F harfinde, diğer harflerdekiler gibi görsel değil, işitsel bir manzarayı takip ediyoruz. Kelimemiz fonograf, yazarımız ise ismini vermeyen A.N. Fonograf 20. yüzyılın birçok medya teknolojisini şekillendiren mucit Edison’un ses kaydetmeye yarayan bir icadı. 1877 yılında üretimi gerçekleşen ilk fonografın ismi iki kelimenin birleştirilmesiyle tasarlanır. Yunancada phone ses, graphe yazmak anlamına gelir ve ikisi beraber “sesin yazılması” anlamını oluşturur. Böylece “Ses uçar, yazı kalır” sözü egale olur ve sesin de yazılarak defalarca dinlenmesi mümkün kılınır. Fonografın anlamındaki yazmak eylemi mühimdir. Bir anlatı, metin, görsel veya bu durumda ses olarak başka bir mecraya aktarılıp korunabildiğinde artık onu üretene bağımlı olmaktan kopar. Anlatıyı anlatıcı yerine bir mecra üzerinden alımlayan özne, o anlatıyı dilediği gibi anlama, yorumlama ve faydalanma özgürlüğüne kavuşur. Servet-i Fünûn gibi mecralardaki metinsel ve görsel anlatılar da tam böyle bir zenginliğe yol açar. Tek başına istediğiniz yerde ve zamanda o anlatılarla vakit geçirebilirsiniz. Fonografla beraber ses de onu üretenden kopan yeni bir mecra olarak ortaya çıkar.
Ahmed Rasim, 1885 yılında Bedâyi’-i Keşfiyyât ve İhtirâ’ât-ı Beşeriyyeden Fonograf: Sadâyı Tahrir ve İ‘âde Eden ‘Âlet adlı bir küçük kitap kaleme alır. Yazarın ilk basılı yayını olan bu on beş sayfalık metin içerisinde fonografın içeriğini gösteren kesit gibi teknik görseller de yer bulur. Bunun yanında nasıl ses kaydı yapılabileceğine dair bir gravür yerleştirilerek makinenin insan pratiğiyle olan ilişkisi de okura sunulur.
Ahmed Rasim’in bu metni kaleme aldığı yıllarda İstanbul’da pek esamesi okunmayan fonograf, 1890’lara gelindiğinde yavaş yavaş sahneye çıkar. 1895 yılına it olduğu belirtilen bir fotoğrafta ise seçkin bir nesne olarak odakta yerini alır. Çevresindeki üst sınıfa mensup oldukları belli olan insanlar da bu yeni makineyle gururlu bir şekilde kadraja girer.
kaynak: Muhammed Nur Anbarlı,
“İletilen, Taşınan ve Saklanan Bir Ses Uğruna İcatlar”
Aradan dört yıl daha geçer ve fonograf, İstanbul’da artık iyice yaygınlaşır. Fotoğraftaki gururlu insanların aksine dergideki yazarımız bir hayli sinirlidir. Çoğunlukla İstanbul Postası bölümünü kendisi yazan Ahmed İhsan, 1899 yılının 446. sayısında köşeyi başka bir yazara bırakır. İsmini vermeyen A.N. ile beraber İstanbul’un fonografla temasını keşfetmeye başlıyoruz.
1. İç Sıkıcı İşkence
“Fonograf!… Lakin bu cırlak makine beni o kadar sıkıyor, o kadar ta’zib [eziyet] ediyor ki mümkün değil sükût edemeyeceğim. Bilmem siz ne fikirdesiniz, aziz kariler [okurlar]? Bence fonograf, hani şu iki buçuk liradan iki üç yüz franga doğru alınıp sonra her gün kovan [ses kaydı yapılan balmumu silindir] bedeli diye birçok paralarınızı çeken ‘dolap’ yok mu, işte benim için ondan mânasız bir şey tasavvur olunamaz.”
