ve Film Müzikleri
Perde Arası: Dekadans…
“Ölmek,
Her şey gibi, bir sanattır,
Bu konuda yoktur üstüme.”
—Sylvia Plath, “Lady Lazarus”
Kadın oturuyor, derisi yıpranmış bir bar taburesinde. Kafası bir dünya, hayallere boğulmuş çünkü. Geleceğin yükünü taşımak ıstırapların en ağırı olmalı. Hayaller, ki pek çoğu gerçekleşmeyecek, çünkü gerçekleşmeyeceği için hayal denmiş ve gece gündüz tahayyül edilmiş, bir viski kadehinin içine hapsolmuş, eriyen buzlara karışmış, dans ediyor… Hayaller, ki hayatı güzel kılmalı, çünkü güzel günlerin esansını taşıyor yokluğunda, ilk kez gözünü bu denli korkutuyor… Kadın oturuyor, çünkü atacağı her adım onu okyanuslar ötesine götürüyor: Costanza’ya, Odessa’ya, Sivastopol’a, İstanbul’a… İstanbul’a.
Kadın, ağzı var fakat dili yok, dilini kaybedeli çok olmuş farklı ülkelerde. Yüzükleri onun adına konuşuyor. Mavi, narin bir gül olmuş kelimeleri sözgelimi ya da sağ parmağa takılmış bir alyans, pırıl pırıl, hapsoluşunu haykırıyor. Altının ışıltısı yüzünün rengine karışıyor. Gelecek tahayyülü, geçmiş acıları yansıtıyor ve korkuları. Güzel olan her şey yel olmuş sanki, göçüp gitmiş barın açık kapısından. Güzel olan her şey çekip gitmiş de geriye bir tek gözleri kalmış. Onlar ise mahsun, odağı belirsiz, anlamı yalnız, soğuk, esrik. O gözler ne dünyalar görmüş, ne insanlar tanımış, bazen gülmüş, bazen ise yaşlara boğulmuş.
Kadın taksi sarısı ayakkabılar giyiyor. Ayakları özgür, kayıtsız ve huzurlu, yunuslar gibi bir dalıp bir çıkıyor. O ayaklardı ki daha düne kadar ona mutluluğu yaşatan, hayatın sırrını taşıyan… Şimdi ağa takılmış balıklar gibi, ölüm titreyişlerini gerçekleştiriyor. Sessiz bir çığlık tüm odayı yırtıp geçiyor, bir ben duyuyorum, o duymuyor. Kimsesizliğinde nasırlaşıyor hisleri.
Kadın… ve omuzları. O omuzlara hapsolan tek bir ben olabilmek için sırada bekliyor salyalı onlarcası. O omuzlara dokunabilmek, o omuzlarda hayatı değerli kılmak, o omuzlarda özgürleşmek, o omuzlara boşalabilmek, o an kimilerine dünyadaki yegâne amaç oluyor. Müzik onun için değişiyor, içkiler onun adına ısmarlanıyor, kadehler onun adına kalkıyor. Spasibo! Prost! Zum Wohl! Şerefe!
Kadın… ve ben. Çivi olmuş mıhlanmışım kirli bir masanın ardında, içkimin içinde oynaşan hava kabarcıkları gibi olmak istiyorum bir an. Sonumun nerede biteceğini bilmeden yükselmek istiyorum. Uçmak, kaybolmak tamamen, yok olmak. Kaybolurken onu da çekip almak belki de. Oysa daha düne kadar süzülen ruhu bugün taş olmuş, cansız. Korkusunda çürüyor. Ey heybetli Emil Cioran, ey çürümenin yazarı, tüm dünyayı kara kömüre boyamak, bize bırakacağın tek miras mı olmalı!
