] yeniden sinemaya uyarlanacağını yazıyordu. Roman daha önce 2000 yılında Mary Harron tarafından sinemaya uyarlandığında, ikonik ana karakteri Patrick Bateman’ı Christian Bale canlandırmıştı. Guadagnino yeniden çevrimleri ve uyarlamaları seven bir yönetmen. Sinematografisinde André Aciman’ın aynı adlı romanından uyarladığı Call Me By Your Name (2017) ve Dario Argento’nun 1977 tarihli korku klasiğini aynı adla yeniden çektiği Suspiria (2018) gibi filmler bulunan ve aynı zamanda gotik kanlı hikâyelere, aykırı erotizme ve gösterişli görsellere ilgi duyan Guadagnino için Amerikan Sapığı hiç de şaşırtıcı bir seçim değil. Peki, romanın yeniden sinemaya uyarlanmasını sadece Guadagnino’nun sinemasına bağlayabilir miyiz? Konu göründüğü kadar basit değil. Bu yeniden uyarlamanın asıl nedeninin sinematografik olmaktan ziyade konjonktürel olduğunu söylemek mümkün. Bateman günümüzde, sigma ve incel gibi alt-kültürlerinin de etkisiyle bir toplumsal ve sosyopolitik fenomene dönüşen yeni toksik erkek kimliğinin simgelerinden ve esin kaynaklarından biri hâline gelmiş durumda. Dolayısıyla da yeniden ve belki de eskisinden daha güçlü ve etkili bir kültürel fenomene dönüşmüş bulunuyor.
Amerikan Sapığı ve Bateman üzerine daha önce yayımlanan bir metnimde1 şöyle yazmıştım:
“Öncelikle nostalji ya da geçmişe dönük merak, şimdiki zamanın politik, ekonomik ve toplumsal koşullarının, nostaljisi yapılan dönemin koşullarına benzer bir hâle gelişiyle ilişkilidir. Şayet böyle bir örtüşme yoksa o zaman da mevcut zamanın koşulları insanlarda geçmişte bir yerlerde onun yerine koyulabilecek birtakım farklı –o döneme göre yeni sayılabilecek– unsurlar aramaya itecek kadar istenmez olmuştur. Son zamanlardaki 80’lere dönüş daha çok ilkini yani benzer kültürel-politik-ekonomik koşulların ortaya çıkış hâlini düşündürtüyor.”
80’ler, müzikleriyle başlayan nostaljik etkisi zamanla azalmış olsa da kültürel yaşamımızı belirli bir şekilde koşullamaya devam ediyor. Bu bağlamda 80’lerin kültürel, toplumsal ve siyasal-iktisadi atmosferinin ve kodlarının detaylı, alaycı ve kimi zaman da sert bir şekilde tasvir edildiği Amerikan Sapığı’nın gündemde olması ve hâlâ belirli bir seviyede ilgi görmesi şaşırtıcı değil. Öte yandan günümüzde, romanın başkahramanı Bateman metnin çok ötesine geçerek neredeyse bir roman kahramanı değil de yaşamış ve yaşamı da mitleşmiş bir tarihsel kişilik gibi kültürel ve toplumsal trendleri etkiliyor.
Bir roman kahramanı olarak Bateman, 80’ler Wall Street’inde yatırım bankacılığı yapan, tüketimle, stille ve nasıl göründüğüyle takıntı derecesinde ilgili bir narsist, yuppie, kadın düşmanı bir seri katildir. Dolayısıyla da roman ilk bakışta bir seri katilin anatomisini yapmaya çalışıyor izlenimi verir. Buna karşın Ellis asıl olarak tüm roman boyunca kimi zaman doğrudan kimi zaman metaforlarla 80’lerin ekonomi-politiğinin ve toplumsal/kültürel değer ve atmosferinin eleştirisini yapar. Eleştirmen Jeffrey W. Hunter, Amerikan Sapığı’nın büyük oranda kapitalizmin sığ ve habis boyutlarının bir kritiği olduğunu söyler. Ellis genel olarak bir kapitalizm ve medeniyet eleştirisi yapar ama özel olarak yaptığı başka bir şeydir: 80’lerin, başka bir deyişle bütün o özgürlük ve hak hareketlerinin zirve yaptığı çağın, toplumsal eşitlik, refah toplumu söylemleriyle dolu periyodun temeline, özellikle Reagan Amerika’sı ve Thatcher Britanya’sı içinde en mükemmel şeklini bulan militan kapitalizmi; New York’ta Wall Street, Londra’da City patlamasının yaşandığı ve