fotoğraf: Bülent Tunga Yılmaz
Roma Üzerine
Serbest Düşünceler

2024 seyahat açısından verimli ve her anlamda doyurucu bir sene oldu bizim için. Bizim için diyorum, zira temmuz başında gerçekleştirdiğim Viyana ziyareti dışında tüm gezileri Aslı ve Kerem’le yaptım. Ailecek seyahat gitmenin, hele de çocuklar yemek, yürümek ve görülecek yerler gibi bir seyahatin temelini oluşturan konularda sıkıntı çıkarmayacak bir yaştaysa (bence bu yaş aralığı 6’dan başlar ve ergenlikte biter, kendi ergenliğimi hatırlıyorum da hiç iyi bir seyahat arkadaşı değildim, nitekim annem babam da onlarla, çok zorunlu değilse, seyahatlere gitmeyip evde oturmama izin verirdi) ayrı bir zevki ve keyfi var. Paris metnimi okuyanlar o seyahati oğlum Kerem’in kültürel-tarihi-coğrafi olarak bilinçlenme sürecinin bir aşaması olarak organize ettiğimizi hatırlayacaklardır. Bu yaz çıktığımız uzun İtalya seyahatinin Roma ayağı da tıpkı Paris gibi Kerem’in eğitimi amacıyla ve isteğine bağlı olarak rotamıza eklendi. Sıcaktan ve kalabalıktan zaman zaman şikâyet etse de Colosseum ziyareti, bilinen tüm İtalyan futbol kulüplerinin formalarıyla birlikte alınan farklı hediyelikler ve elbette güzel yemek (Kerem’in en sevdiği yemek makarna olunca hâliyle tüm İtalya onun için bir yeme cennetine dönüştü) sayesinde Roma’da da en az Paris’te olduğu kadar iyi vakit geçirdi. Roma öncesinde Torino ve çevresindeki Sacra di San Michele, Susa, Lake Orta ve Alba gibi önemli tarihi ve kültürel yerleri ziyaretlerimiz sırasında biraz sıkıldı ama Otomobil ve Juventus Müzeleri’nde geçirdiği zaman ve bölgeye özgü bir tür “dip pizza” olan Pizza al Padellino sayesinde de ziyadesiyle mutlu oldu.

Seyahat notlarıma ve fotoğraflara baktığımda gördüğüm ve hissettiğim mutluluk, seyahati onu gerçekleştirenler için “güzel ve mükemmel” yapanın sadece yaşanan anlar olmadığını gösteriyor. Geçen zamanın bir tür imtihanından ve tanıklığından geçip zihnimizde tortusunu bırakan anılar da seyahati en az “yaşanan an” kadar ulvi bir hâle getiriyor. Javier Cercas Salamina Askerleri adlı romanında “Hatırlamak yaşatmaktır” der ya, bu sene gerçekleştirdiğim seyahatleri bu gözle değerlendirdiğimde seyahatin yaşanarak ve deneyimlenerek ama aynı zamanda hatırlanarak da hayatımızda önemli izler bıraktığından emin oluyorum. Bu bağlamda tüm seyahatlerimde notlar almak ve onları mümkün olduğunca yazıya dönüştürüp yayınlamak hem kişisel tarihime bir not düşmek anlamına geliyor hem de o yazıların kapsadığı anıların/izlenimlerin üzerinde biriken zamanın tozunu alıp hatırlamak kolaylaşıyor.

