“Oyun”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[O]: Oyun

O harfindeki kavram “oyun”. Eski Türkçe olan bu kelime, “hoşça vakit geçirmek, oyalanmak” gibi anlamlara sahip olan “oynamak” fiilinden türer. Tiyatro gösterimlerinden dansa, spor aktivitelerinden kumara kadar oyun, birçok eylemi tarif etmek için kullanılagelir. Genelde belli kurallar etrafında bir süreliğine vakit geçirilen eylemlerdir bunlar. Bu gibi oyunların içerisinde bizzat aktör veya seyirci olarak vakit geçirmek, gündelik hayatın rutin ritminden kopmayı gerektirir. Bir süreliğine kendine özgü kuralları olan başka bir gerçekliğin içerisinde bulunulur. Tam da bu yüzden, “oynamak” ve “oyalanmak” kelimelerinin hem dildeki yazım benzerliği hem de anlam olarak birbirini çağırması tesadüf değildir. İki eylem de bir süreliğine her zaman olduğundan başka türlü vakit geçirmeyi gerektirir.

Servet-i Fünûn’daki İstanbul Postası neredeyse her hafta bir tiyatro oyununun kelimelere döküldüğü yazı köşesidir. Çoğunlukla bu köşeyi Ahmed İhsan doldursa da bu yazı kapsamında olduğu gibi bazen başka yazarlar da misafir olur. Oyun için seçtiğim metin, Ahmed Samim’in “Aşk-ı Muhrib” başlığı taşıyan ve 10 Ocak 1901’de Servet-i Fünûn’un 513. sayısında yayımlanan İstanbul Postası. Ahmed Samim (1884-1910), yazıyı kaleme aldığında 17 yaşındadır. Meşrutiyet sonrası şekillenen Fecr-i Ati [Geleceğin Şafağı] yazın topluluğu içerisinde de bulunan yazar, çok genç yaşta, 26 yaşında bir suikastla katledilir. Bu yazının kapsamındaki metinde Ahmed Samim, perde perde oyunu okurlara anlatır. Bu yönüyle Ahmed İhsan’ın çoğunlukla isim ve yer bilgisi vererek geçiştirdiği oyun anlatılarına göre bir hayli kapsamlı bir çerçeve çizer. Hatta bazen oyun içindeki diyaloglara dahi yer verir. Yazarın oyunu anlattığı kısımlara nazaran, oyun öncesindeki kentsel mekândaki oyunbaz oyalanmaları daha ilgi çekicidir. Rengârenk ama bir yandan da mahşer yerini andıran kalabalığın sahnelendiği bir yer olarak anlatılan Direklerarası’nı ve yazarın kelimelerle gerçekleştirdiği oyunu okumaya başlayabiliriz.

1. Facia İçeren Oyun

“Aşk-ı Muhrib [Harap Eden Aşk]”

Geçen hafta sonlarına doğru Osmanlı tiyatrosu Rus temâşânüvislerinden [oyun yazarlarından] Ostrovski’nin lâtif bir eserini, ‘Aşk-ı Muhrib’i oynamıştı. Bu fâciayı, iki sene mukaddem [önce], ilk defa olarak yine Osmanlı Tiyatrosu’nda görmüştüm. Bendeki tesirâtı, hatırâtı o kadar amiktir [derindir] ki bir ikinci defa temâşâ [seyretmek] için o zamandan beri şiddetle intizâr etmekteydim [beklemekteydim]. Bittabi bu fırsatı elden kaçırmadım; o akşam orada idik.”

Ahmed Samim’in yazısı ramazan ayında yayımlanır. G harfinde yer verdiğimiz Gece metnindeki gibi kent hareketlenmiş, her gece birbirinden farklı etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. Meşhur tiyatro yazarı Alexander Nikolayevich Ostrovsky’nin (1823-1886) oyunun gösterimi de 1901 yılı ramazanına denk düşer. Ahmed Samim’in önceden gördüğü ama şiddetle tekrar görmek istediği bu oyun, dört perdeden oluşan bir tragedyadır. Yazının devamında uzun ayrıntılarla anlattığı oyun, varını yoğunu kumarda kaybeden bir adam ve onun ailesinin etrafında döner. Her oyun iyi sonuçlanmaz, Ahmed Samim’in de ifadesiyle bazen “servet-i aile kumar masalarında mahv ve istihlak” edilebilir [harcanabilir].