ekonomin finansallaştığı bir “yeni düzen”i; dünya meseleleri, toplumsal sorunlar, sosyoekonomi gibi konular karşısında duyarsız, soğuk ve hissiz ve sınırsızca açgözlü ve hedonist yuppie kültürünü oturtur. Bunun için de Bateman’ın adeta bir bağımlılık hâline gelen stil ve tüketim takıntısını (kendisininkinden daha iyi bir kartvizit gördüğünde adeta panik atak geçirir), pop müzik şarkılarına yaptığı derinlikli gibi gözüken analizleri ve elbette cinayetlerini tüm detaylarıyla aktarır okura. Gerçeklik ile hayal, gelecek ile bugün, özel ile kamusal, öz ile görüntü, derin sorunlar ile yüzeysel konular Bateman’ın zihninde birbirine karışır. Örneğin dünyadaki açlık üzerine kafa yormazken Huey Lewis and the News grubunun yüzeysel pop şarkısı üzerine analizler yapar. Bateman bu açıdan postmodern kültürün tipik bir kahramanıdır; parçalanmış, şizofrenik zihniyetli ve “her şey makbul” anlayışıyla sonraki dönemlere damgasını vuracak postmodern tüketim ve kültür endüstrisinin öncü figürlerinden biridir. Tüketim ve cinayet onun için adeta birbirini tamamlayan birer günlük rutinin parçasıdır. Leonard Cohen’in şarkısı “The Future”daki “Gelecek için hazır olun / O bir cinayettir” sözlerini gelecekten şimdiki zaman taşır. Öyle ki Bateman bir kurbanını taşımak için kullandığı bavulu çok beğenen birine şöyle cevap verecektir: Jean Paul Gaultier. Bir cesedi taşırken bile stil önemlidir. Dışarıdakilerin dikkatini nesnenin içindeki değil dışı yani fiziksel güzelliği çeker.
80’ler kapitalizm ve modern toplumda yanlış giden ne varsa adeta hepsinin arz-ı endam ettiği bir dönemdir. Dekadansın zirve yaptığı on yıldır. Can Kozanoğlu’nun müthiş tanımlamasıyla bir “cilalı imaj devri”dir. Gerçekliğin kendi cilalı imajıyla, soyut ama gözle görülebilen, hatta gözü kamaştıracak parlaklıktaki yansımasıyla yer değiştirdiği yıllardır. Guy Debord’un “gösteri toplumu” dediği şey ete kemiğe bürünmüştür. Nurdan Gürbilek’in deyişiyle “vitrinde yaşamak”tır artık söz konusu olan ve ilginçtir, herkes de bundan memnundur.
Vitrinde yaşıyorsanız eviniz içinde ne yaptığınız, örneğin bir adamı baltayla parçalara ayırmış olup olmamanız önemini yitirir. Bedeni parçalara ayırırken pahalı Armani takımınız kana bulanmasın diye bir önlük giyerseniz kan üzerinize sıçramaz. Jean Baudrillard’ın deyişiyle bir metanın kullanım ve değişim değerinin yanı sıra artık sembol/işaret değeri de vardır. İmaj dönemindeki Bateman da bu değerin bir kurbanıdır. Şiddet ve şiddetin imlediği bir dizi olgu, hayal ve nesne bu değerleri oluşturur; çoğu durumda öncesinde değer olarak tanımlanan şey olguların yerine geçer. C. Namwali Serpell, Ellis’in, Bateman’ın seri katilliğindeki şiddetin tonu ve yoğunluğuyla “beden ve metaların ayrıştırılamaz olduğu ve birbirinin yerine geçebildiği, diziselleştirilmiş tüketim değiş tokuşlarının meydana geldiği bir ekonominin toplumu nasıl etkilediğini” göstermeyi umduğunu söyler.2
Peki 80’lerden süzülerek günümde ulaşan Bateman’ın bugünün kültürel ve toplumsal mantığıyla ilişkisi nedir? Onun dünyası bize bugünü anlamak için nasıl bir yol gösteriyor? Bateman nasıl ve neden günümüzde kültürel, toplumsal, hatta politik bir fenomene dönüşen toksik erkek kimliğinin inşasında bir esin kaynağı olarak yeniden keşfedildi? Yazıldığı dönemde onu ortaya çıkaran sosyoekonomik ve sosyokültürel koşulların yoğun, sert ve ironik bir eleştirisi olan roman ve karakteri nasıl oldu da günümüzde bir tür gerçekliğe dönüştü? Esin kaynağı olabilecek denli gerçekliğe ne şekilde sızdı?