Yaşama dair “iyi” ve “zarif” şeyler azalıyor, güzel anlar seyrekleşiyor ve bunun sonucunda dünya gittikçe daha yaşanmaz bir hâle geliyor; yaşamdan/yaşamaktan zevk almak zorlaşıyor. Biz İtalya seyahatindeyken Gazze’de saldırılar devam ediyor ve Ortadoğu’daki çatışmalar yeni bir döneme giriyordu. Bu metni yayımlanırken de çocuklar, insanlar ölmeye devam ediyor olacak. Kadın cinayetleri, havyan katliamları, ekonomik kriz, toplumun içine düştüğü derin gelecek ve güvenlik kaygısı içindeki bir Türkiye ahvalinin karşısında Paris, Fransa Rivierası, Sardunya, Korsika veya Roma hakkında yazabilme lüksünün ağırlığı insanlığa ve özellikle de çocuklara karşı işlenen suçlar karşısında içe atılan çığlıkların dönüştüğü öfkeyle, çatlamamak için verilen uğraşla birlikte daha da katlanılmaz olabiliyor. Öte yandan bu durum yine de yaşamın bir şekilde devam ettiği ve bizim de o yaşam içinde bir şekilde yönümüzü/yolumuzu bulmak zorunda olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Roma’da bir tarafta Mastroianni’nin doğumunun yüzüncü yılı dolayısıyla her bir sokakta onun ve Fellini’nin hayaletlerini ve La Dolce Vita’dan sahneleri gördüğümü hayal ederken, öte yanda Antico Caffè Greco’da Sorbetto Caffè Greco yudumlarken oturduğum masada acaba daha önce kimin oturduğunu, örneğin di Chirico’nun eskizlerini çizip çizmediğini, Liszt’in melodilerini düşünüp düşünmediğini veya Keats’in birkaç yüz metre uzaklıkta, Piazza di Spagnola’daki evinde son nefesini vermeden önce en son ne zaman burada şiir yazdığını düşünüyorum. Kerem’i Roma’daki favori pizzeriamız, Trastevere’deki Da Poeta’da tüm iştahıyla pizza dilimini ağzına götürürken, Aslı’yı Via dei Candotti’de çantalara bakarken seyrediyorum ve dünya ve yaşama dair tüm dertleri bir süreliğine de olsa unutup onları mutlu görmekten mutlu oluyorum. Mutlu aile hâlleri bazen, “sanki kendileri de gerçek değilmiş gibi”, bir tür esrime içinde sizi bireysel gerçekliğinizden ve yaşamın gerçekliğinden koparır. Tüm İtalya seyahatimiz boyunca seyahat etmenin ve aile yaşamının bende nasıl bir bağımlılık yarattığını fark ediyorum. Geçmişte bazen çok yoğun hüzünlendiğimde bir tür anne karnına dönmek arzusu doğardı içimde. Şimdi de mevcut dünya ve yaşam karşısında hüzünlendiğim (ki artık hüzünlenmek yerine daha çok öfkeleniyorum) zamanlarda ailemi düşünüyorum, oğlumu, on yedi yıldır annemle beraber bana en yakın insan olan Aslı’yı izliyorum ve bir sonraki seyahatimi tahayyül ediyorum.

Bu İtalya seyahatimizin nihai durağı aslında Roma değil Sardunya. Öte yandan seyahatimizi zenginleştirmek adına daha önce gitmediğimiz Piedmont Bölgesi’ni de rotamıza ekliyor ve İtalya’nın Milano ve Roma’yla birlikte en önemli üç şehrinden biri olan Torino’yu, dünyanın en iyilerinden kabul edilen trüf mantarlarıyla Alba’yı, müthiş tarihiyle adeta küçük bir mücevher olan Asti’yi de ziyaret ediyoruz. Kuzey İtalya tarihi, zarif kültürü ve derin gastronomisiyle selamlıyor bizleri. Uzun yıllar Piedmont-Sardunya Krallığı döneminde Savoy Hanedanı’na başkentlik yapan ve İtalya’nın birleşmesinin ardından başkent Roma’ya taşınmadan önce dört yıl da Birleşik İtalya Krallığı’nın politik ve idari merkezi zarif ve şık Torino, itiraf edeyim, ziyadesiyle doyuruyor beni ve bir sonraki durağımız Roma’ya gitme konusunda o kadar da hevesli olmadığıma karar veriyorum. Benim tercihim daha önceki tüm tatil amaçlı İtalya seyahatlerimde olduğu gibi Toscana, özellikle de bir kez daha Floransa ve Siena olurdu ama kendime niçin Roma’ya gideceğimizi hatırlatarak Roma seyahatine hazırlıyorum kendimi: Kerem.

Kerem okumayı söktükten itibaren yaşadığı dünyanın boyutlarının ve çeşitliliğinin farkına varmaya başladı. Bu farkındalığı arttıkça da dünya kültürünün ve tarihinin önemli merkezlerine ilgi gösterir oldu. Bize bir süredir ısrarla ziyaret etmek istediği yerlerden bahsediyor. Bu ısrarlarının sonucunda önce baharda bir Paris gezisi organize etmiş ve Paris’i sona bırakarak öncesinde de bir Cote’ d’Azur seyahati gerçekleştirmiştik. Paris’ten sonra Kerem bize bir şehirden ziyade tarihi bir eseri, o şehirle özdeşleşen, dünyanın en bilinen anıtsal yapılarından birini görmek istediğini söyledi ve Colosseum’un nerede olduğunu, niçin yapıldığını sormaya başladı. O andan itibaren adeta Roma kendiliğinden seyahat takvimimize dahil olmuştu.

