V harfindeki kavram vagon. İngilizce ve Almancada bugün de gündelik dilde kullanılan bu kelimenin genel anlamı arabadır. Kökeni Hint Avrupa anadilinde olan vagon, yol almak anlamına da sahiptir ve İngilizcedeki way [yol] de vagonla aynı kelime ailesinden türer.1 Özellikle 19. yüzyılla birlikte vagon, treni oluşturan parçalar için kullanılmaya başlar. Yüzyıl sonuna doğru da Osmanlıca metinlerin içinde bildiğimiz anlamıyla karşılık bulur. Servet-i Fünûn gibi yüzyılın gelişmelerini sıkı takibe alan bir dergi, tren teknolojilerine de sayfalarında bolca yer verir. C harfindeki “Cevelan” yazısında Ahmed İhsan’ın hattı yeni açılan İstanbul–Eskişehir trenindeki anılarına yer vermiştim. Bu kez de Fransız bir yazarın New York’tan Chicago’ya olan tren seyahatine bakacağız. Baron Edmond de Mandat-Grancey’in bu seyahati, dergi içerisinde “Küçük Seyahatler” köşe başlığıyla 18 Mayıs 1905 tarihindeki 734. sayıyla beraber tefrika edilmeye başlar. Dergide yayımladıktan sonra Ahmed İhsan, Grancey’nin seyahatini kitap olarak matbaasında basar. İlginçtir ki ne kitabın kapağında ne de dergide yazarın adına yer verilmiştir.
Çoğunlukla dergide imzasız yazıların referansı olarak “Ahmed İhsan yazmıştır” ibaresi bulunur. Dolayısıyla başta ben de bu seyahatin onun deneyimi olduğunu düşünmüştüm. Avrupa’nın birçok yerini gezen ve “Avrupa’da Ne Gördüm” başlıklı bir seyahatnamesi de bulunan Ahmed İhsan, Amerika’ya gidememiştir. Yıllar sonra kaleme aldığı “Amerika Seyahatim” adlı yazısında seyahat hevesini şöyle açıklar: “1309’da [1893’te] Amerika’nın dördüncü asır keşfi şerefine Şikago’da büyük bir sergi açılıyor idi; sergiyi temâşâ etmek [izlemek] ve Amerika’yı görmek ve bu sayede kârilerime [okurlarıma] bir de ‘Amerika’da Ne Gördüm?’ takdim eylemek arzusuna düşmüştüm. O senenin nisanında idi ki arzum karar hâle-i munkalib oldu [dönüştü]; Hüdavendigâr defterdarı olan merhum babamdan müsâade aldım, kendisiyle Bursa’da veda eyledim. Esna-i gaybubetimde [yokluğumda] matbaayı ve Servet-i Fünun’u idare edecek arkadaşlarla ittihaz-ı mukadderât eyledim [kararlaştırdım]; eşyamı hazırladım, hatta Cook nam-ı seyahat idaresinden İstanbul’dan Havr tarafıyla New York ve Şikago’ya gidip gelmek üzere biletler kestirdim. Ve nihâyet iki sene evvelki seyahatte yaptığım gibi, mahallemden pasaport haberini mahallenin bekçisiyle bab-ı zabıtıyeye gönderdim. Bir yandan dahi beni seven arkadaşlarımla veda eyliyordum.”2 Çok uğraşan ve Abdülhamid yönetiminin bir dolu zorlayıcı bürokrasisi altında pasaport alamayan Ahmed İhsan, böylece gezisini gerçekleştiremez. Aldığı tek yanıt şudur: “Birader; nafile! Birkaç vüzera mahdumları [vezirlerin çocukları] Şikago sergisine gitmek istemiş, efendimiz müsâade buyurmamışlar, şimdi izin versek onları darıltırız, buyurdular.”
Ahmed İhsan kendi gidemese de başka bir ülkeden bir yazarın deneyimini anlatan yazının dergi için çevirisini yaptırır. Muhtemelen kendisinin de gitse benzer bir tonla yazacağı bu metin, kıyaslamalarla doludur. Grancey yazı boyunca bazen içinde bulunduğu vagondan dışarı bakarak gördüğü manzaraları kaleme alır, bazen de vagonun içine gözlerini yöneltir. Vagon adeta kamera gibi bir kayıt ve deneyim aktarma aygıtına dönüşür.
