fotoğraf: Bülent Tunga Yılmaz
Paris Üzerine
Parçalı Düşünceler

Sinema ve edebiyatla ilişkim arttıkça ve doğup büyüdüğüm şehrin ve çocukluğumun ilk yıllarında gördüğüm yerlerin ötesinde de bir dünya olduğunun farkına vardıkça üç şehri görmek benim için bir tür takıntıya dönüşmeye başlamıştı: Londra, Paris ve New York. Bu üç şehri özel olarak seçmemin altında ağırlıklı olarak kültürel nedenler vardı. Londra yoğun bir şekilde dilini öğrendiğim, dolayısıyla da kültürüne, günlük yaşamı ve geleneklerine en çok maruz kaldığım ülkenin merkeziydi. Paris elbette sanatın ve edebiyatın şehriydi. Charles Baudelaire’in Le Spleen de Paris’nin, Nouvelle Vague’ın şehriydi. New York ise Amerika’nın, o yıllarda benim için dünyanın ideal ülkesinin (nasıl bir çocukluk/ilk gençlik cahilliğiymiş ayrı bir konu) en büyük şehriydi. Dünyanın merkeziydi. Sinema anlayışımı kökten değiştiren film Taxi Driver’a ve hâlâ en sevdiğim film olan The Godfather’a ev sahipliği yapan şehirdi.

İlginçtir, İngilizcenin yanında Almanca da öğreniyordum ama bir şekilde Alman şehirlerini görmek ilgimi çekmiyordu. Bunda Almanya’da yaşayan akrabalarımızdan, eş dosttan, özellikle Berlin, Münih, Köln ve Hamburg gibi Türklerin yoğun yaşadığı şehirler hakkında doğrudan bilgi almanın ve bir şekilde Türkiye ile Almanya (o yıllarda henüz Berlin duvarı yıkılmadığı ve Almanya birleşmediğinden Batı Almanya veya Federal Almanya demek lazım ki Soğuk Savaş ve casus edebiyatına olan ilgimin artmasıyla sonrasında Doğu Almanya da özel ilgi alanlarımdan birine dönüştü) arasındaki özel ilişkiden dolayı gerek gazetelerde gerekse de televizyonda çok fazla Almanya görüntüsüne maruz kalmanın etkisi büyüktü muhtemelen. Bir şekilde Batı Almanya’ya sık sık gitmiş gibi aşina hissediyordum kendimi ortama. Yıllar sonra ise (çoğu eğitim ve iş amaçlı olmak üzere) Almanya en çok ziyaret ettiğim ülkelerden biri, hatta birincisi oldu. O kadar ki Almanya, İtalya’yla birlikte en çok şehrini gördüğüm ülke. Berlin de iş için çok sık gittiğim Brüksel ve kültür sanat etkinlikleri için her yıl birkaç kez ziyaret ettiğim Viyana’yla beraber en çok seyahat ettiğim şehir hâline geldi.

Hayallerimi süsleyen bu üç şehirden ilk olarak Londra’yı gördüm. Liseyi bitirdikten sonra eğitim amacıyla Londra’ya gittim ve belirli bir süre orada yaşadım. O dönemde bir okul gezisi sayesinde de Paris’i görme olanağım oldu. Bu şehirleri hayalini kurmaya başladığımdan çok değil beş altı yıl sonra görmek benim için büyük şanstı. Burada bu vizyona sahip olan ve sadece Londra’da okula gitmek isteyip istemediğimi sorup “Evet” cevabını aldıktan sonra beni oraya gönderen anneme ve babama ne kadar teşekkür etsem azdır. Onlar sayesinde bir anda hayallerimde yaşadığım bir dünyanın kapıları açıldı. Öte yandan Londra benim için (itiraf edeyim) kısa sürede büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. Giderken büyük bir saflıkla herkesin aristokrat gibi konuştuğu, William Shakespeare’den, T.S. Elliot’tan, Lord Byron’dan alıntılar yaptığı bir yer hayal etmiştim ama okul dışında karşılaştığım çoğu Londralı hayallerimdekinden çok farklıydı. Paris ise tam hayal ettiğim gibiydi. Sokaklarında yürüdükçe, Louvre’u ziyaret ettiğimde her anımın sanki sanat ve edebiyatla yüklü olduğunu düşünmüştüm. Birkaç sene sonra Walter Benjamin’in Pasajlar’ını okurken zihnimde yeniden Paris’e gittim. Onun deyişiyle Baudelaire’in melankoliyle beslenen alegorik ve lirik dehasına, avare bakışına sığınmak istedim.1 Ama zamanla başka şehirlere gittikçe Paris’i unutmaya başladım. 