Sonsuz şehri dördüncü kez ziyaret ediyorum. Roma’ya kuzeyden, Torino’dan hareket ediyoruz. Tren yolculuğu yaklaşık üç buçuk saat sürecek. Yolculuk boyunca Milano ve Floransa’nın tren istasyonlarından ve İtalya’nın kuzeyinden orta bölümlerine uzanan, refah içinde ve kendine özgü bir güzellikteki kırsal köy ve kasabalarından geçiyoruz. Aslı bilgisayarını açmış çalışıyor. Hâliyle Kerem’le ilgilenmek bana düşüyor. Sürekli olarak tabletten başını kaldırıp çevrenin güzelliğini seyretmesini söylemekten ve tüm karşı ısrarlarıma rağmen annesinin aldığı abur cuburları durmadan yiyip içmesine engel olmaktan arta kalan zamanımda Roma’ya kendimi müzikal olarak hazırlamak için Respighi’nin Pini di Roma ve Fontane di Roma senfonik şiirlerini dinliyorum ve bir kez daha, İtalyan müziğini çok sevmeme rağmen, belki de İtalyan senfonik müziğinin en bilinen ve çalınan ismi olan Respighi’ye bir türlü ısınamadığımı fark ediyorum. Roma seyahati öncesinde dinlemek bile onun müziğiyle aramdaki mesafeyi kapatamıyor. Onu kapatıp operacılarla beraber barok öncesi, barok ve çağdaş dönem İtalyan bestecileri dinlemeye geçiyorum: Monteverdi, Scarlatti, Marcelo (Benedetto olan), Vivaldi (dinledikçe anlıyorum ki hâlâ çeşitliğine ve derinliğine hayran kaldığım besteleri var) ve Berio (en sevdiğim yapıtının, Piyano İçin Altı Parça No. 3, Wasserklavier, başlığının da Almanca olmasıysa ayrı bir ironi; Sequenzas ise açık söylemek gerekirse bir seyahate eşlik edecek müzik değil). Kerem’le uğraşmaktan ve Respighi üzerine düşünmekten arta kalan zamanda bir şekilde Michel Butor’un romanı La Modification geliyor aklıma. Romanın kahramanı Leon Dalmont karısı Henriette’yi ve ailesini geride bırakıp Paris’ten bir trenle Roma’ya, metresi Cecile’e onunla beraber olmak için evliliğini sona erdireceğini söylemek üzere yola çıkar. Gare de Lyon’dan Stazioni Termini’ye ulaşıncaya kadar geçen sürede ise düşüncesi ve duyguları değişir; tüm kaygı ve korkularıyla yüzleşir ve sonunda Roma’da tek başına geçirdiği hafta sonunun ardından Paris’e, evine geri döner ve Cecile’le ilişkisinin zamanla sona ermesini bekler. Romanı hatırlamam “yeni roman” anlayışının ve modern roman külliyatının en büyük başyapıtlarından biri olması ve ilk bakışta oldukça melodramatik gözüken konusuna indirilemeyecek derinliği değil elbette. Butor’un yapıtında (üstelik söz konusu olan Roma’ya yapılan bir tren yolculuğudur) ana kahraman Dalmont’un düşünce ve duygularındaki değişiklik ile trenin ilerleyişindeki ritim adeta uyumlu bir şekilde hareket eder. Bizim bindiğimiz Torino-Roma treni hızlı tren, dolayısıyla böyle geniş, yaşamımı etkileyecek derecede kapsamlı ve derin kararlar almama olanak verecek bir zamanım yok. Kerem’in yeme içme alışkanlıklarını sağlıklı bir hâle getirebilmek için neler yapmamız gerektiğini ve biraz da Roma’daki günlerimize dair planımı düşünüyorum.

Roma Termini’ye vardığımızda gördüğümüz taksi kuyruğu şehirdeki turist yoğunluğunu anlamamız için yeterli oluyor. Temmuz ayında Roma’daki turist sayısını tahmin etmek zor olmadığından, kalacağımız oteli tren istasyonuna yakın, yürüme mesafesi bir yerde tutmuştum. Otel seçimim bizdeki rasyonel düşüncenin, teori ve okumaya karşı içi boş bir pratikliği yücelten bir sorunun, “Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” sorusunun cevabı aslında: Hem okuyan hem gezen. İtiraf edeyim seyahat sırasında belirli bir tecrübeyle güçlendirilmemiş saf bilgi pratikte işe yaramayabilir. Termini civarında kalırken Roma’nın en nezih mahallelerinden biri olmayan bu bölgede konaklanacak doğru oteli seçmek hem bir bilgi hem de bir tecrübenin sonucu. Gerçi Aslı’nın otelin kahvaltısını pek beğenmemesi ve bazı günler aşırı sıcaktan dolayı yetersiz kalan klimalardan şikâyet etmesi (odamız bölgedeki arkeolojik kalıntılara bakan manzaralı bir oda olmasından ötürü doğrudan güneş alıyor ve klimalar öğleden sonra kırk dereceyi geçen sıcaklıklarla mücadele edemiyor) otel seçimime dair eleştirilmemin göstergesi. Oteli Piazza di Spagna’ya sadece iki metro durağı uzaklıkta olan Termini Metro Durağı’na birkaç dakika yürüme mesafesindeki konumu nedeniyle de seçmiştim. Maalesef o hattın yıl sonuna kadar bakımda olması yüzünden (ki buna dair hiçbir bilgi yoktu oteli seçerken) her yere giderken Uber ve taksi kullanmak zorunda kalmamız bu bilgi ve tecrübe birleşiminin arzu ettiğim şekilde çalışmasına engel oluyor.

