ve Film Müzikleri
Söyleminden Fragmanlar
Filmlerin klişe sahnelerinden biridir; bağımlıların bir araya geldiği toplu terapilerin başında katılımcılar kendilerini tanıtmak için yaptıkları kısa konuşmaya isimlerini söyledikten sonra şöyle devam eder: “Ben bir bağımlıyım.” Ben de yazıma benzer bir giriş yapıyorum: “Merhaba, ben Bülent Tunga, ben bir koleksiyonerim.”
Bu giriş retorik bir yakınlığın ötesinde ontolojik bir analoji de içermektedir. Keza koleksiyonerlik de içinde türlü türlü bağımlılığı barındıran bir genel bağımlılık hâlidir; toplama, biriktirme, istifleme, alışveriş bağımlılığı… Koleksiyonculuk söz konusu olduğunda bağımlılık paketinin yanında bir tür bonus gibi bir başka olgu daha çıkar karşımıza: Takıntı. Dolayısıyla koleksiyoncu hem bir bağımlıdır hem de ciddi biçimde takıntılıdır. İleri derecede araştırma ve arşivelemeyi de eklendiğinizde bu takıntı derinleşir; kimi durumlarda durdurulamaz bir hâle gelir.
Bu girişten de anlaşılabileceği gibi koleksiyonculuk masum bir hobi olarak kalmayabilir. Bilakis, insanı ruhsal olarak tüketen, belli durumlarda ciddi psikolojik sorunlar ortaya çıkaran bir olguya dönüşme potansiyeline sahiptir. Daha da ötesinde, bu tükenme sadece soyut/ruhsal bir boyutta gerçekleşmeyebilir. Bir koleksiyoncu, neyin koleksiyoncusu olduğuna bağlı olarak sadece ruhsal değil nakit ve vakit açısından da tükenebilir ve bu da bizi bir başka gerçeklikle karşı karşıya getirir: Koleksiyonculuk, aficionado yani meraklı olmaktan çok farklı, daha derin bir kavramdır.
Kendimden basit bir örnekle açıklamaya çalışayım: Ben bir “puro aficionado’su”yum. Haftada bir veya iki puro içerim. İyi puroyu severim. Her gittiğim ülkede puro dükkânlarını gezerim. Öte yandan puroya tutkun veya bağımlı değilim. Uzun zaman puro içmezsem canım çeker ama bu durum bir rahatsızlık/huzursuzluk yaratmaz bende. Örneğin pandemi döneminde seyahatlerin yasaklanmasından dolayı neredeyse bir buçuk yıl puro içmedim ve bu bende hiçbir eksiklik duygusu veya sorun yaratmadı. Buna karşın, koleksiyonunu yaptığım bir nesne olan ve koleksiyonlarım içinde en büyük tutkuyla bağlı olduğum kalemler (özellikle de dolmakalemler) söz konusu olduğunda kalemsiz evden çıkabileceğimi tahayyül bile edemiyorum. Ofiste çalıştığım dönemlerde tedbir olarak kalemliklerde ve çekmecelerde bir sürü kalem tutsam da çantamda en az üç dört kalem olmadan evden çıkamazdım. Neredeyse bakkala bile kalemle giderim.
Şu ana kadar koleksiyonculukla ilgili olumlu bir şey söylemedim. Hatta bu girişi okuyanlar bir koleksiyona başlama niyetleri varsa bile lanet edip başlamayabilir. Öyle ya, hem vaktinizi hem de naktinizi harcayacaksınız, bir de üstüne bağımlı olacaksınız, psikolojik sorunlar yaşayacaksınız. Yine de koleksiyonculuk, bağımlılıklar içinde, özellikle de kontrolü kaybetmediğiniz sürece en masum ve zararsız olanı. Kalem, kalem aksesuarları, mürekkep ve defter üzerine en çok bilinen blog’lardan birinin adının The Pen Addict [Kalem Bağımlısı] olması da çok iyi bir örnek. Her koleksiyon kendi bağımlılığını da beraberinde getirir. Dolayısıyla koleksiyonculuk söz konusu olduğunda “bağımlılık” kavramını kullanmakta bir sakınca yok. Ayrıca The Pen Addict web sayfasında da dendiği gibi: “Daha kötü bağımlılıklar var, değil mi?”
