Ettore Scola,
Una Giornata Particolare, 1977,
kaynak: MUBI
Modern Sinemanın İtalyan İkonu: Marcello Mastroianni

Bu sene eylül ayında yüzüncü doğum gününü kutladığımız Marcello Mastroianni geçen ay seksen sekiz yaşında yaşama veda eden Alain Delon’la dört ortak özelliği paylaşıyor ve bu özellikler üstünden dikkat kesilinmeye değer gözüküyor.

  1. İki isim de içinde doğduğu ulusun erkek kimliğinin modern ve erkeksi zarafetle bezenmiş, neredeyse kusursuz, ideal bir formunu sunuyor ve bu formu –tüm tartışmalı olaylara, iddialara, örneğin evlilik dışı çocuk sahibi olma ve benzerlerine rağmen– destekleyen/güçlendiren tipik semboller üstünden var oluyor. Günümüzde bile İtalyan centilmeni/erkeği dendiğinde giyim kuşamı, yeme içmesi ve kadınlarla ilişkileriyle, kısacası kültürel bir fenomen olarak varlığıyla akla Gianni Agnelli’yle birlikte gelen ilk isim Mastroianni’dir. Keza Delon da Fransız erkeğinin küresel simgesidir. Delon’un bu erkeklik kimliği zamanla daha da küresel ve cinsel bir anlam kazanır ki bu ayrı bir metnin ve tartışmanın konusu.
  2. Mastroianni de tıpkı Delon gibi sosyal medyanın, günümüzün yoğun ve gelişmiş iletişim kanallarının var olmadığı ve temel bilgi kaynağının gazeteler, dergiler ve sınırlı televizyon yayınları olduğu bir dönemde –yaşamını ve sanat faaliyetini sinemanın ve eğlence endüstrisinin merkezi olan Amerika’da değil de neredeyse tamamen Avrupa’da yürütmüş olmasına rağmen– ikon seviyesine ulaşmayı, küresel bir üne sahip olmayı başarmıştır. Buna ek olarak Hollywood’dan gelen ısrarlı teklifleri de reddederek sinema kariyerini Avrupa’da sürdürmüştür her iki isim.
  3. Sinema üretimi açısından bakıldığında bu iki büyük aktörün belki de en önemli ortak özelliği sinematografilerinde çok üst düzey “sanat filmleri” ile “büyük gişe canavarı” denebilecek filmlerin belirli bir denge oluşturmasıdır. Başka bir deyişle, hem sinema tarihinin en önemli başyapıtlarında çok büyük yönetmenlerle çalışarak eleştirmenler ve sinefiller tarafından hayranlıkla karşılanmış –elbette fiziksel özelliklerinin, kişisel karizmalarının ve kamuoyunda kendilerini sunuşlarının ve tabii bu sunuşun kabul de görmesinin etkisiyle– hem de geniş kitleler nezdinde “büyük yıldız” popülerliğine ulaşmışlardır.
  4. Delon’dan on bir yaş büyük olmasına rağmen ilginçtir, Mastroianni’nin dünya sinemasındaki büyük çıkışı Delon’unkiyle aynı tarihe, 1960 yılına denk gelir. Delon, Fransız olmasına karşın İtalya’dan bir filmle, Luchino Visconti’nin Rocco e i Suoi Frantelli’siyle bir anda uluslararası düzeyde tanınırken, İtalyan olan Mastroianni, Visconti gibi İtalyan sinemasının altın dönemine damgasını vuran bir başka büyük yönetmenin, Federico Fellini’nin La Dolce Vita filmiyle büyük çıkışını yapar. Hemen ardından bir başka büyük İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni’nin 1961 tarihli La Notte filminde Jeanne Moreau ve Monica Vitti’yle başrolde yer alır. Delon da bir sene sonra, 1962’de Antonioni’nin L’Eclisse filminde Vitti’yle rol paylaşır.