Ve kadın… ve ben… ve onlar ve kaldırımlar, yazdıklarımla sesimi tak tak işitecek Necip’in aç köpekleri… Kahrım ve yalnızlığım. Derdimi anlayan birkaç insan. Tanıklığını yaptığım pırlantadan gözyaşların teker teker bardağıma damlayan. Heyhat! Senden yoksunluğum ve insanlığa nefretim. İnsanlık kötü, insanlık çirkin, ahlaksız ve kirli. Çöküşüm seninle olmalı, çöküşümde sen olmalısın, senden bir parça benimle kaybolup gitmeli, tarihe gömülmeli…
Fakat her Michelangelo Antonioni filmi gibi bunun da sonu mutlu olmayacak. Belki kader, belki keder, belki postmodern bir huzursuzluk. Hepsi bir yalandan ibaretse eğer, acıyla yoğrulmanın, zamanla pişmenin ne önemi var. Yozlaşan ve kararan ruhlar, aşık periler, ölü canlar.
III.
“İşleri yoluna koymak için küçük bir felaket gibisi yoktur.” (Blow-Up’tan).
Gerçek ile hayalin birbirinden ayırt edilemez olduğu bir zamanda insana yaşadığını inandıracak tek acı ruhsal bir soykırım oluyor. Bu sebeple Antonioni, yukarıdaki alıntıda belirtildiği üzere, işleri yoluna koyacak tek çıkışın bir felaket olduğunun farkında. Antonioni sinemasına tanıklık etmeyi ve bu estetik şöleni irdelemeyi bu denli yıkıcı kılan ise farklı karakterler tarafından farklı zaman dilimlerinde canlandırılan aynı konu oluyor: Modernite ve beraberinde getirdiği yabancılaşma ve yozlaşma.
Antonioni’ye göre ahlak sistemler içinde en taşlaşmış, kalıplaşmış, dolayısıyla da en zor değişen değerler bütünüdür. İnsanlar onu eleştirse ve ne kadar ona bağlı olmadıklarını söylese de ahlak akıllarının ve kalplerinin bir köşesinde hep meşgul eder onları. Toplumların değişmesine en çok direndikleri ve en zor uyum sağladıkları sistem ahlaktır. Modernite işte bu ahlakı kökten değiştirmeye niyetlidir: İnsanı ahlakın katılığından özgür kılacaktır. Ancak modernite ahlakın totaliter yanını yok ederken kendi sorunlarını ve sıkıntılarını da beraberinde getirir. Yeni değer yargıları bireyin ikilemini yok edemez. Birey eskide, geleneksel yapıda özgür değilken modernite içinde özgür görünüp yeni esaretlerin altına girer. Yalan –ki Antonioni sinemasının karakterleri tarafından pek çok kez ihanet olarak çıkar karşımıza– modern bireyin kendisiyle yüzleşmemesini sağlayan başlıca kaçış yoludur. Farklı gözlere ve yüzlere yöneltilen bu yalanlar aslında bireyin kendi karanlığından kaçışı için elinde kalan tek araçtır. Bu birey kendine has, gerçek ve artık tolere edemediği yüzünü kendinden ve toplumdan saklamak için yalanlarla örülü farklı maskelerle karşımıza çıkar. Değişim akıntılarıyla sürüklenen modern birey yanaştığı her sahilde yeni bir maskeyle belirir. Belki de bu metnin bir devamı, bu farklı maskeleri irdeleyen Ingmar Bergman üzerine yoğunlaşmalı. Fakat nasıl demeli ki… Eğer şu son satırlara kadar karamsarlığımız içinde kömür karasına dönmediyse ruhunuz ve hâlâ tolere edebiliyorsanız yazdıklarımızı, bir başka bahara… İnsanların Marcel Proust’u hakikaten bildiği, içselleştirdiği ve romantize etmediği, Albertin’in ırzına geçmediği, gerçeklerin hipergerçeğin esaretinde değerini yitirmediği bir başka bahara…
{fold içindeki imge: Michelangelo Antonioni, Blow-Up, 1966, film karesinden detay, kaynak: AnOther Magazine}