Éric Rohmer’ın Altı Ahlak Hikâyesi serisinin üçüncü parçası olan La Collectionneuse [Koleksiyoncu Kadın] filminde ana karakterler Adrian, Haydée ve Daniel arasındaki gerilimin doruğa yükseldiği sahnelerden birinde aralarında geçen diyalog bize koleksiyonculuğun algısı hakkında ciddi bir fikir verir:
Adrian: Haydée için bir tanım buldum. O bir koleksiyoncu! Haydée, eğer önceden planlamadan yatarsan, aşağıların en aşağısısın demektir. İğrenç bir saf kız. Ama tutarlı bir şekilde, inatla koleksiyon yaparsan bu bir tertip olur, işler tamamen farklıdır.
Daniel: Evet ama o kötü şekilde topluyor.
Haydée: Ben koleksiyoncu değilim.
Adrien: Böyle söyleme. Bu senin tek kaliteli özelliğin.
Haydée: Tamamen yanılıyorsun. Ben araştırıyorum. Bir şey bulmak için arıyorum.
Her ne kadar bu diyalogda Haydée inkâr etse de koleksiyonerlik ile (bir şey bulmak için) arayış arasında doğrudan bir ilişki vardır. Koleksiyoncu hep bir parçanın peşindedir. Onu bulduğu andan itibaren belki bir süre rahatlar ve sakinler ama nihai huzura erişmek olanaklı değildir. O huzur, yerini bir sonraki parçanın düşüncesinin akla düşmesiyle beraber yeni bir arayışa, o arayışa başlamanın heyecanına ama aynı zamanda da endişesine bırakır.
Bir koleksiyoncu için bir durma noktası var mıdır? Ne kadar nesneye sahip olmak yeterlidir? Bu sorunun bir cevabı olsa koleksiyonculuk olmaz. Keza bu soruya bir cevap verebiliyorsanız da koleksiyoncu değilsinizdir. Kendi perspektifimden baktığımda bir koleksiyoncunun mücbir bir neden olmadan koleksiyonu durdurmasının pek olanaklı olduğunu düşünmüyorum. Dünyanın sayılı deniz kabuğu koleksiyoncularından biri olan ve koleksiyonunu Bodrum Deniz Müzesi’ne bağışlayan Hasan Güleşçi, “Hobi dediğimiz olay bir koleksiyonu bir defada satın alarak yapılacak bir iş değildir. Hangi koleksiyonu yaparsanız yapın, genç yaşta başlamak, ömür denen süreçte onu adım adım geliştirip zenginleştirmek lazımdır” der. Koleksiyonu zenginleştirmek için de elbette durmamak lazım.
Koleksiyonculuk elbette koleksiyonunu yaptığınız nesneyle sınırlı kalmaz. Mesela koleksiyonunu yaptığınız tüm bu parçaları nerede saklayacaksınız? Örneğin dolmakalemleri saklamak/sergilemek için farklı ağaçlardan yapılmış farklı büyüklüklerde ahşap kutular veya deriden, kanvastan yapılmış kalemlikler her koleksiyoncunun sahip olduğu ürünlerdir. Tabii dolmakaleme uygun özel defterler de bu koleksiyonun ayrılmaz parçasıdır. Saatler için de yine benzer şekilde deriden veya ahşaptan saklama kutuları, hatta otomatik saatleri çalışır hâlde tutmaya yarayan özel mekanizmalı dolaplar koleksiyoncunun ilgi alanına girer. Koleksiyonun tamamlayıcısı bu yan nesneler de elbette vakit ve nakit ayrılması gereken yan uğraşlar hâline gelir, hatta bazıları için asıl koleksiyonu yapılan nesnenin de ötesine geçen bir ilgi alanına dönüşür.
Koleksiyon yapmanının tarihsel, sosyolojik ve psikolojik bağlamına dair farklı görüşler incelendiğinde, göründüğünden daha karışık ve derin bir olguyla karşılaşırız. Tarihsel kökenleri MÖ 3000’li yıllara, eski Mezopotamya’ya kadar uzanan koleksiyonculuğun bugünkü hâli “modernlik” içinde doğan “modern” bir olgu. Walter Benjamin koleksiyonerliğin modern burjuva toplumunun gelişmesiyle ortaya çıkan, burjuvalara özgü bir olgu olduğundan bahseder. Ancak belirli bir kültürel sermayeye ve bilince sahip olan ve ayrıca bir nesneyi temel işlevi dışında, kullanmadan saklama lüksüne sahip olabilecek düzeyde finansal gücü bulunan kişilere has bir pratiktir koleksiyonculuk.