Roma’nın turist yoğunluğu otele yerleştikten sonra şehri gezmeye başladığımız Via del Corso’da insan kalabalığı yüzünden kaldırımda düzgünce yürüyemediğimizde kendini fark edilir kılıyor. Hemen hemen tüm önemli müzeler ve tarihi yerlerin biletler tükendiğinden Colosseum ve Vatikan Müzesi dahil pek çok yere gitmek için üstüne komisyon ödeyerek acentelerden bilet almak zorunda kalıyoruz. Buna şehrin topografyasının da etkisiyle görece zayıf olan toplu taşımanın bazı kritik hatlarının bakım dolayısıyla kapalı olması, kırk derecelik bir sıcak altında bazı yerlere yürüyerek gitmek zorunda olmamız ve elbette yoğun talep ve trafik sıkışıklığı yüzünden taksi ve Uber bekleme sürelerinin kimi zamanlarda yirmi-yirmi beş dakikaya uzaması da eklendiğinde, daha öncekilere kıyasla bu ziyaret daha konforsuz ve zorlu geçiyor.

Roma’yı ilk ziyaretimde Türkiye’de niçin “aşk çeşmesi” olarak adlandırıldığına dair tatmin edici bir açıklama bulamadığım La Fontana di Trevi’ye para atma ritüelinin aslında dilek tutmak için değil de efsaneye göre bir daha Roma’ya geri dönmek için yapıldığını öğrenmiştim ve şehri çok sevdiğimden iki adet madeni para atmıştım. Bu tarz turistik ve mitolojik ritüellere hiç inanmam ama içten içe o gün o madeni paraları atarak en az iki kez daha şehri ziyaret etme şansımı garanti altına aldığımı düşünmüştüm. Bilmiyorum, garip ve açıklanamaz bir şekilde o paraların etkisinden midir, ben o seyahatten sonra iki kere daha, biri iş için olmak üzere, Roma’yı ziyaret etme olanağı buldum. Bununla birlikte ilk seyahatinden sonra üçüncü ziyaretimi gerçekleştiriyorum ve “Acaba iki değil de üç madeni para mı atmıştım?” diye kendime soruyorum.

Şaka bir yana Roma, hakkındaki tüm karışık düşünce ve duygularıma karşın, her seferinde isteyerek gittiğim bir şehir ama dünya üzerinde ziyaret etmeyi en çok sevdiğim ülke olan İtalya’nın en sevdiğim şehri olduğunu söyleyemem. Florance, Siena, Bologna ve Milano ve hatta Ferrea, Modena, Lecce ondan önce gelir benim için. Dünya üzerinde en sevdiğim, seyahat etmekten en çok hoşlandığım on şehri saymak istersem de Roma bu sırada yer almaz. Öte yandan fırsatını bulduğumda veya bu kez Kerem’i bahane etmemde olduğu gibi, içten içe bir fırsat yaratıp ziyaret etmekten de geri durmam Roma’yı.

Fellini’nin Fellini’s Rome filminde konuk oyuncu olarak yer alan ve kendini oynayan ünlü Amerikalı yazar Gore Vidal niçin Roma’da yaşadığını şu sözlerle açıklar:

“Bana niçin Roma’da yaşadığımı soracaksınız? Burada yaşıyorum; çünkü burası merkez… Ve burası bir illüzyonlar şehri… Ne de olsa burası hükümetin, kilisenin ve filmlerin şehridir. Bunların hepsi birer illüzyon yapıcıdır. Hatta ben de öyleyim siz de öylesiniz.”