Sosyal medya ve Instagram çağında gerçeklik algımız tamamen değişmiş durumda. Neredeyse her yaptığımızı sosyal medyada paylaşırken Gürbilek’in “vitrinde yaşamak” ifadesi metaforun ötesine geçerek tam anlamıyla gerçeklik hâline geliyor. Paylaştığımız her görüntüyü filtreden geçirerek gerçekliği makyajlıyor ve cilalı imajları bu vitrinde sergiliyoruz. Böylelikle de sosyal medya çağında gerçek hayatlar ile sergilenen hayatlar arasındaki farklar kapanmaz bir şekilde büyüyor. Bateman’ı doğuran 80’lerde gerçek olmayan ama dışarıya verilmek istenen imaj restoranlarda ve gece kulüplerinde sergileniyordu. Ne kadar ayrıcalıklı ve özel olsalar da eninde sonunda o imajlar kamusal alanda ve fiziksel bir gerçeklik içinde sunulmak zorundaydı. Şimdi o kamusal alan gerçeklikten sanallığa geçiş yaptı ve artık fiziksel olarak var olma mecburiyeti yok. Bu yeni düzende influencer denen karakterler de kendilerince birer Bateman hâline geliyor. Amerikan Sapığı’nın ilk sahnelerinden birinde Bateman sabah rutinini anlatırken nerdeyse bir influencer’a dönüşür. Adeta bir kozmetik reklamı gibi çekilen sahne3 günümüzün TikTok ve sosyal medya çağından bir video veya reel gibidir. Ellis romanını günümüzde yazmış olsaydı belki de Bateman’ı bir Wall Street yuppie’si yerine Instagram ve sosyal medya fenomeni olarak kurgulayacaktı. Ya da belki günümüzün en etkili sigma erkek fenomenlerinden biri olan ve toksik erkekliğinin sosyal medya yüzüne dönüşen Andrew Tate’den esinlenecekti Bateman’ın kimliğini oluştururken.
80’lerin kültürel mantığının sosyal medya çağıyla buluştuğu bu derin karanlık alanda yaşam bulan Bateman’ın günümüzün toksik erkeklik kültürüyle nasıl bir ilişkisi var?
Bateman her şeyin ötesinde bir mizojinisttir. Ve onunki üzerinde düşünülmüş, felsefi temelleri olan bir kadın düşmanlığı değildir. Adeta içgüdüsel, kendini var etmek üzerinden hayat bulan bir hareket biçimi gibidir. Filmlerin incel kültürünü nasıl etkilediği ve şekillendirdiğine dair metninde Laila Tolbert, Bateman’ın “kadınları kendi benliğini inşa etmek üzere hayal kırıklıklarından kurtulmak ve üstünlüğünü karşı tarafa kabul ettirerek özgüvenini güçlendirmek için kullandığını” ifade eder.4 Bateman’ın karşısında hep zayıf kadınlar vardır; hep kendisinden zayıf kadınları tercih eder. Cinsellik ekseriyetle satın alınacak bir şeydir onun için. Fiziksel ve psikolojik olarak sert ve suistimalci, karşısındaki ezmeye programlı ve hiper-tüketiciliğin bir unsuruna dönüşmüş bir cinselliktir bu. Bir alfa erkek (Türkiye’deki popüler tanımıyla “taş fırın erkeği”) cinselliğidir. Günümüzün en tartışmalı düşünürlerinden, sorunlu muhafazakârlığın sözcüsü konumuna gelmiş olan ve yeni erkek kimliğine “entelektüel/düşünsel” (!) bir bağlam veren Jordan Peterson’ın, modern dönemde kadınların “eş” olarak seçtiği erkeklerin doğal hiyerarşinin en üst basamaklarında yer alan erkekler olduğu fikri de bu bağlamda değerlendirilebilir ki onlar, sigma ve incel tipi erkeklerin de ilham kaynağıdır: Kendini gerçekleştirmenin uzantısı olarak kadın düşmanlığı, kadınlara ihtiyaç duymadan yaşamda var olma, başarılı olma hâli ve sonrasında kadınlara istediği gibi davranabilme özgürlüğünü elde etme… Basitçe: Alfa erkek kadınların dünyasında kabul görmek için kurallara göre oynar; sigma ise o kuralları kabul etmez, kendi kurallarını kendisi koyar. Ama her hâlükârda değişmeyen şey bellidir: Kadın düşmanlığı.