Burada yazarın satır aralarını incelemek üzere metni tartışmaya başlayabilir ve yüzyıl başında New York’tan Chicago’ya giden bir trenin vagonuna yerleşebiliriz.
1. Manzara Telaşı
“New York’tan Şikago’ya 1640 kilometre vardır. Mahdud [sınırlı] tren namı verilen bir şimendiferle seyahat ediyoruz. Bu trenler iki katlı vagonuyla bir yemek ve bir cigara salonundan, bir de yük vagonundan mürekkep olup [meydana gelip] altmıştan ziyade yolcu alamazlar. Eşyanın miktarı ne olursa olsun bu trenlerde meccânen [ücretsiz] nakil olunur. Seyahat yirmi altı saat imtidât eder [sürer]. Eğer iki saatlik bir teahhur [gecikme] vukua gelecek olursa şimendifer kumpanyası yolcuların her birine beş dolar tazminat vermeyi deruhde etmiştir [üstlenmiştir]. Ücret-i nakliye adam başına yüz yirmi beş franktır. Fransa’da olsa bu kadar mesafe için âdi bir birinci sınıf biletini 170 franka verirler, hem de eşya için ayrıca para alırlar.”
Yazar hangi tarihte seyahat ettiğini belirtmez. Mahdud olarak ismini yazdığı tren hattı muhtemelen 1902’de New York–Chicago arasında seferlerine başlayan “20th Century Limited” hattıdır. “Dünyanın en meşhur treni” sloganıyla reklam yapan hattın onuncu yılında yayımladığı ilan görseldeki gibidir.
Tren, New York’tan çıktıktan sonra New Jersey, Philadelphia ve Pittsburgh şehirlerini geçerek Chicago’ya varır. Yazarın ilk paragrafından övgüyle bahsetmeye başladığı tren ve vagonları, belli ki döneminin diğer örneklerine göre üst seviye konfor koşullarına sahiptir.
“Kondüktör bizi biletimizde muharrer [yazılmış] numeroya göre vagondaki yerimize götürdü. Buraya yerleştikten sonra vagonları seyretmek için trenin bir başından diğer başına kadar gezdik. Seyahat arkadaşlarımız birer birer geliyorlardı. İki kız da trene bindiler. Kendileri de muhteriz [çekingen], mahcup değildiler.
Bir tanesi sordu:
— Bizim yerimizin numerosu kaç?
— Üç, işte burası.
Arkalarında türlü türlü ufak tefek eşyalarını yüklenmiş bir hâlde iki kat yürüyen kondüktör bunları kemâl-i memnuniyetle yere bıraktı. Fakat onlar eşyalarının suret-i tanziminden [düzeninden] memnun olmadılar. Kondüktöre yerlerini değiştirdiler. O da kemâl-i sabır ile arzularını icra eyledi. Artık çekilip gideceği zaman kızlardan biri dedi ki:
— Öbür tarafa, dördüncü numeroya geçseydik nasıl olurdu? Oranın nezâreti [manzarası] daha iyi.
— Orası tutulmuş. Baksanıza, eşya vardır.
— Ziyade yok, erkek eşyası. Kondüktör, eşyalarımızı öbür tarafa taşıyınız.
Kondüktör bir dakika bile tereddüt etmeksizin bizim eşyamızı yolun ortasına atarak kızların sözüne itaat etti. Çok şükür ki diğeri sol tarafın nezâreti iyiyse de güneş olduğunu söyledi de öteki fikrinden vazgeçti. Eşyalar o taraftan tekrar beri tarafa taşındı, artık yerlerine katiyen yerleştiler.”
Yazar, vagonuna yerleşir. Kısa süreliğine bu mekânda başkalarıyla beraber vakit yaşayacaktır. Yüzyıl başı toplu taşıma anlatılarında genellikle olduğu gibi yabancılarla karşılaşmalara gözü açıktır yazarın. Hele bir de başka bir kıtadan geldiği için tanık olduğu her farklı durumu Amerikalılığa mal eder. Vagon içerisinde numarasına bakmaksızın koltuğunu değiştiren bu kadınlar, Fransız yazar için epey şaşırtıcı bir deneyim olmalı ki seyahatnamesinde tek tek diyaloglara kadar yer verir. Vagon onun için, ülkedeki gündelik kültür ve jestleri anlamak için bir laboratuvara dönüşmüştür.
