ve Film Müzikleri
I.
Modern insanın tarihi bir boyutuyla da yalnızlık, yabancılaşma ve yozlaşma tarihidir. Bu yazı dizisine konu olan Michelangelo Antonioni bu tarihe sinemasıyla tanıklık eder. Antonioni sineması büyük oranda modern insanın kendine bedenen ve zihnen yabancılaşmasını ve ahlaken yozlaşmasını konu alır. Bu yazı dizisinde, bu temaların sorgulanması üzerinden kurgulanan ve “Modernite ve Huzursuzlukları Üçlemesi” olarak tanımlayabileceğimiz L’Avventura, La Notte ve L’Eclisse ile bu filmlerin devamı niteliğindeki dördüncü filmi Il Deserto Rosso ve beşinci filmi Blow-Up’ı baz alarak kötümser bir analiz sunmayı hedefliyoruz. Kötümser; çünkü Antonioni sineması bireyin kendiyle yüzleşmesini içeriyor… Kötümser; çünkü kimsenin Proust’u ve Albertine’i bilmediği, Orhan Pamuk’un Kara Kitap’taki tabiriyle kötü ve anlayışsız olduğu bir devirde, iyimser bir analiz sunmamız bizleri yıkıma sürükleyecek sulara kürek çekmekten başka ne fayda getirir? İşte bu sebeple yazı dizimizde bu yüzleşmenin ruhen ve zihnen yıkıcı fakat yalnızca estetik anlamda yapıcı olan yanlarını okura sunmaya çalışacağız.
Antonioni’nin sinemaya belgesellerle başlaması bir tesadüf değildir. O, pek çok büyük şair, romancı veya sinemacı için söylenen klişe ama her klişe gibi bir gerçekliği de içinde barındıran sözdeki gibi “çağının” –ki bu modern çağdır– tanığıdır. Antonioni’nin bu tanıklığını diğerlerinden ayıran, bunu somut ifade yöntemleriyle yapmaması, basit bir realizmden kaçması değildir sadece. Filmlerinin felsefi derinliği, insanı yavaş yavaş içine alan, ele geçiren anlatı yapısı da değildir neden. O bir ahlakçıdır ama klasik anlamda değil. Onun ahlakı yalnızlaşan ve yabancılaşan, bu yolla kendi çekirdeğine sığabilecek kadar bireyselleşen ve sığlaşan insanın modernleşmeyle yitirdiği ama yerine yenisini koyamadığı bir ahlakın yokluğuna işaret eder içten içe ağlayarak. Bu yönüyle Antonioni sineması aynı zamanda bir ağıttır da.
Modernite insanlık için can acıtıcı ve umut kırıcı bir ikilemi barındırır. Modernleşme bireyselleşme ve özgürleşme sürecidir. Modern birey insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar özgürse bile bu özgürlüğün bedelini de çok ağır –kimi zaman aklını, kimi zaman da bedenini yitirerek– öder. Modernite ve özgürlük insanın sırtındaki en büyük yüklerden biri hâline gelir. Bu yükün büyük bölümü işte bu yalnızlaşma ve yabancılaşma temaları üzerinden Antonioni’nin objektifinden yansıtılır. Modern birey, özgürlüğünün bedelini içinde yaşadığı topluma ve unutmasına rağmen özünde bir parçası olduğu doğaya yabancılaşarak ve yalnızlaşarak öder. Bireyin toplumsal yaşama ne ölçüde katıldığı ya da kamusal alanda ne derece özgürce göründüğü önemli değildir. Birey, ait olduğuna inandığı topluluk içinde, kendi özgürlüğünün bir yansıması olan serbest iradesiyle özgürlüğün oluşturduğu adacıklarda yaşasa bile yalnızdır. Modernitenin yalanı ya da ikilemi de budur işte: Özgürleşme vaadi peşinden sürüklenen birey kendini çok daha kısıtlayıcı bir kafese kendi elleriyle hapsetmiş olur.
L’Avventura’nın dekadan sosyete üyeleri, La Notte’nin adeta sonsuzluğa uzanan davetlerindeki kentsoyluları veya Il Deserto Rosso’nun bir orjiyi bile tamamlayamayan profesyonel-teknokratları hem yalnızdır hem de yabancı… Goytisolo’nun tabiriyle her biri “yeryüzünde bir sürgün”dür. Yaşama, insana-bireye, topluma ait ne varsa her şey işte bu “sürgün” olma hâlinden doğar. Doğasından koparılmış birey, yozlaşma çölünün kumulları arasında atılan her adımla özünden uzaklaşır ve kaybolur.
Perde Arası: Sessizliğin Eylediği
“Bir düşünce olacak aklımda. Henüz gelmedi, fakat hissediyorum, yakında burada, zihnimde belirecek.” (La Notte’den)
Ertelenmiş düşüncelerin akışkan zamanında geçirdiği her dakikayla bir sondan diğerine savrulan modern bireyin sığınabileceği tek yolun (gerçeklerden) kaçış olduğunun telaffuzu bile ne acı. Bu kaçış, nereye olduğu belirsiz, karanlık sokaklarda yapılan kör bir koşu değilse nedir? Öyle ki, ötelenmeye çalışılan yıkım, kadere inancını kaybeden insanın kabullenemediği kaderi olmuş da takip ediyor onu peşi sıra.