“Hep oyunlar, bilirsiniz, üçten sonra başlar. Fakat henüz erkendi. Tiyatroya girmeden evvel Direklerarası’nda ağır ağır dolaşabilecek vaktimiz vardı. Hava da müsait; bulutsuz, yağmursuz… Hatta üşünmüyor bile. O hâlde evvela yukarıdan, Vezneciler’den başlayarak biraz dolaşalım, dedik.”

Her oyun belli başlı kurallar çerçevesinde şekillenir. Spor oyunu da olsa kumar oyunu da olsa o etkinliğin keyfini çıkarabilmek için bir dolu kurala hâkim olmak gerekir. Çoğu masa oyununda kutu içerisinden çıkan sayfa sayfa “oyun kuralları” tam da bu yüzdendir. Ahmed Samim, alaturka saatle tiyatro oyunlarının saat 3’te başladığını yazar. Günümüz saatiyle Ocak ayında yaklaşık 21:00 gibi bir saate denk gelen bu kuralı herkesin bildiğini salık vererek bize aktarır. Böylece henüz vakit varken ve hava da elverişliyken yazar ve arkadaş ekibi Direklerarası’nda oyalanmaya başlar.

2. Oyalanma Oyunları

“İşte Avni Bey’in Japon mağazası: Hava gazıyla tenvir edilmiş [aydınlatılmış] camekânları Japonya’nın en ince, en nazar-firib [göz aldatan] eşya-yı müntehabesiyle [seçilmiş eşyalarıyla] malamal [dopdolu].1 Burası, birden göze çarpan mümtâz [seçkin] bir rikkat-i san’atla [sanat inceliğiyle] işlenmiş ipek yelpazeleri, gazlardan dökülen mâi bir nur altında yıkanan süslü bebekleriyle aksâ-yı Şark [Uzakdoğu] sanatının bir enmûzecgah-ı bedâyi’ [mükemmel numunesi]. O günde bir sürü halk, açık ağızlarla, mineli vazoları, zarif fincanları, bir çâdere [çadıra] daha ziyade benzeyen kâğıt şemsiyeleri seyretmekle meşgul; biri içeride bir kenara muallâk [asılmış] ilânı okuyarak refikine [arkadaşına]:

– Birader, cep sobası da varmış! diyordu.

Beriki kemâl-i ciddiyetle cevap verdi:

– Aklımın işi değil! Soba diye cebime kundak sokamam.”

İlk gördükleri Avni Bey’in mağazası. Bugünkü Fen Fakültesi karşısında Vezneciler Caddesi üzerinde olan bu dükkân, Japonya’dan getirilen rengârenk eşyalarıyla ünlüdür. Mağazada bulunan şeylerin çoğu Osmanlılar için adeta birer oyun nesnesidir. Daha önce karşılaşmadıkları cep sobası gibi kullanım kuralını da tam bilemedikleri “garip” nesneler kimilerini bu oyunu oynamaya karşı daha tereddütlü bir tavır takınmaya iter. Sermet Muhtar Alus bu dükkânı ve sahibini şöyle anlatır: “Vitrinleri, içi envaı çeşit Japon eşyası, büyük büyük Japon vazoları, kâseleri ile dolu ve süslü idi. Avni Bey yakışıklı, şıktı. Cuma ve pazarları seyir yerlerindeki piyasalardan da eksik olmaz; mağazasında iken gayet tirendaz [temiz ve zarif] kıyafetle kapıda, fotoğraf çektiriyormuş gibi poz alarak durur, gelen müşterilere gayet nazik muamelelerde bulunurdu.”2