Konu koleksiyon yapmanın/koleksiyonerliğin modernlik ve modern burjuva toplumuyla ilişkisi olduğunda tüketim toplumu ve tüketim kültürü kavramları da tarihsel, politik ve kültürel bir düzlemde dikkate alınmayı gerektirir. Russell W. Belk, Collecting in a Consumer Society [Tüketim Toplumunda Koleksiyonculuk] başlıklı çalışmasında koleksiyonculuğun “tüketim/tüketim kültürü içindeki ikircikli veya net bir bağlama oturtulmayan” konumunu vurgular.1 Belk’e göre “koleksiyoncu bir taraftan hızlı tüketilen/alınıp satılan ürünleri reddederken, diğer taraftan tüketim kültürünün önemli bir unsuru olan sahip olmaya vaktini, fiziksel/zihinsel enerjisini harcar”. Nitekim David Schwager de “koleksiyonerliğin alışveriş eğlencesini yaşatan, ne olursa olsun satın almanın hazzını oluşturan bir olgu olduğunu” belirtir.2
Şüphesiz, tüketim kültürüyle bu yakın ilişkisi koleksiyonculuğun tarihsel, kültürel, toplumsal bir perspektiften ve ekonomi-politik perspektifinden düşünülmesini sağlıyor ki bu da onu Karl Marx’ın “meta fetişizmi”, Thorstein Veblen’in “sosyal statü ve sosyal prestij”, György Lukács’ın “reifikasyon” (şeyleştirme), Frankurt Okulu’nun “kültürel endüstri” ile (daha geç dönemde) Jean Baudrillard’ın “gösterge değeri”, Pierre Bourdieu’nün “kültürel sermaye” ve Alain de Botton’un aynı adlı çalışmasında değindiği “statü endişesi” kavramlarının oluşturduğu teorik bağlam üzerinden söz konusu etmeyi mümkün ve anlamlı kılıyor.
Koleksiyonculuğun finansal boyutundan, tüketim toplumu ve “meta” kavramıyla yakın ilişkisinden söz ettiğimiz zaman bir başka konu, koleksiyonun/koleksiyon yapmanın bir yatırım aracı olup olmadığı da tartışmaya değer hâle geliyor. Bir keresinde bir dolmakalem koleksiyoncusu “Nakite dönüştüremeyeceğim bir kalemi satın almam” demişti. Herkes istediği gibi koleksiyon yapabilir; kimin nasıl koleksiyon yaptığı, hangi motivasyonlarla koleksiyonu için bir şey satın aldığı kendisini bağlar. Öte yandan ben şuna inanırım: Her koleksiyon öncelikle tutkudan ve meraktan başlayıp büyür ve bence bir koleksiyon finansal bir yatırıma dönüşmeye başladığı andan itibaren bu tutku ve merak boyutu zamanla kaybolur. Koleksiyondaki bazı parçaları istediğiniz başka parçalarla takas etmek veya yeni bazı parçalar için eskilerden bazılarını satmak koleksiyonculukta sık görülen ve bence de anlaşılabilir bir davranıştır, ama koleksiyona bir yatırım olarak bakmak ideal bir durum değildir. Ben finansal değerinden bağımsız, beğendiğim için alırım bir şeyi. Bu, Montblanc’ın Great Characters veya Writers serisine ait sınırlı üretim bir dolmakalem de olabilir, AliExpress’ten sipariş verdiğim on beş-on altı Euro değerinde bir dolmakalem de. Bu tarz bir koleksiyonculukta parçaları istifleyip unutmazsınız. Benim koleksiyonculuk tarzım koleksiyonu oluşturan tüm parçaları aktif olarak kullanmak üzerinedir. Koleksiyonunu kapalı kutularda tutan, hatta şifreli şekilde saklayan, arada seyredip tekrar kaldıran koleksiyoncularla da karşılaştım ama ben koleksiyonumdaki parçaları kullanırım. Hepsi her an ulaşabileceğim yerlerdedir, kullanıma hazırdır.