2. Vagonun Sunduğu Kadraj
“Tren hareket etti. New Jersey şehrinin sokaklarından kemâl-i süratle geçiyorduk. Makinist bir taraftan düdük çalarken diğer taraftan ateşçi de lokomotifin buhar kazanı üzerine mevzu’ [yerleştirilmiş] cesim [büyük] bir çarkı var kuvvetle çalıyordu. Bu ihtiyât [tedbir] beyhude değildir. Çünkü yolun kenarında parmaklık yoktur. Yayalar kaçıp kendilerini kurtarıyorlar. Tramvayların bargirleri [beygirleri] vagonların basamağına başları dokunurcasına sokuluyorlar. Bazı kere adam çiğnendiği de oluyor. Fakat buna o kadar ehemmiyet vermiyorlar gibidir. Lokomotifin önünde baş aşağı çevrilmiş ehram [piramit] şeklinde bir alt var ki yol üzerindeki şeyleri alıp yukarıya bir mahal-i mahsusa [özel yere] atıyor. Şimendiferin seviyesi sokak ile müsâvi [eşit] olan mahallerde de ufak harflerle: ‘Çan sesi işittiğiniz zaman şimendiferden sakınınız’ ibaresini hâvi [içeren] bir ihtarnâme rekzedilmiştir [saplanmıştır]. İşte bu kadar ihtiyâtı kâfi addederek bunların mevcudiyetine rağmen çiğnenenleri kabahatli buluyorlar.”
Trenin hareketiyle beraber yazarın bakışları, vagon penceresinden dışarıya doğru manzaralara kayar. Kentin içerisinden geçerken olabilecek kazaları düşünür durur. Bu yeni ulaşım araçları belli ki kentliler için tekinsiz bir ortam yaratır. Tramvayların ilk ortaya çıktığı zamandan beri araçların önüne takılan aparatlarla yaya ölümlerinin önüne geçilmeye çalışılır. Sözgelimi 1894’te dergide görseli yayınlanan kaza önleme makinesi şöyle tanıtılır: “Amerika’da şehir dahilinde buharla müteharrik [hareketli] tramvay arabalarıyla büyük şimendiferler yollarından asla kalmazlar, önlerine rast gelen insan veya hayvan kaçmazsa derhal üzerinde gider, fakat üzerine gitmekle çekinemez, onların önlerine yeni icat olmak üzere merbut [bağlı] bir alet, hayvan olsun insan olsun yoldan toplarlar yukarı alır, düçar [maruz kalınan] kaza bulunmasına meydan vermez.”3
“Çok geçmeden arkamıza varoşları bırakarak kıra çıktık. Avrupa’da büyük şehirlerden böyle çıkıldığı zaman birçok âdi meyhaneler göze çarpar. Burada bunlardan eser yoktur. Çıplak bir sahradan geçiyoruz. Tarlalar yeni açılmış. Üzerlerinde cılız otlar var. Araları çamurlu cetvellerle ayrık. Deniz çekilerek bunları meydanda bırakmış. Her tarafta hadsiz hesapsız trenler görülmese insan kendisini hâli [ıssız] bir yerde zannedecek. Yoldaki kayaların kâffesinin [hepsinin] üzerinde kocaman beyaz ve siyah harflerle reklamlar, ilanlar görülüyor. Bunların arasında su-i hazma [sindirim bozukluğuna] karşı icat edilmiş bir hap ilanı var ki sahi olan mösyö Panak’ın bu uğurda bir hayli para sarf ettiğinde şüphe yok.”
Yazar, kentten dışarı çıkınca tabiatı seyretmeye başlar. Bir yandan da vagondan görülmek üzere yerleştirilmiş yüzyılın yeni mecrası olan reklamlara bakışını yöneltir. Issız boşlukta ilerlerken dikkatini vereceği görüntüler bu reklamlardır.
“Arada sırada handan manzaralı vadilerden geçiyoruz. Su mecralarının bataklık sahillerinde meşe ve söğüt ağaçları görülüyor. Arazinin ziraate müsait olan yerleri hep mezrudur [ekilidir]. Fakat hiçbir yerde Avrupa köylerinin menâzır-ı ıslahiye-i tabiatı [tabiat ıslahının manzaralarını] değiştirircesine tabiatla mübârezede [mücadelede] gösterdikleri cehd [çaba] ve gayretin âsarını [eserlerini] göremiyoruz. Halbuki buraları iki yüz seneden beridir meskûndur [yerleşimdir].4 Amerikalılar ellerindeki araziyi ıslah etmekten ise yüzlerce fersah uzaklara giderek bakir ve daha ziyade menbit [çayır] arazi taharri etmeyi [bulmayı] tercih eylerler. Ötede beride gördüğümüz çiftlikler hep tarlaların ortasında bir tepe üzerinde inşa olunmuştur. Çiftliğin binaları beyaz boyalı, ahşap ve birer katlıdır. (...)”
