Erol Morris,
The Pigeon Tunnel, 2023,
kaynak: Apple
Ellinci Yaş ya da Yarım Asrı Geride Bırakmak

Ne hissettiğimi merak edenler için söyleyeyim: Daha önce hiç hissetmediğim, kendine özgü bir şaşkınlık ve yoğun olmamakla beraber ince ince bir iç sıkışıklığı yaratan bir panik.

Kendimi hiçbir zaman genç hissetmedim, hele de gençken. Olduğumdan beş yaş daha büyük hissederdim hep. Öte yandan ellili yaşlara varacağımı hiç mi hiç hayal etmemiştim. Kırklı yaşlarıma girdiğimde bile elli çok uzak bir duraktı benim için. Bunda öncelikle çocukken ellili yaşlarda hatırladığım insanların tamamının bana çok yaşlı görünmesinin etkisi büyüktü. Babam benden otuz yaş, annem yirmi üç yaş büyük. Ben çocukken ellili yaşlarda olanlar onlardan daha yaşlı bir kuşağın temsilcileriydi. Mesela dedem benden elli yaş büyüktü, anneannem kırk üç. Onlardan biraz daha yaşlı olan büyükbabam ve babaannem de elli dört ve elli altı yaş. Dolayısıyla benim için ellili yaşlar dedelerle, babaannelerle ve büyük halalarla özdeşleşmişti. Şimdi elli olduğumu düşündüğümde hayata dair algıların gerçekliklerin yerini aldığını bir kez daha görüyorum. Beylik bir reklamcı mottosuna dönüşmüş olsa da her klişe gibi bir gerçeklikten doğan “Algı gerçektir” sözü, yaşam söz konusu olduğunda beylik biz sözden bilge bir önermeye dönüşüyor adeta.

Geçmişe doğru baktığımda kırklı yaşların hayatımın en iyi ve mutlu dönemine şahitlik ettiğini düşünüyorum. Sevdiğim, hayatımın aşkı olan kadınla evliydim (hâlâ evliyim) ve baba olmuştum. İş hayatında kendimce başarılıydım ve maddi manevi hep ileriye gidiyordum. Finansal açıdan refah içinde yaşayacak derece rahattım. Zihinsel ve davranışsal açıdan olgunluğun en üst noktasında olduğumu hissediyordum. Fiziksel olarak hâlâ güçlü ve sağlıklı olduğumu düşünüyordum. Bedenin de ruh gibi özen gösterilmesi gereken bir şey olduğunu düşündüğümden yediğime içtiğime dikkat ediyordum ki şimdi daha fazla dikkat ediyorum. Neredeyse hiç içki içmiyordum (hâlâ da yok denecek kadar az içki tüketirim). Haftada veya iki haftada bir tane keyif için puro içmek, sınırsızca kahve ve çay tüketmek ve bir de çok fazla, neredeyse bir İtalyan kadar makarna yemek dışında kötü alışkanlığım yoktu. (Bir not: Elli yılda öğrendiğim bir şey varsa o da makarnanın mutlulukla en doğrudan ve kuvvetli ilişkisi olan yiyecek olduğu ve hiçbir dış görünüş endişesinin makarna yemenin verdiği hazzı bastıramayacağıdır.)

Kırklı yaşların huzuru aslında erken bir dönemeçte, kırk beş yaşına geldiğimde bozulmaya başladı. İş, aile veya daha somut, örneğin sağlık nedeniyle yaşanan bir değişiklik değildi bu. Bilakis, bu alanlarda her şey yolunda gidiyordu. Manifold’da yayınlanan bir metnimde da ifade etmeye çalıştığım gibi, kırk beş yaşına geldikten sonra bir anda elli yaşa doğru ilerlediğimi hissetmeye başladım ve bu bende yaşlanma düşüncesinin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu sene itibariyle de Türkçede çok sevdiğim “Korkunun ecele faydası yok” sözü gerçek oldu ve elli yaşına bastım.