Alus, Avni Bey’in meşrutiyetin ilanından sonra dükkânını kapattığını ve mağazadaki eşyaların çoğunu evine taşıdığını yazar; sonrasında bahçeciliğe merak sarmıştır, aynı renkli kişiliğini egzotik bitkiler yetiştirerek dışavurmaktadır. Bir gün Avni Bey’in evine konuk olan Alus, karşılaştığı iç mekânı şöyle yazar: “Girdiğimiz odanın tavanında, eski usul avizelerin bir muhteşemi. Mum yerlerinde küçücük elektrik ampulleri. Lui Kenz oda takımı. Aynanın sağında, solunda, ince uzun yapraklı iki palmiye. Herhâlde, ev sahibinin eski (Japon mağazası)ndan bakiye iki büyük vazo. Duvarlarda tablolar, bilhassa çiçek resimlileri kanepelerin üzerinde, kadın resimli yastıklar. Ötede beride biblolar: Küçük bir Venüs dö Milo, köpek kovalayan çocuk yine Japonkârî bazı eşya.”3 Hem mağaza hem de Avni Bey’in evi, bilinenin sınırlarını zorlayan merak uyandırıcı bir ışıltıya sahiptir.

“Japon Avni Bey”, H. Çizer, kaynak: Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, c. 3, 1960

“Hamdi Bey’in yeni eczahânesini de geçtikten sonra, biraz daha ötede Kemal Ömer Bey’in tuhafiye mağazası. Dükkân ikileşmiş. Böyle zeki, gayûr [gayretli], nâmuslu tâcirlerin günden güne teksir-i ve tevsi’-i ticaret eylemeleri [ticareti çoğaltmaları ve genişletmeleri] doğrusu her hamiyetli [haysiyetli] kalp için bâis-i memnuniyettir [memnuniyet sebebidir]. Kemal Bey içeride; çalışıyor. Gömlekler, boyun bağları, hele şu incecik bastonlarla rengârenk mektupluk kâğıtlar cidden hoş.”

Bir sonraki durak, Kemal Ömer Bey’in tuhafiye mağazası. Ahmed Samim yine renkli bir dükkâna bakarak oyalanır. Japon mağazasının sahibi Avni Bey eski Direklerarası anılarını anlatırken, bu dükkânı da söylemeden geçmez: “Veznecilerdeki Japon mağazamı açtım. Mağazam, o semtteki birkaç esaslı ve şerefli ticarethaneler meyanında idi. Meselâ, eczacı Hamdi Bey, makinist Salim Efendi, Kemal Ömer Bey tuhafiye mağazası gibi tanınmış müesseseler.”4 Kemal Ömer Bey, yazarların bahsettiği gibi haysiyetli bir tüccar olmasının ötesinde dönemin reklam pratiklerini de etkin kullanan girişimci biridir. Servet-i Fünûn’da tam sayfa reklamı çıkan mağazanın birbirinden şık ürünleri okurlara sunulur: “Ticaret mektebinden mezun Kemal Ömer Tuhafiye Mağazası. İstanbul’da Şehzadebaşı’nda Vezneciler’de. Peçeteler. Peşkirler. Cüzdanlar. Çantalar. Çerçeveler. Çorap askıları. Çocuk elbiseleri. Çocuk çorapları. Düğmeler. Donlar. Diz örtüleri. Diz bağları. Saatler. Kozmetikler. Şemsiyeler. Eteklikler. Örtüler. Albümler. Aynalar. Eldivenler. Askılar. Omuz örtüleri. Bilezikler. Battaniyeler. Bastonlar. Para cüzdanları. Perdeler ve perde kumaşları. Boyun bağları. Kadın el çantaları. Gecelikler. Korseler. Kuşaklar. Fırçalar. Kordonlar. Kadın çorapları. Kâğıt cüzdanları. Kemerler. Yakalıklar. Her nevi keten ve ipekli mendiller. Lavantalar. Mektup kâğıtları. Yazı takımları. Sabunlar. Sabun kutuları. Sofra örtüleri. Taraklar. Fırça takımları. Fanila gömlekler. Fanila donlar. Kolalı gömlekler.”5

Kemal Ömer Bey’in tuhafiye mağazası, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 483, 1900

“Sonra, Mösyö Ferdinand Nic’in idaresindeki at cambazhânesinin geniş kapısı. Vakit var, isterseniz ilânını okuyalım: ‘20 hayvan 50 artistten mürekkeb [bir araya gelen] ilh [ve diğerleri]...’ inananlara ne mutlu. Artistlerin yirmi kadarını kadınlar teşkil ediyormuş! Eğlenceli yer ama biz Aşk-ı Muhrib’i görmeye çok evvelden karar vermiştik.”