Yazarın bu paragrafı epey ilgi çekici. Avrupa’nın tarihinde tabiatın ıslahına verilen önemi, bir yandan da Amerikalıların bu mücadele adına pek de bir şey yapmamasını şaşkınlıkla karşılar. Muhtemelen yeni kıtanın ölçeğinin büyüklüğü ve arazi bolluğu onun ezberindeki tabiat–insan ilişkisinden daha farklıdır.
3. Pek Yumuşak ve Zarif
“Saat on birde Filadelfiya’ya [Philadelphia’ya] vâsıl olduk [ulaştık]. Şimendifer buradan sonra hafifçe arızalı araziden geçer. Buraları bize ziraatte terakki nokta-i nazarından [ilerleme bakımından] şimdiye kadar gördüğümüz havâliye [çevreye] fâik [üstün] değildi. Her tarafta birçok çiftlik ebniyesi [binaları] müşâhede ediyoruz [görüyoruz]. Bunların bazıları taştan yahut tuğladan inşa edilmiştir. Çayırlarda, meralarda dahi biraz daha itinâ eseri var. Evler o kadar sık ki insan kendisini Fransa yahut İngiltere sahralarında zannedecek. Şayan-ı dikkattir ki evlerin etrafında güzelce mezru’ [ekili] bağçeler, hüsnühâlde [iyi hâlde] muhâfaza edilmiş yollar yok. Çitler de pek şayan-ı hayret. Tarlalar Avrupa’da olduğu gibi âdi bir çit ile yekdiğerinden tefrik edilecek [ayrılacak] yerde başka türlü yapılmıştır. (...)”
Yazarın neredeyse her cümlesi bir kıyas içerir. Vagona ilk dahil olduğunda bilet fiyatlarını Fransa’dakilerle kıyasladığı gibi, gördüğü çiftliklerin çitlerini dahi Avrupa’dakilerle karşılaştırır.
“Trenin sürati pek ziyade olmakla beraber pek sarsılmıyoruz. Yol pek güzel yapılmıştır. Hele vagonlarımızın ziynetine [süsüne], câmi olduğu [bir araya getirdiği] esbâb-ı istirâhate [istirahat sebeblerine] hiç diyecek yok. Vagon dahilinde doğrama kısımlarının kâffesi [tamamı] İtalyan mâmulât-ı nefisesiyle karışıktır. Perdelerin üzerini kalın halılar örtüyor. Kanepelerin yüzü ile perdeler fantezi bir kumaştan yapılmış. Pek yumuşak ve zarif bir kumaş. Kilitlerin kâffesi nikelli. Gümüş gibi parıl parıl yanıyor. Pulman vagonu namını verdikleri bu vagonların kâffesi mucidine aittir. Hangi hat üzerinde işlerse sahibi şimendifer kumpanyasına bir miktar para verir. Şikago karibine [yakınına] kâin [bulunan] cesim destgâhlarda [atölyelerde] bu vagonlardan birçok imâl ederler. En ufak bir kısım için bile gayet mükemmel makineler vardır. Bu sayede pulman vagonlarının inşasında şayan-ı hayret bir derecede eser-i nefâset ve mükemmeliyet irâe ediliyor [gösteriliyor].”
Bu paragrafla yazar, bakışını içeriye tekrar yöneltir. Vagonun her bir köşesini öve öve bitiremezken yolculuk konforundan çok memnun olduğunun altını çizer. Servet-i Fünûn’da bu yazıdan yıllar önce basılan başka bir vagonun kesit çizimi, bu konuda bize bazı fikirler verebilir. Yolcuların oturduğu koltuklar, bir toplu taşıma aracından ziyade neredeyse ev koltuklarının konforunu anımsatır biçimdedir. Yazar da anlatısında içinde bulunduğu vagonu, kumaşından kilidine bir eve büründürerek tanımlar.