Errol Morris’in, John Le Carre’in yaşamına ışık tutan belgeseli The Pigeon Tunnel’da (2023) Le Carre, özel okulda beraber okuduğu yüksek sınıftan arkadaşları hakkında şöyle der: “Kendimi onlardan birine dönüştürdüm ama hiçbir zaman onlardan biri gibi hissetmedim.”

Elli yıllık yaşamına baktığımda Le Carre’nin bu sözlerinin uzun zaman içinde yaşadığım toplum, görece yakın arkadaşlar ve hatta zaman zaman ailemle ilişkilerimde geçerli olduğunu düşünüyorum. Bunca yılın sonunda belki kendimi toplumun görece saygın ve itibarlı bir üyesine dönüştürdüm ama hiçbir zaman kendimi toplumun ve etrafımdaki toplulukların bir parçası gibi hissetmedim. Enis Batur, Ağırlaştırıcı Sebepler Divanı kitabındaki “Osaka’da” şiirinde “Usta bir yakınına yaz dedi / Biliyorsun benim hiç yakınım olmadı” der ya, işte etrafımdaki insanların beni gerçekten sevdiğine inanmama ve benim de onları gerçekten sevmeme rağmen, hiç yakınım olmadığını düşündüğüm zamanlar çok oldu. Muhtemelen bu metni okumayacaklar ama ola ki okurlarsa üzülmesinler, Ülkü Tamer’in “Çünkü Çarşılardan Geçtim” şiirinde dediği gibi, içimden geçirip durdum “Neden öldüğümü anlamayacaklar, doğururken de bilmediler bunu” diye.

Bunca yıl genel olarak toplumun ve içinde yaşadığım toplulukların kurallarına uysam da bunu doğru bulduğum ve benimsediğim için değil tam olarak yapmak zorunda olduğum için yaptım. Bu eskilerin tabiriyle mürailik yeni kuşakların anlayacağı dilde iki yüzlülük müdür ve beni iki yüzlü yapar mı? Bu noktada herkese fakat en çok da kendime dürüst davranacağım: Evet, elli yaşıma kadar yaşadığım hayat beni belirli açılardan iki yüzlü yaptı. Hissettiklerimi, yapmak istediklerimi gerçekleştirecek cesareti kendimde bir türlü bulamadığım doğrudur. Toplumdan, etrafımı çeviren topluluklardan ve onların kurallarından, değer yargılarından, politik ve toplumsal görüşlerinden tam bir kopuş yaşayamadığım, tepkilerimi, farklılıklarımı ve ayrışmalarımı kimi anlarda, çoğunlukla sürpriz bir biçimde küçük küçük göstermek veya kimi zaman aşırılığa varan (45 gün kimseyle konuşmamak gibi) pasif agresif tavırlar sergilemek dışında (o kopuş için felsefi ve entelektüel bir bağlamı zihnimde çoktan oluşturmuş olmama rağmen) harekete geçecek cesareti bulamadığım doğrudur. Bu da yüzeyde, görünürde bir tür orta yolcu, toplumun sıradan bir üyesi olarak görünmeme yol açtı. Beni tanıyacak kadar benimle iletişim içinde olan, çalışan, belirli düzeylerde arkadaşlık eden herkes “farklı”, “ilginç” biri olduğumu bilir ama bunlar, onlar için kolayca affedilebilir, hoş görülebilir şeyler oldu hep. Farklılıklarım özellikle zamanla politik ve toplumsal meselelerde de kendini gösterdiğinde ise gerginlik çıktığı oluyordu. Bu konuda hiç taviz vermedim. Ailemle, hatta annemle bile çok sert ve ağır tartışmalar içine girmekten çekinmedim.