Ahmed Rasim’in on beş sene evvel bilinmeyen bir icadı tanıtmak için kaleme aldığı metnin aksine yazarımız, okurların gündelik hayatta artık bildiği bir mefhumdan bahseder. Yazarın kovan dediği, sesin kaydedildiği, balmumundan yapılma silindir kayıt yüzeyi. Alman Emile Berliner bugün de form olarak bildiğimiz yatay diske sesi kaydetmeyi icat eder ve 20. yüzyılda daha yaygın kullanıma girecek gramofonu üretir. Reşad Ekrem Koçu’nun “silindirli fonograf ile plâklı gramofon” tabiri, sesin yazıldığı iki farklı yüzeyi tarif eder.1 Bu iki farklı yöntemle ses kaydı makineleri bir süre beraber piyasadadır. 1901 yılında derginin bir sayısında aynı sayfada üstte fonograf, altta gramofon reklamıyla okurlara kovanlar ve plaklar ile ses kaydı çeşitliliği sunulur.
kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 539, 1901
Fonograf reklamı, ev içerisindeki sakinlerin birlikte vakit geçirme eylemini odağına taşırken, gramofon reklamı daha yeni bir teknoloji olduğundan makinenin detaylı, şık bir görseliyle okurların ilgisine sunulur. Fonograftan çıkan ses neredeyse ev halkına doğru esen bir rüzgâr gibi etkili verilir. Birazdan bizim yazarımızın da dem vuracağı gibi, tüm sakinler fonografa dikkat kesilir ve kendi aralarındaki iletişim kaybolur. Böylece, 20. yüzyıl boyunca medyayla kuracağımız ilişkiye dair ilk tohumlar atılır.
“Fakat rica ederim: Fen ve medeniyetin –burada biraz ıstılâh [ilim sözü] paralayabiliriz– evet, fen ve medeniyetin harika-nümâ [harika gösteren] bir mahsul-i ter-zeban-ı bediü’l-beyânı [ifade ve beyanda eşsiz güzellik sahibi elde edilen bir mashul] olan bu alet için ‘manâsız’ demekle nazarınızda fenne, medeniyete hürmetsizlik etmiş oluyorsam, rica ederim, sözümü geri almama müsâade edin; maksadım fonografı tahkir [hor görmek] değil, şu bizim evlerde sakallı saçlı bebeklere oyuncak olan mu’ciz [aciz bırakan] makineden şikâyettir!”
Yazar bu paragrafta fonografın bilimsel bir icat olarak mı yoksa gündelik hayattaki yansımasına mı odaklanmak gerektiği çelişkisini yaşar. Bir yandan ses kaydetmek gibi yüzyıllardır yapılagelen geleneksel sözel anlatı formunun değişimi söz konusudur, ama diğer yandan da bu pratiğin yetişkin insanları çocuğa dönüştüren bir oyuncak işlevi gördüğünden hayıflanır. Belli ki yazar için fen ve eğlence birbirlerine yakın kavramlar değildir.
“Fonograf şehrimize ilk defa gelip de Beyoğlu’nda, şurada burada tek tük dinlenmeye başladığı zaman bunun böyle günün birinde iç sıkıcı, baş ağrıtıcı, asâp ezici bir işkence aleti hâline getirilebileceği kimin hatırına gelirdi? Kim derdi ki Komendinger mağazası bir gün hemen tekmil alışverişini fonografa hasredecek, ramazanın tütün sergileri gibi paket paket, yığın yığın kovan satacak? Sonra tuhafçılara, kâğıtçılara, tütüncülere, bakkallara varıncaya kadar küçük büyük, umumi hususi birçok dükkân bu arı vızıltısından başka mârifeti olmayan müz’ic [usandıran] makinenin yüzünden kovanlar gibi işleyecek? Nihayet, evlerimizde, bütün İstanbul’un bütün evlerinde udlar, kanunlar, kemanlar, neyler, hatta piyanolar, hatta insanlar susup yalnız o, yalnız ‘fen ve medeniyetin o harika-nümâ mahsul-i ter-zeban-ı bediü’l-beyânı’ söyleyecek?”2
Yazarın bahsettiği mağaza, 1850’lerde İstanbul’a yerleşen ve ilk Fransız piyanosunu ithal eden Macar Alexandre Commendinger’in (1823-1900) 1873’te Beyoğlu’nda kurduğu müzik mağazasıdır.3 Güncel talepleri takip ettiği belli olan bu tüccar, yazarın şikâyetinde sezildiği gibi “seçkin” çalgı aletleri yerine daha ilgi çeken ürünlere mağazasında yer verir.