Ertelenmiş düşüncelerin ardına saklanan kaçış, engellenemeyen sonlara son bir meydan okuyuştur da. Çünkü düşünce aslında hep orada, yalnızca söylenmesi vakit alıyor; zira İngiliz filolog Austin’in tartışmalarına konu ettiği şekliyle her söz beraberinde bir eylemi taşıyor ve modern birey, söylemlerinin edilgenliği altında eziliyor. Eylemlerin ağırlığı onu, düşüncelerini paylaşmaktan alıkoyuyor. Modernitenin bir oyunu diyelim biz buna ve bu oyunun diyalogla üretilecek yeni kavramlarla değil, bireyin yalnızlığının ürünü olan yozlaşmış modern anlamlarla oynandığının da altını bilhassa çizelim.
Peki ya sessizlik… Sessizlik anında dahi söylenemeyen sözler eyliyor ve birey, kendi içerisinde söylenemeyen düşüncelerin tufanına kapılmış. Bir düşünce olacak aklımda, henüz gelmedi, fakat geliyor, çünkü acısını hissediyorum her nefes alışımda… Anlamlandırılamayan “anlam dünyasının” açık bir tezahürü olan dejenere sessizlik, bir nevi sessiz yıkım, Antonioni’nin dünyasının merkezini oluşturuyor.
Modernite bu ıstırabın başlıca sorumlusu mu yoksa günah keçisi midir? Adı her ne ise bu illet, bireyin en mahrem anılarını esir alıyor. Her acı bir birliktelikle aşılır, anlam çoğu zaman karşılıklı diyalog sonucu yaratılırken, bu varoluşsal ıstırap adımlarını insan ilişkilerini yozlaştırarak atıyor. İlk adımıyla insanı yalnızlaştırıyor, kendine ve çevresine yabancılaştırıyor. Bu çağın insanı sevmek ve sevilmekten bu kadar mı yoksun? Bu çağın insanı tatminsiz sevişmeler mi yaşıyor anlamsızlığında?
Bize bu yabancılaşmanın görsel bir kesitini sunan Antonioni, filmlerinde kendilerini tanımlayacak kavramlar ellerinden alınmış karakterler yaratıyor. Yeni kavramlar yaratamayan, eskinin yozlaşmışlığında pisliğe bulanan roller bunlar. Düşüncelerini söylemekten çekinen, çekincesine bir kaçışı saklayan ve yıkımı bu kaçışla ötelemeye çabalayan bireyler. Antonioni’nin 1960’lı yıllarda yarattığı karakterler bugün etrafımızı esir almış durumda. Hepimiz birer Monica Vitti, Jeanne Moreau, Marcello Mastroianni olmuş, dekadansı ağzımızda laflar geveleyerek ya da sessizliğe bürünerek ertelemeye çabalıyoruz. Fakat çabamız nafile.
Kadın düşünceli, viskisini yudumluyor. Adam düşünceli, Adorno girmiş aklına. Arada kaçamak öpüşmeler, başka adamlar ve kadınlarla. Oysa dolgun dudaklara konulan her öpücük baldıranla bezenmiş bu devirde çünkü hepsi yalan ve güzelliği sonlandıracak ölümün tohumlarını taşıyor.
“Düşüncen… belirdi mi?” diye soruyor adam. “Evet” diye yanıtlıyor kadın. “Nedir, söyle o zaman” diyor merakla adam. Kadının cevabı yalancı bir güvenle veriliyor kısaca: “Hayır.” Adam diretiyor: “Eminim ki güzeldir. Neden hayır?… Bana düşünceni söylemeyecek misin?” Yanıt, zamanı durağanlaştırmak istercesine verilmiş bir “Sonra”yı içeriyor yeniden.
Sonralar, ötelenen ve her “sonra”yla daha da büyüyen bir yıkımın habercisi.
Su birikintilerine bırakılan kâğıttan kayıklar gibi düşünceler bir süre gezindikten sonra yozlaşmışlık denizinde batıyor. Nasıl devam etmeli ki bu yazı… Karamsarlık girdabına dalan modern bireyin tutunacağı tek bir dal kaldı mı etrafında? Biraz Kafka, biraz da Kundera kokan bu analizi yanlışlayacak bir tek örnek göremiyor olmamızın sırf bizim hiççiliğimizin eseri olduğunu kanıtlayabildiğimiz gün belki yazdıklarımız biraz olsun umuda yelken açar. Fakat o güne kadar bize gelip umutsuzluğunu paylaşan her adam ve kadına söyleyecek tek bir sözümüz var: Kaçın, çünkü kaçmaktan daha iyi yapabildiğimiz bir şey yok bizim.
{fold içindeki imge: Michelangelo Antonioni, La Notte, 1961, film karesinden detay, kaynak: Leonine Films}