Bu durumun bir bedeli olacaktı elbette. Bu bedeli de kendimi bir yere ait hissedemeyerek, bana en yakın kişiyle, karımla bile olması gerektiği gibi içten, samimi ve yakın bir ilişkiye sahip olamayarak ödedim, ödemeye de devam ediyorum. İnsanlardan hep kaçtım, onlarla mümkün olduğu kadar az ilişki kurdum ve onlardan kaça kaça yalnızlaştım. Kabuğuma çekildim, çekildikçe kendimi toplumdan ve insanlardan daha da soyutladım. Sıkıntım çok erken yaşlarda inzivaya çekilerek münzevi bir hayat sürme eğilimlerimle baş göstermişti ve bir baba ve koca olarak sorumluklarım, iş yaşamımın getirdiği yükümlülükler ve yaşama dahil olmak zorunluluğunun yarattığı gerilim hayatımı şekillendirdi, tanımladı ve yönlendirdi. Yalnızlık benim için evet, büyük ölçüde seçilmiş bir durumdu çocukluğumdan beri ama belli bir noktadan sonra da bir tür mecburiyete dönüştü. Artık istesem de yalnızlıktan kurtulamıyorum. Elli yaşında yalnız kalmanın güzel bir şey olduğuna hâlâ inanıyorum ve evet, eskiden kendime yeterdim, şimdi eskiye göre daha çok yetiyorum, fakat öte yandan bu yalnızlığı azaltmaya gayret etsem de başarmıyorum.

Politik, toplumsal ve felsefi konulardaki görüşlerimin yakın çevreminkilerden farklı olmasının nedeni eğitimim ve entelektüel alandaki gelişimimle doğrudan ilişkili. Kaldı ki öyle radikal biri, örneğin bir anarşist veya sosyalist veya aşırı sağcı hiç olmadım. Politik ve toplumsal bilincim oluşmaya başladığından itibaren aksine genel yelpazenin merkezinde, merkezinin çok az sağında yer aldım. Öte yandan Foucault, Derrida, Lyotard, Agamben, Nancy gibi felsefecilerle de tanışınca politik görüşlerimde önemli yapısal değişiklikler oldu. Genel düşünce ve davranışlarımı şekillendirmede ideolojiler yerini daha konu ve olay odaklı, daha özgür düşünme biçimlerine bıraktı. Bugün de hâlâ toplumsal konularda (aile, din, toplumsal hiyerarşi) görece Burke muhafazakârlığına yakın bir konumda dursam da sanat ve kültür konularında aşırı liberal duruşumu korudum. Ekonomik konularda da merkeze, hatta merkez sola yaklaştım. Öte yandan Türkiye koşullarında tüm bu görüşlerin bir anlamının olmadığının farkındayım. Memleket koşullarında kendimi pek çok açıdan klasik bir sol liberal görüşe yakın hissederim. 

Politik, toplumsal ve felsefi konular dışında, günlük yaşama dair aykırı düşüncelerim de entelektüel bir sürecin değil tamamen çocukluk ve özellikle de ergenlik travmalarının sonucu. Mesela dünyadaki insanların büyük bir çoğunluğu için sıradan günlük rutinler olan yüzmek ve araba kullanmak benim için günlük yaşamımı, aile hayatımı etkileyen büyük travmalar oldu. Yüzmeye kırk yıl sonra, elli yaşında yeniden başladım ve araba kullanmaya başlama kararımı da bu sene, yani elli yaşında aldım.