Plan d'assurance de Constantinople.
Vol. II - Pera & Galata. No: 37-38 (detay), 1905
Dergi sayfalarında fonograf reklamı yapan başka bir mağaza ilanı daha mevcut. Bu kez Beyoğlu yerine Sirkeci’de bulunan bir mağazanın reklam görselinde makine dışında kovanları da seçeriz. Önceden doldurulan kovanlar da satışa sürülerek müzik dinlemeye hazır bir şekilde tüketicilere sunulur. Yazarımızın feryadının aksine piyano, dergide reklam edilmez, aksine daha pasif, çalma değil dinleme üzerine bir müzik pratiğine hitap eden bu yeni makineler ilgi çeker.
kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 533, 1901
Tanıtım alanında en etkili reklamı 1906 yılında Edison’un kendisi hazırlar: “I am the Edison Phonograph”. Reklamda, fonografın faydalarını sayan bir ses kaydıyla makinenin kendisi konuşur. Reklam süresince operadan popüler müziğe, dil eğitiminden keyifli vakit geçirmeye kadar bu makineyle yapabilecek aktiviteler sıralanır. Görsel bir reklam yerine işitsel bir mecra kullanılması, bu yeni medyanın potansiyellerinin idrakını iyice kuvvetlendirir.
“Ah bakın, içim o kadar yanmış ki durup durup, fonografın kendinden almak istiyor, ona hücum ediyorum. Halbuki maksadım hiç o değil; hatta, itiraf edeyim, ilk çıktığı zaman bundan ben de bir tane almak fikrine düşmüştüm; lâkin fonograf almak birdenbire o kadar mübtezel [ucuz], o kadar âdi, o kadar tatsız bir şey oldu ki alamadım.”
Yazar da bu reklam bombardımanı altında makineye karşı hissettiği cezbedici arzuyu itiraf eder. Yine de pek bol ve ucuz bir şekilde kitleler nezdinde envai çeşitlilikte kullanılabilme potansiyeli olan fonograf, onun üstten bakışı altında tatsız bir konuma yerleşir.
2. Evin İçine Giren Ses
“Arkadaşlarımdan bir şair var... Şair demek biraz da ‘kafiye avcısı’ değil midir?.. Bu zât naklediyor: Bitişik komşularında bir fonograf varmış; kendisi akşamları yalısına gelip de penceresinin önünde biraz nefes almak, biraz kendini dinlemek için ne zaman koltuğuna yerleşecek olsa yanı başından müz’ic bir hırıltı başlıyor, sonra gıcırtılı bir bostan dolabı, daha sonra Yakomi’nin ma’hud [bilinen] zurnası, ve arada galiz naralar: ‘Yaşa Yakomi!’... Bu böyle birkaç dakikada başlayıp biterek saatlerce devam ediyormuş.”
Yazarın yakarışlarından ilki, şair arkadaşı üzerinden verdiği örnekle evin içine doğru sızan gürültüdür. Başka bir zamanda, kentin farklı bir yerinde kaydedilmiş bir müziğin komşusunun evinde çalınarak eve sızması, yazar için son derece rahatsız edicidir. Özellikle zurnayla çalınan ve coşkuyla karşılanan bu “hafif müzik”, kafiye arayan, toplumsal statüsü yüksek biri için hiç uygun değildir.