New York’la biraz geç, 26 yaşındayken tanıştım. Oraya gidene kadar Amerika hakkındaki düşüncelerim köklü bir değişime uğramıştı zaten. Gittiğimde de filmlerde gördüğüm, 1970’lerin o suça bulaşmış, yoksul, karanlık ve tüm bu kötülükleri unutmak için Stüdyo 54 tarzı aşırılıklarla beslediği bir hedonizmle kendini uyuşturan bir şehirden daha makul ve makbul bir yer buldum elbette. Sanat ve kültürle dolu, kendine özgü ve özellikli bir şehirdi New York ama hem benim Amerikan hayranlığımın üzerinden çok uzun zaman geçmişti hem de Avrupa’nın orta ve küçük ölçekte, yaşam kalitesi çok yüksek şehirlerinden bazılarını gördüğümden New York bana ürkütücü, aşırı hızlı temposuyla yaşam enerjisi emen bir kara delik gibi gözüktü. Amerika’da bulunduğum dönemde Iowa’da, Des Moines’de, University of Iowa’da okuyan bir Türkle karşılaşmıştım. Çocuk okulu bitirir bitirmez New York’a gideceğini, oranın binalardan gökyüzünün görülemediği muhteşem bir şehir olduğunu söylemişti bana. “Binalardan gökyüzünü görememe”yi olumlu bir şey sayıyordu. Bugün, 23 yıl sonra o çocuğu düşündüğümde Türkün inşaat ve bina merakının zaman ve mekân tanımadığı gerçeği beni bir kez daha şaşırtmayı başarıyor. (Bir not: Ben de aslında büyük bir klişenin parçasıyım; Karadenizli inşaatçı bir aileden geliyorum. Geniş ailede babam dahil erkeklerin önemli bir bölümü inşaat mühendisi.)

Çalışmaya başladıktan sonra yaptığım işler dolayısıyla yurtiçi/yurtdışı çok seyahat etmem gerekti ve bu sayede pek çok ülke ve şehir görme şansım oldu. Zaman içinde bunun ulvi ve ruhani bir süreç olduğunun farkına vardım ve iş dışında da gezmek, görmek, deneyimlemek için mümkün olduğunda seyahat etmeye başladım. Her seyahat benim için, süresinden bağımsız olarak yeni bir yaşamın kapılarını açtı. Her seyahatimde kendimi farklı şekillerde yeniledim. Her yaptığım seyahat (nereye gidersem gideyim) içe doğru yapılan bir yolculuğa dönüştü. Hiç tanımadığım, ismimi, kim ve ne olduğumu bilmeyen insanların arasına karışmak her seferinde beni mutlu etti. O yüzden de olabildiğince yalnız çıktım yola. İş için kalabalık gruplarla seyahat ettiğimde de (itiraf edeyim) çoğu zaman yalan söyleyerek, kendime özel küçük anlar yaratmaya gayret ettim. Yalnız olmadığım zamanlarda da en iyi seyahat arkadaşım hep Aslı oldu. Bazı şehirlere daha çok bağlandım. Başta Viyana olmak üzere Prag, Floransa, Lizbon, Cordoba ve Kars ile aşkın, edebi, sanatsal ve estetik bir ilişki kurdum. Nereye gidersem gideyim bu şehirlerden bir anıyı, bir görüntüyü, bir hayali hep içimde taşıdım. Çocukluğumun hayal şehirlerinden Londra’ya da (tamamı aile ziyareti amaçlı olmak üzere) sık sık yolum düştü. Paris’e ise okul yıllarından sonra bir kez, yaklaşık 20 yıl önce bir iş için gittim. 