Bu travmaların bir bölümünün nedeni, çocukluğum ve ergenliğimin ilk yıllarından itibaren dedem, annem ve büyük dayımdan kaynaklı otoriteyle kurduğum hastalıklı ilişki biçimi. Okuldaki öğretmenleri de hesaba katarsak çocukluk ve ergenlikte otorite benim için hep bir travma kaynağı oldu. Ama otoriteyle ilişkimi aşırıya kaçmadan, kendimce belirli bir dengede tutmayı başardığımı düşündüğüm (ki bugünden baktığımda o kadar da dengede değilmiş) direniş alanları da belirlemiştim. Mesela hiç geri adım atmadım, otoriteyi gerçek anlamda ve içsel olarak kabul etmediğimi hep belli ettim. Sevmediğim, otoritesini tanımamaya karar verdiğim öğretmenin dersinde bile bile ödev yapmadım. Saygılı ama açık ve biraz da ukalaca sınıfta hatalarını bulup herkesin içinde söyledim. Gerektiğinde karşı fikir söylemekten çekinmedim. Bu yüzden de iyi ve davranış açısından çok saygılı bir öğrenci olmama karşın okulun en haylaz çocuklarından daha fazla dayak yedim, topluluk içinde daha fazla hırpalandım. Yine de bu durum Hegelci efendi-köle ilişkisine de dönüşmedi, aksine beni yaratıcılığa itti ve sanata ve yaratıcı alanlara ilgimi basit bir hobinin ötesine taşıdı. Fromm’un tabiriyle “yaşama yönelmiş bilinçsiz bir nefret olarak ortaya çıkan yıkıcı kötülüğü” değil yapıcı iyiliği seçmeye çalıştım. Öte yandan o küçük pasif direniş alanları bile bana bazı durumlarda (amiyane tabirle) pahalıya mal oldu. Aile ve okul yaşamımdaki otorite kaynaklı travmaların gölgeleri okul sonrasında, askerlik ve iş yaşamına da düştü. Askerlikte, sorunlu bir subayla girdiğim otorite mücadelesi nedeniyle yaşamım boyunca benim bir parçam hâline gelen ve kimi anlarda günlük yaşamımı olumsuz etkileyen bir fıtık sorunum oldu. Tuvalete bile tek başına gidemez hâle geldim. Otuz dört gün boyunca askeri hastanede yatmak zorunda kaldım. İş yaşamında ise pek çok insan için rutinin bir parçası olan “yöneticiyle farklı düşünme ve tartışma ve sonunda yöneticinin otoritesini kabul edip onun dediğini yapma” hâli karşısında tavrımı net koyup istifa ettim. Bu da eğitimim, entelektüel kapasitem ve çalışkanlığım doğrultusunda kurumsal yaşamda yükselme yollarının daha başlarda kapanmasına yol açtı ve kendime farklı bir yol çizmek durumunda kaldım. Kurumsal hayatta var olsaydım toplumsal statü ve finansal açıdan yüksek bir konumda bulunurdum. Bu durumdan ara ara pişmanlık duysam da memnunum.

Peki, bunca yılda neler öğrendim? İnsan elli yılda elbette çok şey öğreniyor. Bazıları yaşam değiştirecek kadar önemli, bazıları ise günlük yaşamı ince nüanslarla zenginleştirecek ama büyük etki yaratmayacak kadar küçük… 

Öğrendiğim belki de en önemli şey zamanı iyi kullanmak yani zamanın değeri ve yönetimi… Zamanın metafiziksel/felsefi boyutuna gelindiğinde Tanpınar gibi “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” diyorum ama yaşamın soğuk ve çıplak gerçekliğinde zaman, kontrol edemediğimiz, çok sevilen birinin kaybıyla birlikte telafisi olmayan iki şeyden birine dönüşüyor. Her şeyi zamanında yapmak, hiçbir şeyi ertelememek çok kritik bir hâl alıyor. Maalesef bugün, elli yaşında çok önemli şeyleri ertelediğimi, pek çok şey için zamanında harekete geçmediğimi, çok şey kaybettiğimi ve pek çok şey için “Çok geç” demek zorunda kaldığımı görüyorum. Edip Cansever “Mendilimde Kan Sesleri” şiirine “Her yere yetişilir / Hiçbir şeye geç kalınmaz” diye başlar ama yaşamın gerçekliğinde pek çok şeye geç kalınıyor.