Amiyane tabirle koleksiyonculuğun raconuna hiç uymadığını düşündüğüm ama maalesef koleksiyonerlik dünyasında sık karşılaşılan bir durumdan da söz etmek gerekir: Snopluk. Bir koleksiyoncunun snopluğunun altında farklı nedenler yatar. Sosyal statü ve prestij istenci, üst sınıfta yer alma arzusu, meta fetişizmi ile nesnelerin algısını gerçekliğin yerine koyma eğilimi bir koleksiyoneri snop yapabilir. Sadece Rolex veya Patek Philippe saatler veya Montblanc özel seri kalemler biriktirme ama bunları biriktirirken diğer markaları küçümseme/aşağılama maalesef görülen davranışlardır bu bağlamda. Snopluk bazı özellikleri itibarıyla aşırıya kaçan futbol takımı taraftarlığı yani fanatizmle benzerlikler gösterir. Kişi yaşamını tamamen koleksiyonunu yaptığı nesneler ve o nesnelerin dünyasıyla özdeşleştirmişse ve tüm yaşamı da ondan ibaret sanıyorsa snopluğa adım atmıştır. Koleksiyonculuk vasıtasıyla kendini özel görme, bir özel gruba/zümreye ait hissetme ve bu yolla da kendini başkalarından üstün sanma, egosunu besleme/büyütme eğiliminde de olabilir bir snop. Bir konuda uzman olduğunu, o konuyu çok iyi bildiğini gösterip gösteriş yani show-off yapmak istiyorsa da snopluğa meyledebilir. Snopluk bir tür savunma mekanizmasına da dönüşebilir tabii. Koleksiyoncu kendini adadığı koleksiyona harcadığı vakti ve nakti haklılaştırmak isteyebilir.
FLTR Magazine editörü Andy Anderson’un kahve snopları hakkında yaptığı bir sosyal medya paylaşımında da dediği gibi, snopluk koleksiyonculuk alt-kültürü için büyük bir tehlike arz edebilir. Snoplar davranışları ve söylemleriyle yeni meraklıların o dünyaya girmesini zorlaştırabilir. Böylelikle de alt-kültürün büyümesini ve kapsayıcılığını engeleyebilirler. Yıllar önce, henüz üniversitede öğrenciyken elimde ucuz bir tespih gören kişi “Madem meraklısın niye boyalı boncuk çekiyorsun, iyisini alsana” demişti bir topluluk içinde. Çok üzülmüş ve kendimi açıklama yapmak zorunda hissetmiştim. Evet, dolmakalem kullanan, tespih çeken veya iyi bir saat takan birini gördüğümde kendim gibi biriyle karşılaşmaktan, benimle benzer bir merakı paylaşan birini görmekten dolayı mutlu olurum ama kimseyi de ucuz kullan-at kalem kullanıyor diye küçümseyecek hâlim yok. Zaten insanları üstü başı, taktığı saat veya çektiği tespihin materyaliyle değerlendiren kişilerden uzak durun. Aslında her şeyin snobundan uzak durun. Bu kişiler koleksiyon yapmanın, okumanın, müzik dinlemenin veya iyi, lezzetli bir kahve içmenin uhrevi, neredeyse aşkın anlamından ve saf haz boyutundan çok uzaktadır. Bu uzaklık da onlarda sürekli bir gerginlik ve belirsizlik yaratır, sizi snopların o sürekli diken üstü olmayı gerektiren ve karşısındakini de diken üstünde tutan huzursuz dünyasına çeker.
Tüm bu görüşler koleksiyon ve koleksiyonerlik olgusunun farklı boyutlarını açıklıyor, ama koleksiyoncu olarak koleksiyon yapmak kişisel deneyimlerim ışığında benim içim ne anlam ifade ediyor? Bu sorunun cevabını düşündüğümde tamamen öznel bir değerlendirme sonucunda koleksiyonculuğun genel anlamda insanlık eylemleri ve alışkanlıkları içinde “iyi” olarak değerlendirilmesi gereken bir yere konumlandırılabileceği sonucuna varıyorum. Koleksiyon yapmak bence sahip olmanın ve satın almanın hazzına keskin bir derinlik, haklılaştırıcı, neredeyse etik bir anlam katar. Koleksiyonunuza yeni bir şey eklediğinizde kendinizi meta fetişizminin şehvetiyle hedonizmin kucağına bırakmış, sosyal statüsünü yükseltmiş veya korumuş veyahut sınıf bilincinizi güçlendirmiş gibi değil de bir görevi ifa etmiş, aşkın bir misyona katkıda bulunmuş gibi hissedebilirsiniz. Nitekim Carl Gustav Jung, “koleksiyonculuğun kökeninin insanlığın tarım öncesindeki avcı-toplayıcı dönemine kadar gittiğini, o dönemde zor zamanlar için yiyecek ve diğer ihtiyaçları depolayan ve böylelikle de sert kışların ve kuraklıkların üstesinden gelen insanoğlunun zamanla bu özelliğini sonraki kuşaklara aktardığını, zamanla da içgüdüsel bir boyutu olan bu olguyu entelektüel bir boyuta taşıdığını” söyler.3
Melih Cevdet Anday yıllar önce katıldığı bir televizyon programında şöyle demişti: “Her insan gençliğinde şiir yazar. Sonra bırakır; unutur. Şiiri devam ettirenlere şair diyorlar.”