Peki, Bateman’ı model alan bu dünyada güçlü kadınlar nerededir? #MeToo hareketiyle boyut ve içerik değiştiren feminizm, entelektüel ve kültürel yaşamda kendine hatırı sayılır bir yer bulan woke kültür, göçmenler, veganlar ve daha pek çok şeyden adeta nem kaparak kendini tehdit altında hisseden ve hissettikçe de toksikleşen ve saldırganlaşan bu “yeni erkek”lerin dünyasında yoktur güçlü kadınlar. Ama yine de kadınlar güçlüdür, hatta hepsi öyledir. Sigma erkek kavramının ortaya çıkmasında büyük pay sahibi Theodore Robert Beale’nin iddia ettiği gibi bu erkekler, feminizm dedikleri ideolojinin yılmaz taraftarları ve savunucularıdır kendilerince.5 Ama işte, onlara göre “kadınlardan kurtulmak”, onların hâkimiyetinden kaçmak için kendinizi mevcut hiyerarşinin dışına çıkarmanız yani bir sigma, bir “yalnız kurt” olmanız gerekir. Zira hiyerarşinin en üstünde alfa erkek olma şansınız düşüktür ve alfa erkek değilseniz, büyük olasılıkla hiyerarşinin en dibinde bulunan bir omega erkek yani “kaybeden”sinizdir. Bu sebeple de yapmanız gereken, bu oyunu oynamayıp kurallarını sadece sizin belirlediğiniz ve sınırlarını sizin çizdiğiniz bir yeni “bireysel erkek” dünyasını, manosphere’i inşa etmektir.
Bu görüşün herhangi bir bilimsel ve düşünsel tutarlılık içermeyen aşırı indirgemeci olduğu şüphe götürmez ama sosyal medya ve post-truth çağında azımsanmayacak bir kitleye hitap ettiği de toplumsal ve kültürel, hatta politik bir gerçek. Bir kurmaca antikarakter olsa da Bateman’in bir idol, bir esin kaynağı olduğu bir dünyadan söz ediyoruz. Hâlihazırda insan kaçakçılığı ve tecavüz suçlamasıyla mahkemeye çıkmayı bekleyen Tate bunun bir örneği. Alison Willmore’un Amerikan Sapığı filminin yirmi beşinci yıldönümü için yazdığı metninde6 ifade ettiği gibi, 80’lerin tabloid basının yüzlerinden biriyken günümüzde ABD başkanı olan Donald Trump, son başkanlık seçimindeki adaylığını koyan ve The Wall Street filminin de ana karakterlerinden olan Gordon Gekko ve The Wolf of Wall Street’in Jordan Belfort’u ile Bateman’ın video görüntülerini birlikte kullanacak denli bağlama hâkim muhafazakâr Ron DeSantis, erkeklik temsilinin kurulumunda gerçeklik ile kurmacanın nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.
Bu açıdan bakıldığında looksmaxxing gibi TikTok üzerinden gelişen, basitçe erkeklerin görünüşlerini değiştirerek daha cazibeli hâle gelmesini, bu yolla da toplumsal (en çok da karşı cins tarafından) kabul görmesini amaçlayan ve doğrudan incel adayı kırılgan erkekleri hedef alan trendlerin kişisel bakım ve hijyen manyağı olan Bateman’ı idolleştirmesi kadar normal bir şey olamaz. Çağdaş edebiyat tarihinde iz bırakmış bir karakter olan Bateman’ın, tüm karakter özelliklerinin yok sayılması ve sosyopat ve psikopatlığının hasır altı edilerek tamamen görünüşe indirgenmesi belki ilk bakışta masum görünebilir ama toksik erkeklerin görünüş takıntısının bir süre sonra (tıpkı Bateman’da olduğu gibi) kadın düşmanlığına, kadınların araçsallaştırmasına, birer meta olarak görülmesine mahal vermeyeceğinin bir garantisi yok. Bilakis, iki yaklaşım arasındaki çizgi (hele de günümüzün sosyal medya odaklı kültürel söylemi söz konusu olduğunda) çok ince.
Bugün incel’lerin veya sigma erkeklerin neoliberalizmin hâkimiyet gösterdiği, dolayısıyla aşırı bireyselleşmenin, yabancılaşmanın ve hiper-tüketiciliğin hüküm sürdüğü bir kültürel ve toplumsal iklimin kurbanı olduğu iddiası pekâlâ makul bir iddia olur. Öte yandan tarih bize gösteriyor ki kimi durumlarda en büyük zalimler en büyük kurbanlardan çıkar. Bateman’ın imgesine kurban gidenler onun imgesinden doğacak mı?
1. Bülent Tunga Yılmaz, “80’lere Geri Dönüş: Sosyo-Kültürel Bir İnceleme”, theMagger, 27.05.2020.
2. C. Namwali Serpell, Seven Modes of Uncertainty (Massachusetts: Harvard University Press, 2014).
3. Bu konuyla ilgili daha kapsamlı bir analiz için bkz. Hasan Cem Çal ve Berk Özalp tarafından programlanan Wax Podcast’in 25.01.2024 tarihli American Psycho bölümü.
4. Laila Tolbert, “Movies matter: how movies influence incel culture”, U-Times, 17.11.2022.
5. Steve Rose, “The sad, stupid rise of the sigma male: how toxic masculinity took over social media”, The Guardian, 12.06.2024.
6. Alison Willmore, “The Canonization of Patrick Bateman”, Vulture, 06.05.2025.