Maddiyat ile maneviyatı doğru bir denge tutmak… Parayla saadet olmaz ama parasız da. Hayatı rahat, kimseye muhtaç olmadan geçirecek kadar para kazanmak ve birikim yapmak, hele de çocuğunuz varsa, önemli. Ama işte yaşamı zenginleştiren birikim de sevgi; duygusal ve maddi olmayan şeyler. Parayla alacağınız şeylerden, daha doğrusu parayla satın alınabilecek şeylerden elde edilecek varoluşsal tatmin geçici, eksik. Ve bir noktadan sonra mastürbasyon benzeri, anlık ve belki de sizi pişmanlığa sürükleyen bir rutine dönüyorlar. O pişmanlığı yaşamamak lazım. Arzulara teslim olmamak, onları fethetmek, yönetmek ve nefsin önemini anlamak: Bunlar kendi adıma dengeli bir yaşam için gerekli prensiplere dönüştü.

Sadece varılacak durağın değil seyahatin de önemli olduğunu görmek… Brezilyalı büyük futbolcu “filozof” Socrates’in dediği gibi: “Güzellik önce gelir, zafer ikincildir; önemli olan keyif almaktır.” Bazen koleksiyonunu yaptığım nesnelerle ilgili gerçekleştirdiğim ön araştırma, bilgi toplama süreci o kadar zenginleştirici bir hâle geliyor ki o nesneyi almaktan vazgeçiyorum. Artık yemek pişirmeyi de yemek yemekten daha fazla seviyorum.

Aile… Her türlü toplumsal, psikolojik ve yapısal sorunlarına, üzerimizde bıraktığı tüm onulmaz yaralara, travmalara karşın aile her zaman önemlidir. Aile kurmanın formülü yok. Yalan dolansız, sevgiye ve saygıya dayalı, gerçeklerin açık ve eksiksiz konuşulduğu mükemmel bir aile imkânsız bir tahayyül. Öte yandan, her ailenin kendine özgü bir dinamiği ve yapısı olduğunu akılda tutarak, bu aile idealine en yakın aileyi kurmak gerek. Elli yılın sonunda en övündüğüm şeyin ne olduğu sorulsa cevabım “Bir aile adamı olmak” olur.

Öğrenmek… Öğrenmenin sürekli, sonu ve yaşı olmayan bir süreç ve deneyim olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kimden ne zaman, hangi koşulda, ne öğrenileceğinin belli olmadığını, hayatın sürprizlerle dolu olduğunu anlamalı insan. Hayat kimi zaman tesadüflerle heyecan verici olan bir süreç ve deneyim. Öğrenmekten zevk almalı.

Zayıflıkların ve güçlü yönlerin farkında olmak…

Özür dilemeyi, “Bilmiyorum” demeyi öğrenmek ki erdemlerin en büyüklerinden biridir…

Mümkün olduğu kadar empati sahibi olmak… (Sempati sahibi olmak değil… İtiraf etmeliyim ki sempatik olmayı pek de iyi bir şey olarak görmüyorum.)

Başkalarının sınırlarına ve özgürlük alanlarına saygı göstermek ve karşılığında aynı saygıyı karşıdakinden de beklemek… İtiraf edeyim, Türkiye’de ve Türkiye’de yetişmiş insanlar arasında gerçekleşmesi zor bir durum. Bu yüzden bir sürü insanla iletişimimi kesmişliğim, hatta bazı durumlarda arkadaşlığımı bitirmişliğim var. 

Tarafsız olmamak… Tarafsızlık belirli durumlarda doğru bir tutum değil. Bilakis bir zulüm karşısında tarafsızsanız o doğrudan zalimin tarafını seçmek oluyor. 

Elli yılın ardından görüyorum ki tüm öğrendiklerim ve öğrenemediklerim bir yana, İsmet Özel “şakaklarımda dövmeler beni ele verecek” diye yazar ya, beni de ruhumdaki derin yaralar ele veriyor ama yine Özel’in “Evet, İsyan” şiirinde yazdığı gibi, beni kıpırdatan da “o yaralar” ve o yaralarla serpiliyorum yaşama karşı haysiyetimi korumaya çalışarak.

aile, Bülent Tunga Yılmaz, gençlik, gündelik hayat, otorite, yaşlılık