Koleksiyonculuk için de benzer bir durum söz konusudur. Hemen her çocuk bir dönem koleksiyon yapar. Sonrasında, hele de orta yaşlara geldiğinde hâlâ koleksiyon yapmaya devam ediyorsa koleksiyoncu olarak adlandırılabilir. Bir nümismatik etkinliğinde yazar Steve Roach, katılımcılara kaçının koleksiyon yapmaya altı ila dokuz yaşları arasında başladığını sorduğunda hemen hemen tamamı bu soruya olumlu cevap vermiştir.4 Schweger de çocukluk döneminde (takriben on yaş civarında) koleksiyonculuğun en üst seviyeye çıktığını aktarır. Ben de ilk ciddi koleksiyonum olan model araba biriktirmeye beş altı yaşlarımda başlamıştım. Hediye gelen birkaç arabayla başlayan koleksiyonum bir zaman sonra çok büyüdü ama arabalara merakım ve arabalarla/araba kullanmakla ilişkim ergenlikle beraber travmatik bir boyut kazanmaya başlayınca arabaları bıraktım ve bu kez anahtarlık biriktirmeye başladım ki bu da aslında arabalarla dolaylı biçimde ilişkili bir koleksiyondu. Böylelikle yurtiçinde ve yurtdışında yaptığım seyahatlerde farklı, ilginç tasarımlara ve otantik özelliklere sahip olduğunu düşündüğüm anahtarlıkları toplamaya başladım. Bu koleksiyonumu da yirmi yedi-yirmi sekiz yaşıma kadar devam ettirdim. Bugün çok da hatırlamadığım bir nedenden dolayı bundan da sıkıldım ve topladığım tüm parçaları eşe dosta hediye ederek koleksiyonumu dağıttım. Öte yandan bugün ciddi bir boyuta ulaşan üç koleksiyonumun, dolmakalem, tespih ve saat koleksiyonlarımın temellerini de o yıllarda atmaya başladım. Bugün özellikle de dolmakalem koleksiyonculuğu beni tanımlayan bir şey, kimliğimin ve kişiliğimin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Küçük oyuncak arabalara olan merakım oğlum Kerem’in doğması ve dayımın onu da tıpkı benim çocukluğumda olduğu gibi adeta model araba hediyelerine boğması sonucunda tekrar ortaya çıktı, daha küçük yaşta Kerem de benim gibi bir koleksiyoncuya dönüştü. En son saydığımızda dört yüz elliden fazla arabası vardı. İtiraf edeyim ki Kerem yüzünden ben de yeniden araba toplamaya başladım ve ona alırken birkaç çok sevdiğim klasik arabanın modelini de kendime aldım. Bugün on-on beş kadar klasik model arabam var ve onları kütüphanem ve çalışma masamda aksesuar olarak sergiliyorum.
Benim çoğu koleksiyoner gibi çocuklukta başlayan ve bugünlere gelen kırk yılı aşan koleksiyon hikâyemin özünde ne yatıyor? Benim hikâyemin de eminim diğer koleksiyoncularla pek çok ortak yanı var.