Robert Louis Stevenson, günümüzde, kitlesel veya hızlı tüketim turizm (hatta aşırı turizm) çağını yaşadığımız bir dönemde alternatif ve yeni bir trend olarak yükselmeye başlayan “yavaş turizm” olgusuna yönelik ilk ve hâlâ geçerliliğini koruyan bir güzelleme niteliğindeki yapıtı Travels With a Donkey in Cévennes’de şöyle der:

“Kendi adıma herhangi bir yere gitmek için değil sadece gitmek için seyahat ederim. Sadece seyahat aşkına seyahat ederim. En büyük iş hareket etmek; yaşamımızın ihtiyaçlarını ve aksaklıklarını daha açık bir şekilde hissetmek; medeniyetin kuş tüyü yatağından kalkmaktır.” 

Nereye gidersem gideyim (bu Cenevre, Brüksel, Düzce veya Bitlis de olabilir) seyahat etmek tüm o yorucu ve bıktırıcı bürokrasisine ve kaosuna rağmen benim için çok özel bir eylem oldu. Her seyahat, Stevenson’a göndermeyle, evimin ve yaşadığım şehrin konforlu ve rahatlatıcı rutininden çıkıp kendi içinde bir maceraya atılmaktı. Business Class’ta Londra’ya uçmak da seyahatimden birkaç hafta önce bir otobüsün teröristlerin saldırısına uğradığı yolda endişelerimi müzikle bastırmaya çalışarak Erzurum’dan Erzincan’a yolculuk etmek de farklı boyutlarda damga vurdu yaşamıma.

Peki, tüm bu seyahatler boyunca çocukluğumun hayal şehirlerinden Paris’e ne oldu? Benjamin ve Baudelaire okumalarının Paris’i nereye gitti? Farklı şehirler –özellikle diğer Fransız şehirlerini (Nice ve Lyon)– gördükçe aşırı turizmin dünya üzerinde Venedik’le birlikte (ki onu da pek sevmem) sembolüne dönüşen Paris’i uzaktan uzağa sevmemeye başladım. Ne zaman bir gitme imkânı çıksa kaçtım. Aslı bir Fransız firmasında çalışıyor, dolayısıyla her yıl birkaç kez Paris’e gidiyor. Ne zaman ona katılmam için teklifte bulunduysa “O kalabalık ve abartılmış şehirde ne işim olur artık” diyerek teklifini geri çevirdim. Bu tavrımın altında (utanarak ifade edeyim) hep kaçmaya çalıştığım snopluğun, bir tür seyahat snopluğunun etkisi de vardı. Öyle ya, herkesin gittiği, bir turizm parodisine, kendi kendinin karikatürüne dönüşmüş bir yere niçin gidiyordum. İnanç Ozan Zaimoğlu, Manifold’da yazdığı Paris’le ilgili metninde “[B]u şehri hiçbir zaman sevemedim […] laf aramızda, pek de bayıldığım bir şehir değildir Paris, çok fazla sevmeyiz birbirimizi”2 diyor ya, bu sözler benim o dönemki duygularımı da ifade ediyor. Baudelaire “Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi geliyor” der. Bana da Paris’te değilsem, Paris’e değil de başka bir şehre seyahat ediyorsam mutlu olacakmışım gibi geliyordu.