Ahmed Samim, oyalanma deneyimini adeta okuru yanına çağırarak yapar. Onun yaşadığı o günün vaktine doğru çekiliriz. Biz de onunla beraber bir telaş bir manzaradan başka manzaraya bakış atmaya başlarız. Bir yandan da yetişmemiz gereken bir oyun vardır; ama o bizi rahatlatarak henüz vakit olduğunu söyler, bir ilanı hızlıca okumayı önerir. Adeta yazı aracılığıyla bizi de davet ettiği bir oyun yaratır.

“Az kaldı, koskoca levhası karşımda duran Hayâli-i Şehir ile Şems Kıraathânesi’nde sahne namına kurulmuş büyücek bir kutu içinde icrâ-yı mârifet eden Alman hokkabaz kumpanyasını unutuyordum. Kapıda yırtılan bir gırtlağın rivayetine nazaran burası da fena değilmiş; gidenler güler, eğlenir, memnun çıkarlarmış.”

Yazarın yol boyunca sıraladığı birbirinden farklı bir dolu mekân, Direklerarası’nın göz kamaştıran manzarasını resmeder derecededir. Muhtelif oyunlarla vakit geçirme deneyimine ev sahipliği yapan bu yer, gündelik olanın ritminden kopup birkaç saat da olsa başka bir gerçekliğin içine girilebilmeyi mümkün kılan bir karaktere sahiptir. Karagöz oyunlarından sinematografa, hokkabazlardan at cambazlarına kadar iştah kabartan bir oyun mönüsü sunan Direklerarası, 19. yüzyıl İstanbul kamusallığının önemli bir omurgasını oluşturur.

“Daha sonra çayhâneler başlıyor. Mahşeru’llâh [Mahşer gibi]! Geçilir gibi değil. Direklerarası şimdi batîü’l-cereyân [yavaş hareket eden] bir nehr-i siyah [siyah nehir] hali kesb etmişti [edinmişti]. Çâr-nâ-çâr [ister istemez] biz de karıştık. Çayhâneler ta kaldırımlara, sokaklara kadar taşmış; çay kadehi önlerinde, cereyânı rahatça seyreden bu efendilerin geçerken ayaklarına basmamak için dikkat lazım... Fakat vakit geçiyor. Bu gidişle Hasan Efendi’nin hayalhânesine yarım saat sonra ancak muvâsalat edebileceğiz [ulaşabileceğiz].”

19. yüzyıl sonu neredeyse her Direklerarası anlatısında olduğu gibi, Ahmed Samim de buranın kalabalık oluşuna dikkat çeker. Ahmed Rasim’in “akşam piyasaları” olarak tanımladığı bu dolaşma oyununun kuralları az çok belli olan bir şıklık yarışıdır: “Belki iftara doğru uzar korkusuyla ikindi üstü tıraş olan ne kadar mini mini, yosma, fesi kalıplı, yakalığı temiz, paltosu düzgün, pantolonu ütülü, potini boyalı, zülfü perişan, gözleri mahmûr, (neşe ve handeden mehcûr), elleri gantalı bey, beyzâde, efendi, efendizâde var ise cümlesi Vezneciler’den Osman Baba Dergâhı önüne kadar sebilhane bardakları gibi diziliyorlar.”6 Ahmed Rasim de yazarımız gibi bir nehir tasviri yaparak “Kendini bilen ne kadın ne de erkek böyle müdhiş kalabalığa girmez, girenler de kendilerini akıntıdan kurtaramazdı” yazar.7 Hem keyif veren hem de usandıran bu cümbüş atmosferi, Ahmed Samim’i asıl izleyeceği oyuna geciktireceği için endişelendirir. Direklerarası’nın tam kalbinde yer alan Kel Hasan namındaki Hasan Efendi’nin Hayalhanesi’ne varmak için adımlarını sıklaştırır. Erken Cumhuriyet döneminde Salih Erimez imzasıyla yer alan bir karikatürde, hem yazarın vurguladığı kalabalık dikkat çeker hem de her yere asılı ilanlar seçilir.