Ulus Baker Yüzeybilim - Fragmanlar’da şöyle der: “Doyumlarımızın peşinden koşturup durdukça ‘hayata yapıştıkça’ mutlu olmuyoruz; olsa olsa mutluluğun yerine koyduğumuz birtakım hazların gergin ve belirsiz dünyasında yaşayıp gidiyoruz.”5
Mutsuzdum, yalnızdım… Çocukken de ergenken de… Ve hatta yetişkinlikte de bu ruh hâlim devam etti. Bugün bile, neredeyse elli yaşıma merdiven dayadığım bir dönemde kendimi genel anlamda mutsuz, yalnız ve içine kapanık biri olarak tanımlarım. Benzer durumda olan pek çok insan gibi bu duyguları tam olarak ortadan kaldırmasa bile bir şekilde yaşama dayanacak/tutunacak, onu yaşanır veya tahammül edilebilir hâle dönüştürecek bir şeylere ihtiyacım vardı. Öncelikle edebiyat ve sanat oldu dayanaklarım: Bol bol okuma, film seyretme ve müzikle dinleyici olmanın ötesinde ilgilenme… Resim öğretmenimden kötü bir dayak yediğim (resim defterimi unuttuğum için kafama vurmuştu ve bayağı sert bir şekilde tüm sınıfın önünde azarlamıştı) ve ayrıca hiç yeteneğim olmadığından (hani çöp adam bile yapamıyor derler ya, öyle bir kabiliyet eksikliği) resimle barışmam çok sonralara, yirmi yaşlarımın ortalarına rastlar. Bu süreçte sanatın yanında bir başka olgu daha hayatıma girdi: Kitaplar, filmler gibi entelektüel olmayan, daha ziyade Baker’in sözünü ettiği “mutluluğun yerine koyulan birtakım hazlara” daha yakın bir uğraş olan “koleksiyon yapmak”. Sanat koleksiyoneri Werner Muensterberger Collecting: An Unruly Passion [Koleksiyon: Ele Avuca Sığmaz Bir Tutku] adlı kitabında geleneksel psikolojik teori bağlamında bir çocuğun annesinden ayrı, yalnız olduğunun farkına vardığında ona güven ve huzur verecek bir nesneye ihtiyaç duyduğunu, benzer bir sürecin yetişkinlikte de geçerli olduğunu iddia eder.6 Bu kez de endişe, yalnızlık ve belirsizlikten kaçmak için bir nesneye yönelir birey. Her iki durumda da koleksiyon en uygun ve tedavi edici seçenektir. Muensterberger’in görüşlerine çok büyük oranda katılıyorum. Kalemlerimin, saatlerimin ve tespihlerimin yanında kendimi daima huzur içinde, günlük yaşamın tüm endişe, dert ve sıkıntısından uzaklaşmış, adeta başka bir ruhani/ulvi boyuta geçmiş hissederim. Bazı koleksiyoner etkinliklerinde diğer koleksiyonerlerle fiziksel olarak bir araya geliyorum, benimle aynı nesnelere benzer bir tutkuyla bağlı olan insanların varlığını bilmek bu dünyada düşünsel düzeyde de olsa yalnız olmadığımı hissettiriyor. Aynı şekilde koleksiyonuma yeni bir parça katmak da benzer bir rahatlama ve huzur hissi veriyor. Öte yandan bu süreçte bu yeni parçaya ulaşıncaya kadar yaşadığım belirsizlik, hele de fiyatı biraz yüksekse alıp almamak konusunda yaşadığım ikilem ve aldığımda (ki genelde satın alarak sonuçlanır) ilk anda içimi kaplayan pişmanlık da başka bir endişe kaynağı hâline geliyor ara ara. Yaşanan bu ikilem, koleksiyonerliğin farklı bir yüzünü ortaya koyması açısından ilgi çekicidir. Bazen çok istediğiniz ama fiyatı yüzünden alamayacağız bir şeyle karşılaştığınızda (itiraf: Bazen değil sık sık olur bu durum) koleksiyonculuk için söylenen şu söze sığınırsınız: “Alamadığına değil göremediğine yan.”
Koleksiyonculuk, nesnelerle sosyal statü, prestij, finansal getiriden çok daha tutkulu ve derin bir ilişki kurmayı başarabilen insanlara yakışan bir eylemdir. Doğru yapıldığında sizi daha iyi bir insana dönüştürme potansiyeline sahiptir. Bu yüzden, değeri ve içeriği ne olursa olsun koleksiyon yapınız, yaptırınız.
{fold içindeki fotoğraf: Bülent Tunga Yılmaz}1. Russell W. Belk, Collecting in a Consumer Society (New York: Routledge, 2001).
2. David Schwager, “Why Do We Want This Stuff? Eight Views on the Psychology of Collecting”, Coin Week, 17.01.2017.
3. Age.
4. Age.
5. Ulus Baker, Yüzeybilim - Fragmanlar, der. Ege Berensel (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021).
6. Werner Muensterberger, Collecting: An Unruly Passion (New Jersey: Princeton University Press, 1994).