Benim de Roma’ya olan ilgim, tarihte pek ilgimi çekmeyen bir dönemin, ilkçağın ve Roma İmparatorluğu’nun merkezi olmasından değil. Beni ona çeken, en sevdiğim şehirler içinde ilk sıralarda yer almamasına rağmen her çağırdığında koşa koşa gitmemi sağlayan, Vidal’ın da ifade ettiği gibi onu bir illüzyon şehri yapan öğeler: adeta bitmeyen bir pembe diziyi andıran İtalyan siyaseti, Vatikan dininin ekonomi politiği, sanat ama özellikle de filmler, iyi yemek, güzel kafeler, şık mağazalar, Piazza di Spagna’nın ve Via dei Condotti’nin tarihten süzülerek günümüze ulaşan romantik ve asil lüksü…

Roma günümüzde Paris, Londra, Barcelona, Venedik ve Amsterdam gibi kitlesel turizmin sembol şehirlerinden biri. Öte yandan tüm bu kitleselliğine karşın her bir şehrin kendine özgü bir turist kitlesi olduğunu da gözlemliyorum. Roma’nın turist kitlesi şehrin tarihinin, kültürünün ve sanatının bir tüketim aracı hâline gelmesine belki de en mükemmel örneğini sunmasına karşın hâlâ bir nebze de olsa entelektüel bir meraktan besleniyor. Onları buraya getiren saf bir tüketim çılgınlığı değil. Paolo Sorrentino’nun başyapıtı La Grande Bellezza’da başkarakter Jep Gambardella’nın turistleri “Roma’daki en ilginç insanlar” olarak tanımlaması belki de boşuna değil.

Yıllar önce, hatırladığım kadarıyla 90’ların başında haftalık bir dergi (muhtemelen Aktüel) yaptığı Roma dosyasında şehir için “Hâlâ kasaba ruhuna sahip olan bir yer” ifadesini kullanmıştı. Üzerinden neredeyse otuz beş yıl geçtikten sonra bile bu ifadenin hâlâ geçerli olduğunu görüyorum. Bilgi kaynaklarının bu kadar çeşitlendiği ve kolay erişildiği günümüzde, hele de Roma gibi bir şehirde artık saklı kalmış güzelliklerin/cazibe duraklarının olma ihtimali bulunmasa da, örneğin şehrin Bohem bölgesi Trastevere gibi mahallelerde, eskiye göre kıyaslanamayacak kadar çok turist sayısına rağmen, hâlâ bir kasaba atmosferini, küçük ama ilginç bir butiği veya Trattoria’yı bulmak mümkün.

Paris için yazdığım metinde şöyle demiştim: “Bir şehri deneyimlemek için o şehrin kültürel ve tarihsel arka planını bilmeye gerek yok. […] Varsın gerçekleştirilsin klişeler.”

Günümüzde bu kadar tüketilmiş bir şehirden William Wyler’ın 1953 tarihli filmi Roman Holiday’deki tazeliği edinmek de dünya medeniyetinin merkezlerinden birini keşfetmenin hayranlık ve gururla karışık romantizmini yaşamak da imkânsız. Yaşamı boyunca ilk defa ziyaret eden biri için bile geçerli olamayacak kadar bir başka döneme ait bir “nostalji” artık Roma romantizmi. Yine de tüm turist akımına ve şehrin tarihini/kültürünü/sanatını kitlesel bir tüketime dönüştüren klişelerine rağmen Roma bana göre Paris’le birlikte belki de dünyada görülmesi gereken ilk iki şehirden biri. Aşırı turizmden mustarip benzerlerinden farklı olarak o illüzyonlar ve (Fellini’nin gözünden bakarsak) fanteziler şehri ve nasıl yaklaşırsanız size öyle karşılık verecek kadar duyarlı, zihninizdeki hayallerle ve gözlerinizdeki bakışlarla çoğaltılmaya uygun bir tür kayıp cennet. Nasıl hayal eder ve görürseniz Roma sizi öyle kucaklayacakmış gibi geliyor bana.

Tüm turist yoğunluğuna, sıcaklığına ve konforsuzluğuna rağmen sonsuz şehrin genel karakteri değişmiyor. Adına yakışır bir şekilde, bazı anlarda ve bazı mekânlarda adeta sonsuz bir güzellik uzamında kaybolurken bize eşlik ediyor ve Peter Greenaway’in Roma’da geçen filmi The Belly of an Architect’in başında, ana kahraman mimar Kracklite’ın şehre yaklaşırken ifade ettiği gibi “sanat, tarih, iyi yemek ve yüksek ideallerin” şehri olmaya devam ediyor.

aile, aile ilişkileri, Bülent Tunga Yılmaz, İtalya, kent, Roma, şehir, seyahat