Sözgelimi, 1931’e gelindiğinde komşuda çalan fonograf, merak uyandıran bir üslupla karşılanır. Sermet Muhtar’ın Akşam gazetesinde tefrika ettiği Kıvırcık Paşa adlı romanında, paşa, karşı dairede çalınan fonografa ve dinleyenlere meraklı bir bakış atar: “Karşıki evin fonografı gene harekete gelmiş, (ehli aşkın…) şarkısını çalmağa koyulmuştu.” Bunun akabinde hatıraları canlanır: “Ya o Yakomi’nin zurnası fonografa konar konmaz, Seher Hanım da eline tefi alır almaz çiftetelliye kalkış! Her bir azası ayrı ayrı oynıya oynıya, omuzlar titreye titreye, gerdan kıra kıra raksediş. Ya bütün o işveler, cilveler… Paşa kendinde geçmiş, öksürüğü, aksırığı tutmuştu. Nefes alabilmek için başını pencereden uzattı.”4 Sermet Muhtar’ın karakteri, yazarımızın aksine, fonograftan duyduğu sesle odasında zamanda yolculuk yapar. Hem de bahsi geçen aynı müzisyen, Yakomi ile.
Gözlemeye Başladılar”,
kaynak: Sermet Muhtar, “Kıvırcık Paşa”, Akşam, 15 Teşrinisani 1931
“– Yakomi’nin Zurnası... Lakin bu hain şeyi fonografa alanlara ne diyeyim? O alınmamış, o cins bayağılıklar fonografa doldurulmamış olsaydı ihtimal ki fonograf merakı şehrimizde bu kadar yayılmaz, bizim komşular da buna bu kadar merak sarmaz, benim rahatım da bu kadar münselib [kaçmış] olmazdı. Şu hükmüme şaşarsınız değil mi? Halbuki emin olun, bu en doğru hükümlerdendir: Bir yalı tasavvur ediniz ki sükkânı [oturanları] Boğaziçi’nin en şık, en zevkperver, en kibar yaşayan ailelerinden olsun, içlerinde piyano çalacak ud çalacak birkaç nefis el ile beraber; sonra bu aile bütün zarafeti, bütün ziyneti, bütün dâiye-i asâlet ve azameti [asalet ve yücelik arzusu] ile size her akşam –ziyâfet-i ruhiyye olarak– piyanosundan vecd-engiz [heyecan koparan] bir prelüd [kısa beste], yahut udundan mahmur ve muhrik [yakıcı] bir taksim dinletecek yerde, bunları pek güzel dinletebilirken zırlak bir fonograftan bitmez tükenmez bir zurna, Yakomi’nin zurnasını dinletsin. Halbuki biliyorsunuz, biçare piyano işte metruk ve sâkit [sessiz] köşesinde tozlanıyor, zavallı ud kadife kılıfının içinde o mahir ve nefis parmaklara tahassürle [hasretle] gerinip yatıyor…”
Yakomi (?-1933), Vidosköylü [Güngören], Direklerarası’nda Fevziye Kıraathanesi’nin karşısında bulunan kahvede çalışan bir Roman müzisyen.5 Yazarın ifadesinden İstanbul’da fonografın yaygınlaşmasıyla birlikte Yakomi gibi gündelik müzik kültürü içerisindeki müzisyenlerin kayıtlarının dolaşıma girdiğini anlıyoruz. Ahmed Rasim, Şehir Mektupları’nın birinde Direklerarası’nda gerçekleştirdiği gece yürüyüşünü kaleme alır ve işittiği cümbüşü bir fonograf dükkânına benzetir: “Vay! Fonografçı dükkânı. Gelsin Yakomi’nin bası, allının allısı. Ayvaz’la Nısfışeb’in söyleşmesi, Afet’in kantosu, Vasil’in taksimi, nüktedan Muhsin’in hicazkâr kürdîsi.”6 Yazar için bu kadar farklı sesleri aynı anda duymak, ancak bir ses kütüphanesinde yani fonograf dükkânında mümkün olabilir. Yazarımızın aksine Yakomi gibi “adi” müzisyenlerin kayıtları, Ahmed Rasim için İstanbul’un zaten var olan müzik çeşitliliğinin bir yansımasıdır. Başka bir deyişle, Direklerarası hâlihazırda bir fonograf dükkânıdır.