Aralarındaki tüm bu benzerliklere karşın bu iki aktör, Agnès Varda’nın sinema sanatının yüzüncü yılını kutladığı, 1995 yılında Michel Piccoli’nin başrolünde yer aldığı ve sinemanın geçen asrına bir saygı duruşu olan Les cent et une nuits de Simon Cinéma’sı dışında hiç bir araya gelmemiştir ilginç bir şekilde. Kuşağının birer ikonuna dönüşmüş bu iki ismi birleştiren ve onları aynı bağlamda düşünmemi sağlayanın, 2024 yılı ve bir doğum günü ve tabii yakın tarihli bir vefat olması ise kaderin cilvesi olsa gerek.

Sinemayla yoğun biçimde ilgilenmeye başladığım ilk on yıl içinde en sevdiğim aktör sorulduğunda cevabım muhtemelen Robert De Niro olurdu. The Godfather dolayısıyla Marlon Brando, Al Pacino ve Robert Duvall da hemen aklıma gelen isimler tabii. The French Connection, The Conversation ve Mississippi Burning filmlerindeki performanslarıyla Gene Hackman da aktörler listemde üst sıralarda yer alır. 1990’lardan sonraki tercihleri dolayısıyla Al Pacino bu listeden çıktıysa da bugün de yukarıda saydığım isimlere olan sevgim devam ediyor. Diğer taraftan Amerikan ve Hollywood dışında da bir sinemanın var olduğunu keşfetmeye başladığımda karşıma İtalyan sineması, özellikle de hemen Roberto Rossellini’nin 1945 tarihli Roma, Città Aperta filmiyle başlayan ve 1970’lerin ortasına kadar devam eden altın çağ dönemi filmleri çıkmıştı. Bu filmlerin kişisel tarihim ve entelektüel gelişimimde etkileri büyük oldu ve bugün bile en sevdiğim filmlerin çoğunu onlar oluşturuyor. En sevdiğim yönetmenler (Antonioni, Visconti) ve en sevdiğim filmlerden bazıları (L’Avventura, La Notte ve L’Eclisse üçlemesi, La Dolce Vita, Il Gattopardo) hep bu altın döneme ait ve Mastroianni de bu altın dönemin altın yüzü. Başta her biri ayrı birer sinema klasiği olan, toplam altı filminde yer aldığı Fellini olmak üzere Antonioni, Visconti, De Sica, Ferreri, Germi, Monicelli, Comencini, Risi ve Scola gibi İtalyan sinemasının en önemli yönetmenleriyle çalışan oyuncu, 1980’lerin sonlarında İtalyan sinemasını altın dönem sonrasında yeniden dünya gündemine getirmiş olan Guiseppe Tornatore gibi daha genç kuşak yönetmenlerin yapıtlarına da büyük etkide bulundu. Aynı dönemin bir başka büyük uluslararası yıldızı ve İtalyan sinemasının en önemli kadın oyuncusu Sophia Loren’le beraber oynadığı toplam on yedi film de altın döneme sadece sinematografik açıdan değil popülerlik anlamında da büyük katkı sundu. Bu iki efsanevi oyuncunun beyaz perdedeki uyumu sinema tarihinde çok az ikilide görülür ki aralarında benim de bulunduğum pek çok kişi için Mastroianni-Loren ikilisi sinema tarihinin en romantik ve dinamik ikilisidir.