“Babaların oğulları için yapamayacakları şey yoktur” derler ya, benim Paris direncimi kıran da Kerem oldu. Paris Saint-Germain taraftarlığı, takip ettiği bir YouTuber’ın Eiffel’den çektiği videolar ve geçen sene yaz tatilinde en yakın arkadaşlarından bazılarının Euro-Disney’e (Disneyland Paris) gitmesi Kerem’de bir Paris aşkının doğmasına neden oldu. Aylardır devam eden Paris’e gitme ısrarı karşısında daha fazla dayanamadık ve ailecek bir seyahat planladık. Okulların bahar tatili ile ramazan bayram tatili birleşince neredeyse bir aya uzayan tatil fırsatından istifade ederek geziyi Paris’le sınırlamadık ve seyahatimizin ilk bölümünü Saint-Tropez’den Menton’a Fransız Rivierası’na ayırdık. İkinci bölümü ise tamamen Kerem için planlandık. Euro-Disney’de iki gün geçirdik. Paris’teki tüm turist klişelerini tek tek gerçekleştirdik: Bir gece vakti Eiffel’in tepesine çıktık, Louvre’da Mona Lisa hengâmesine dahil olduk, Montmartre’a gittik, hatta Kerem’le birlikte bir karikatürümüzü bile çizdirdik. Parc des Princes’de PSG maçına da gittik. Kerem’e kulübün ürün mağazasından formalar ve çeşitli hediyelik eşyalar aldık.

Tüm bunları şimdilik bir kenara bırakıp yeniden Stevenson’a döneyim: Kendi rutinimden, kuş tüyü yatağımdan kalkıp artık sevmediğimi düşündüğüm bir şehre gitmek yani hareket etmek iyi geldi. Yedi saatlik bir uçuşla önce Nice’e gitmek, Fransız Rivierası’nda bir hafta geçirdikten sonra da Nice-Ville’den Gare de Lyon’a beş buçuk saatlik bir tren yolculuğu yapmak varılan hedeflerden bağımsız kendi içinde keyifli bir deneyimdi. Bu açıdan Paris’ten önce Paris’e varış sürecinden zevk aldım. Başka bir deyişle, sonuç değil gidiş yolu keyif verdi bana.

Ve Paris, Paris… Kitlesel turizmin sembolü, uzun zamandır dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri, aşkın ve ışıkların şehri… Yılda otuz milyondan fazla insan akın akın bu şehre gidiyorsa elbet bir bildikleri vardır değil mi? Veya bilmedikleri? Mesela ziyaret edenlerin ne kadarı Baudelaire’in Le Spleen de Paris’sini okumuş, hatta duymuştur? Kaçı Paris’in ülkesini terk etmek zorunda kalan siyasi mültecilere, kendini üst düzey bir sanatsal/yaratıcı bohemin kucağına bırakan yoksul genç sanatçılara, yitik ruhlara, hatta “dışarıda kalanlar”a kucak açan bir sığınak olduğunun farkındadır? Snopluğu sevmediğimin tekrar altını çizmek isterim ama konu seyahat olunca kendimle ciddi ve şiddetli bir iç kavgaya girmekten alıkoyamıyorum ve kendimi şöyle ikna etmeye çalışıyor, şöyle diyorum: “Bir şehri deneyimlemek için o şehrin kültürel ve tarihsel arka planını bilmeye gerek yok. Bu durum Paris için de geçerli. Hele de biri ilk defa gidiyorsa Paris’e, Eiffel’e çıkmak, Louvre’a gidip Mona Lisa’yı görmek ve diğer Paris klişelerini gerçekleştirmek, kişinin orada olduğu hissini güçlendirebilir ve şehre yönelik farkındalığına belirli bir katkıda bulunabilir. Varsın gerçekleştirilsin klişeler.”