“– Sen ise, zavallı şair, sen ise kendi köşende güzel bir kafiye avlamak üzere iken asâbını hırpalayan, harap eden o hırıltı başlar başlamaz birden her şeyi kaybederek odanda çılgın adımlarla dört yana koşuyor, seni bu fonograflı yalıya komşu eden tesadüfe lanetler yağdırıyorsun, değil mi?”
3. Kamusal Hırıltılar
Yazarın anlatımındaki Yakomi’nin zurna performansı, bugün konserler sırasında cep telefonuyla yapıldığı gibi alelade bir şekilde kayda alınmıştır. Dönemin müzisyenlerinden Tanburi Cemil Bey (1873-1916) ise kayıt işini daha profesyonel bir üsluba taşır. Babasının biyografisini yazan Mes’ud Cemil (1902-1963) bu yeni mecranın potansiyelini şöyle aktarır: “Kovanlı fonograf zamanında, her birini teker teker doldurduğu üstüvâneler [silindirler], sihirli birer kutu gibi imparatorluğun en uzak köşelerine gidiyor, bir ‘lira çeyreği’nden ‘birkaç altın’a kadar satılıyordu.”7 Mes’ud Cemil, gramofon ve plak teknolojisinden önce her bir kovanın tek tek doldurulması gerektiğini ve nüshaların istendiği kadar çoğaltılamadığını belirtir. Yazılı anlatılar dünyasında kovanlar elyazması gibi çalışır, plaklar ise matbu eser. Yazar tekrar tekrar müziği icra ederek kovanlara doldurma gereksiniminin babasının “titiz mizâcına ve amatörce merakına uygun” olduğunu belirtir. Az sayıda her biri özel üretim olan fonograf kovanlarının aksine plakların yayılması ise müzisyenin hoşuna gitmez: “… nağmelerinin böyle orta malı hâlinde sokaklara dökülmesinden üzülüyor, ezâ duyuyordu [üzülüyordu].” Plakla tek bir kaydın sayısız kopyalanması bu müzisyeni endişeye düşürür. Bu yüzden en mükemmel kayıtları yapma hevesine tutuşur ve plaklarını dinleyerek kendini tenkit ettiği bir defter tutar. Her eser için “iyi, daha iyi ve fena işaretleriyle kısa cümleler ilave ettiğini” yazan oğlu, babasının bu yeni mecrayla olan gerilimli ilişkisini belirtir: “Bazen gülümser, bazen sinirlenir ve üst üste sigara içerek deftere bir şeyler yazardı.”