1939’da, daha on beş yaşındayken başlayan ve 1996’da, yetmiş iki yaşındaki erken ölümüne kadar neredeyse altmış yıla yaklaşan oyunculuk kariyerinde oynadığı yüz kırk yedi filmin önemli bir bölümünü görme şansına erişmiş biri olarak şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim ki dünya sinema tarihinde çok az oyuncu oyunculuk kalitesi söz konusu olduğunda onun kadar tutarlı olabilmiştir. Sinema tarihinin en büyük aktörleri sıralamasında ilk üç içinde yer alan Marlon Brando’nun bile oynadığı (ve Mastroianni’nin yer aldığı film sayısı yanında bir avuç sayılabilecek) kırk filmde Mastroianni derecesinde tutarlı bir oyunculuk ortaya koyamadığını söylemek gerek. Her ne kadar Anna Maria Tatò’nun yönettiği ve Mastroianni’nin hemen ölümünden sonra, 1997’de Cannes Film Festivali’nde Un Certain Regard bölümünde gösterilen Marcello Mastroianni: Mi Ricordo, sì, Io mi Ricordo adlı belgeselde kendince bir tür itirafta bulunarak “bir sürü kötü filmde oynadığını” söylese de bu, onun oynadığı “kötü fim”lere bile belirli bir kalite, tarz ve –belki de bir oyuncunun en önemli özelliğidir bu– inandırıcılık kattığı gerçeğini değiştirmez. En dramatik rollerden komedilere, erotik dramalardan politik polisiyelere kadar her yaş kuşağından oynadığı tüm karakterlere büyük bir ruh ve gerçeklik katmayı başardı o. La Grande Bouffe’ta aşırı seks düşkünü pilot Marcello’yu yetkinlikle canlandırırken Una Giornata Particolare’da duyarlı eşcinsel entelektüel Gabriele’e aynı mükemmellikte ve inandırıcılıkta can vermesi onun bir oyuncu olarak büyüklüğünün kanıtı niteliğinde. Üstüne üstlük uluslararası düzeyde üne sahip olduğu, popülerliğinin ve karizmasının doruğunda bulunduğu bir dönemde tüm bunları bir kenara bırakarak La Grande Bouffe gibi aykırı bir filmde oynaması ve tam tabiriyle son nefesine kadar çalışması –son filmleri Trois Vies et Une Seule Mort ve Voyage to the Beginning of the World öldüğü ve bir sonraki yıl gösterime girmişti– onun sinema sanatına, iyi filmlere olan bağlılığını gösterir ve ona hayranlığımızı bir kat daha artırır ve artırmalıdır da.

Mastroianni, Tatò’nun belgeselinde “Yaptığım işe derin bir inancım vardı” der. Yaptığı işe, yani sinemaya ve oynadığı rollere olan inancı büyük yönetmenlerin ve sinemaseverlerin de ona olan inancını ve sevgisini güçlendirmişti. Günümüzde oynadığı filmler yeni kuşaklara eski usul gelebilir belki. Kadınlarla ilişkilerindeki tek taraflı ve aşırı baskın tavır da rahatsız edebilir birçok kişiyi ki Fellini’nin alter egosunun sinemasal birer ifadesi olarak kabul edilen ve La Città delle Donne filmlerinin bir şekilde yaşamı boyunca etrafı kadınlarla çevrili olan Mastroianni’yi de yansıttığını düşünmek olası. 1950’de, tanınmış oyuncu Flora Carabella’yla evlenen Mastroianni yaşamı boyunca birçok filmde beraber rol aldığı kadın oyuncularla ilişki yaşadı, kendinden yirmi yaş küçük olan ve toplamda dört film yaptığı büyük Fransız aktris Catherine Deneuve’le ilişkisinden de bir kız çocuğu (Chiara Mastroianni) sahibi oldu. Öte yandan bunca ilişkisine rağmen inançlı bir Katolik olarak boşanmaya karşı olduğundan, 1961’den beri ayrı yaşadığı Carabella’yla ölene kadar evli kaldı. 1987 yılında verdiği bir röportajda “hayatının en büyük aşkı” olarak nitelediği Faye Dunaway’den de ayrıldığı için “çok üzgün” olduğunu ifade ediyordu. Mastroianni, hayatının aşkı olarak nitelediği ve onunla evlenip çocuk sahibi olmak isteyen Dunaway’den de Carabella’dan boşanmayı reddettiği için ayrılmıştı.

Mastroianni zarafetin, abartısız ama şık bir tarzın hâlâ geçerli olduğu, romantize ve idealize edilmeye değer bir geçmişin en önemli temsilcilerinden biriydi. Şayet o dönemin nostaljisi yapılacaksa, anılmayı ve saygı duyulmayı en çok hak edenler arasında yer almaya devam edecektir.

Alain Delon, Bülent Tunga Yılmaz, film, İtalyan sineması, Marcello Mastroianni, oyuncu, sinema