Kerem bizimle birçok yurtiçi/yurtdışı seyahate katıldı ama pek çoğunda yaşı küçüktü. Dayısını ve halasını ziyarete gittiğimiz Londra ve Kopenhag ve görece hatırlayabilecek bir yaştayken gittiğimiz Düsseldorf dışında diğer şehirlerin anılarında pek bir izi yoktur. Kerem artık 7 yaşında, genel anlamda şehirlerin tarihlerini, kültürlerini ve medeniyete yaptıkları katkıyı anlayabilecek ve öğrenebilecek entelektüel ve zihinsel kapasiteye sahip. Bu bağlamda Paris’i görmek istemesinin nedenleri çok başka olsa da bu seyahati onun okul dışı eğitiminin ve entelektüel gelişiminin bir parçası olarak değerlendirdim. Elbette Eiffel’e çıktığımızda ona Benjamin’den alıntılar yapıp tepesinde bulunduğumuz bu yapının demir konstrüksiyon teknolojisinin gelişmesi sonucu inşa edilebildiğini ama aslında bunun pasajlarla beraber 19. yüzyıl kapitalizmin bir göstergesi olduğunu anlatmadım.3 Yine de annesiyle beraber, şehirle anlamlı ve belirli bir kültürel/tarihsel bağlam içinde ilişki kurmasına özen gösterdik.

Tüm önyargımı bir yana bırakıp son ziyaretimde Kerem’in Paris’i görme heyecanını (Riviera seyahatimiz boyunca ne zaman Paris’e gideceğimizi sordu) ve çocukluğumdaki Paris’i ziyaret etme hayal ve heyecanımı düşündüğümde insanların bu şehri görme arzusunu anlayabiliyorum. Bir insan yaşadığı şehirden/ülkeden çıkıp dünyayı görmeye karar verdiğinde ilk görmesi gereken şehirlerden biri kesinlikle Paris olmalı. Hele de çocuk veya gençlik yıllarında Paris’i ziyaret, dünyanın ve Batı medeniyetinin tarihini öğrenmek için yapılacak şeylerin başında gelmeli. Modern sanatın bir tarihi varsa onun çok önemli ve derinlikli bölümlerinden bazıları bu şehirde yazılmıştır. O yüzden Paris’e gidildiyse bunun sonuna kadar değerlendirmesi gerektiğine inanıyorum. Louvre’a gidildiyse evet, Mona Lisa heyecanının bir parçası olmakta sorun yok ama tam karşısındaki salonda yer alan ve müzedeki en büyük tablo olan, İtalyan Rönesansı’nın ilgi çekici isimlerinden Paolo Veronese’nin Nozze di Cana’sı önünde de durulup sanatın görkeminin tadı çıkarılmaya çalışılsın veya biraz daha ilerlenip Leonardo Da Vinci’nin başyapıtlarından biri, La Belle Ferronnière de görülsün, onun sanatı hakkında daha fazla bilgi edinilsin. L’Entrecôte önünde kuyruğa girilip et-patates kızartması-ekmek-salatayla karın doyurma kolaylığından kaçınılsın. Ve dünyanın gastronomi merkezlerinden biri olan bu şehirde Fransız mutfağının geleneksel mükemmeliyetinin deneyimlenebileceği bistro’lara, patisserie’lere de uğransın.

Ne diyor Baudelaire Le Spleen de Paris’de:

“Seviyorum seni rezil başkent! Orospular
Ve haydutlar, sunduğunuz hazla sonsuz,
Ne var ki anlamaz bunu inançsız bayağılar”4

Zaimoğlu’nun metnine yeniden bir gönderme yapacak olursam, ben de onun gibi Paris’le şu an için geçici de olsa bir barış yaptım diyebilirim. Paris beni bu ziyaretimde (bunda Kerem’le yan yana olmanın ve ona bizzat şehri anlatma şansına erişmenin etkisi var elbette) mutlu etmeyi başardı ve (Baudelaire’e göndermeyle) “Yeniden sevmeye başladım seni rezil başkent” dedirtti. Bundan sonra bir fırsat bulursam tekrar giderim ama bu kez bir şartım var: Vaktimin çoğunu La Marais’da geçirmek.

1. Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995), 87.

2. İnanç Ozan Zaimoğlu, “Şehir Günceleri: Paris”, Manifold, 25.07.2023.

3. Benjamin’in bu konudaki görüşleri için bkz. Pasajlar, 78-79.

4. Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Adam Yayınları, 1992), 119.

Bülent Tunga Yılmaz, Charles Baudelaire, Fransa, gezi, kent, Londra, mekân, New York, Paris, şehir, seyahat, turizm, Walter Benjamin