Evde Fonograf Çalışmasında”,
kaynak: Mes’ud Cemil,
Tanbûrî Cemil’in Hayâtı, 1947
“Fakat bu yalnız şairimizin komşularında değil, her yerde böyle. İstanbul içinde, hele akşamdan sonra, bir adım atamıyorsunuz ki büyük küçük evlerin birinden bir fonograf sesi kulağınızı tırmalamasın; bir kahveye, bir gazinoya, hatta bir seyir yerine gidemiyorsunuz ki sırtında iki sandık ile bir fonografçı önünüze çıkıp sizi iz’âc [rahatsız] etmesin. Hele fonografın bu son şekil taammümü [kamusallaşması] hepsinden müdhiş [dehşet verici]. Bundan kurtulmak da her zaman mümkün olamıyor. Mesela birkaç kişi bir yerde oturuyorsanız; bir de bakıyorsunuz ki fonografçı sandıklarıyla geliyor, biraz ötenizde açılır kapanır iskemlesinin üzerine makinesini yerleştiriyor, kuruyor; birkaç kovan, birkaç hırıltı; sonra, ister istemez dinlediğiniz bu latif âhenk için uzatılan tabağa gönlünüzden kopanı koyacaksınız; bu da cabası!.. Gazinolarda, kahvelerde bunu ağızlarını açıp dinleyenler olduğu gibi kulaklarını tıkayıp kaçmak isteyenler de var; fakat bu zümre o kadar kalil [az] ki…”
Yazar, nasıl evlerin içine giren gürültüden şikâyetçiyse bir yandan da kamusal alanda maruz kaldığı fonograf sesinden muzdariptir. Fonograf, ilk ortaya çıktığında yazarın bahsettiği gibi kamusal alana yayılan bir dinleme pratiği yerine bireysel bir pratiktir. Reşad Ekrem Koçu, Ahmed Kemal Bey’in hatıra notlarındaki fonograf dinleme pratiğini aktarır: “Lâstik boruların uçlarındaki memeler kulak deliğine sokularak dinlenirdi. Beş kişi birikinceye kadar beklenirdi ve bir silindire 100 para verilirdi ki o zamanlar mühimdi. Ben 5 kuruş verdim, Abdülezel Paşa ile Yavuz Sultan Selimin nutuklarını dinledimdi.”8 Ahmed Kemal Bey’in bahsettiği gibi kulaklıkla bireysel dinleme pratiği Amerika’daki fonograf salonlarında da seçilir.
kaynak: Sound Beat aracılığıyla
National Park Service
“Fonografın öyle cırlak olmayanları, verilen sesi değiştirmeyerek bozmayarak tekrar edenleri de yok değil; lakin bunlar galiba ziyadece pahalı olduğu için rağbet görmüyor; bir oyuncağa o kadar para nasıl verilir?.. Ucuz alınanlar da işte ucuz alınmalarının cezasını çektiriyorlar; ne çare ki cezayı çeken asıl çekmesi lazım gelenler, ucuz makine satıp alanlar değil, bu alışverişte hiçbir alakası olmayan biçâreler, rakikü’l-sâmia [hassas işiten] birkaç biçâredir. Onlar da kulaklarına pamuk tıkasınlar, değil mi?.. Doğrusu da o!..”
Yıllar geçer, derginin 1931 yılındaki bir sayısında “Fonograf Baba” başlıklı bir yazı belirir. “Büyük kâşifin müteaddit icatları meyanında en evvel akla gelen de bu alettir”9 diye belirtilerek, Edison’un ölümü hakkında kısa bir duyuru verilir. Yazarın oyuncak olarak görüp alay ettiği fonograf ve sesin kaydedilmesi, 1930’larda artık olağan bir anlatı formudur. Yeni olan form ise “fonograf babamız”ın açtığı imkânlarla üretilebilen sesli sinemadır ve dergi müjdeyle bunu haber eder.
1. Reşad Ekrem Koçu, “Aşki Efendi”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 3 (İstanbul: İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektif Şirketi, 1960).
2. Metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün hazırladığı “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.
3. Yavuz Köse, Dersaadet’te Tüketim (1855-1923) (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2016).
4. Sermet Muhtar, “Kıvırcık Paşa”, Akşam, 15 Teşrinisani 1931.
5. Özgür Akgül, Türkiye Müzik Piyasasında Roman Müzisyenler: Mesleki Örgütlenme ve Kimliksel Dönüşüm, İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Programı, Yüksek Lisans Tezi, 2006.
6. Ahmed Rasim, “Kırk Beşinci Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 2007).
7. Mes’ud Cemil, Tanbûrî Cemil’in Hayâtı (İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, 1947).
8. Reşad Ekrem Koçu, “Fonograf”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 11 (İstanbul: İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektif Şirketi, 1971).
9. “Edison’a Dair: Fonograf Baba”, Servet-i Fünûn, sayı 1839, 1931.