“Vagonlar gayet temiz tutuluyor. Cigara salonunda büyük minderler, müteharrik [hareketli] koltuklar var. Hususi bir memur yolculara kitap satıyor. Yahut kira ile veriyor. Mektup yazmak isteyen kimseler için de tekmil [bütün] levâzımla [eşyasıyla] birlikte bir yazıhane mevcuttur. Hâsılı [sözün kısası] bundan daha rahat ve hoş bir surette seyahat tasavvur etmek muhâldir [imkânsızdır].”
Bu yazının öncesinde Hicaz’a kadar inşa edilen yeni demiryolu hattı Servet-i Fünûn için epey önemli bir havadis konusu olmuştur ve dergide sıklıkla yer bulmuştur. Hatta bazen bu yolun inşa sürecini aktarmak için özel sayılar çıkartılmıştır. 1904 yılında derginin bir kapağında yeni hat için üretilen yeni vagonun tertemiz bir görseli bulunur.
Başka bir sayıda ise vagon önüne ve içine doluşan insanların şükür duaları pozu belirir. Vagonun kendisi, hat üzerinde inşa edilen ve mühendislik harikası olarak tanımlanan tüneller, köprüler kadar önemli bir yere sahiptir.
“Öğleye doğru yemek hazır olduğunu haber verdiler. Yemek vagonuna girdik. Bu vagonun bir ucunda bir matbah [mutfak] var. Burada üç aşçı çalışıyor. Bir tarafta da bir kiler yapmışlar. Yemekler pek mütenevvi [çeşitli] ve müzeyyen. Bize nefis bir taâm [yemek] çıkardılar. Vagona girdikleri zaman bahsettiğim iki Amerikalı kız sabahtan beri vagonda dolaşan bir çocuktan muz, şeftali gibi meyveler satın alıp muttasıl [aralıksız] yemişlerdi. Bu kendilerinin iştihâsını hiç kaçırmamış. Yanımızdaki masaya geldiler. Şu iki Amerikalı missin öğle yemeğinde ne yediklerini Avrupa kızlarına haber vermek isteriz.”
Farklı işlevlerle birbirinden ayrılan vagonlardan bir diğeri ise yemek vagonudur. Özellikle yabancılarla karşılaşmaların iyice arttığı bir mekândır burası. Yazar da gözlerini tekrar diktiği iki kadının ne yediklerini inceleyip onları Amerikalıların yemek kültürüne mal eder.
“Amerikalı nazik matmazeller iştihâ açmak için ibtidâ [başlangıç] iki üç tane suda pişmiş mısır yemekten işe başladılar. Sonra kendilerine bir bardağın içine kırılmış iki yumurta getirdiler. Buna birçok tuz vesair baharat ilave ederek bıçaklarının ucuyla güzelce karıştırdılar, sonra kemâl-i memnuniyetle içtiler. Sonra bir hıyar ile iki tane çiğ kocaman domates istediler. Bunları ince ince deldiler. İki büyük sirke kaşığıyla içinde ezdikleri bir takım baharatı da üzerlerine dökerek zeytin yağı ilave etmeksizin salata hâlinde yediler. En nihâyet kayısı reçeli ile bu garip yemeğe hitâm [son] verdiler. Bu genç kızlar Mösyö Penak’ın su-i hazm [hazımsızlık] hapları nerede satıldığını defterlerine kaydetmelidirler. Çünkü onlara pek ihtiyaçları olacak. (...)”
Yazar, bu kadınların beslenme alışkanlığını pek garip bulur ve alaycı bir tonla detaylıca açıklar. Yazısının devamında seyahati esnasında içinden geçtiği şehirleri okura anlatarak devam eder. Bundan sonra anlatısı farklılaşır, içinde bulunduğu vagondan uzaklaşır, gördüklerini yazmayı bırakır, tarihsel bilgilerle bu şehirleri kaleme döker. Chicago’ya vardığında ise artık vagonundan iyice çıkar ve kenti yürümeye başlar. Bu da tabii vagonun içinden bakan birininkinden farklı karşılaşmaları ortaya çıkarır.
2. Ahmed İhsan, “Amerika Seyahatim”, Servet-i Fünûn, sayı 1076, 1912.
3. Ahmed İhsan, “Def-i Kaza Makinesi”, Servet-i Fünûn, sayı 183, 1894.
4. Yazı bu noktada kesilir ve bir sonraki sayı olan 735. sayıda devam eder.