“Şehzadebaşı’nda Direklerarası’nda piyasa” Salih Erimez, kaynak: Salih Erimez, Tarihten Çizgiler, 1941

3. Metinle Kurulan Oyun

“Nihâyet işte; kapısının önünde çoluk çocuk, bir karışıklık, bir cıvıltı, bir gürültüdür gidiyor. Koskoca bir ilân. Hem de resimli. Fakat görmeli, insaniyetin resmi ilk bulduğu, ilk tanıdığı zamandan yadigârdır sanılır. Ne oynayacaklar, biliyor muyuz? ‘Köy Düğünü’ hayır! ‘Firaklı Nâmeler’, ‘Afrikana’... Hayır! Hayır! Hayır! Bunların hiçbiri değil. Nâfile sarf-ı zihin etmeyiniz: Cahûd!.. Söylemeseydim bulabilir miydiniz? Ne gezer. İlk defa olarak Hasan Efendi’nin ilânında görülen bu isimler kimin hatırına gelebilir? Mutlak Hint edebiyâtından mütercem [tercüme edilmiş] bir eser-i nefisedir [güzel eserdir]. Cahûd! Bunu tekrar ederken ihtiyar dadıların, bacıların bizi uyutmak için söyledikleri masalların o korkunç cinlerini, perilerini hatır etmemek mümkün değil...”

Yazar burada yine okurla metinsel bir oyun oynar. Sorular sorarak yazının sohbet tonunu iyice pekiştirir. Cahûd, Hayalhane-i Osmani Kumpanyası’nın bir oyunu. Tam ismi “Cahûd, yahud Esrarengiz Kadın” diye geçer. “Israrla inkâr eden” ve “Yahudi” anlamlarına gelen Cahûd, görselliğiyle yazarı bir hayli şaşırtır. Oyunun afişinde görünen mitolojik figürler, bu oyunun belli ki alışılageldik oyunlardan daha farklı olduğunu gösterir derecededir.

“Cahûd, yahud Esrarengiz Kadın” oyun afişi, kaynak: Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Asya-Afrika Dilleri ve Kültür Enstitüsü

“Vay! Üçe çeyrek var. Çayhâneler, gazinolar, hususiyle Fevziye Kıraathânesi ile teşerrüfe [şereflenmeye] zaman kalmadı. Çoktan beklediğimiz Aşk-ı Muhrib’in ilk faslını kaçırmamak için koşmalı.”

Direklerarası’nın meşhur mekânı Fevziye Kıraathanesi, F harfindeki Fonograf maddesinde bahsettiğimiz Yakomi’nin de sık sık sahne aldığı yer. Ahmed Rasim’in müdavimi olduğu bu mekân, Servet-i Fünûn’un kurucusu Ahmed İhsan için ise keyifsiz bir deneyime ev sahipliği yapar: “Fevziye Kıraathanesi’ne gelenler, gündüz teneffüs ettikleri temiz havanın hayat bahşeden tesirini, lambalarda yakılmış gayet adi petrolün müstekreh kokusu ile gidermişlerdir ve evlerine, kulaklarında kalmış musikinin latif yadigârı ile birlikte şiddetli bir baş ağrısı götürmüşlerdir.”8

“Eski ramazan eğlenceleri”, kaynak: SALT Araştırma

“Aşk-ı Muhrib... İsminden de biraz anlaşılıyor ki Rus fâcianüvisi [tragedya yazarı] bu eserini acı bir ceriha-ı aşkı [aşk yarasını] teşrih etmekle [açmakla] beraber sefâhat [zevk ve eğlence] âlemlerine de şiddetli bir hücumda bulunmak, onları enzâr-ı ibrete [ders alacak bakışlara] bütün çirkinlikleri, ikircilikleri, vahâmetleriyle göstermek için yazmış. Mevzu’ hakiki bir muvaffakiyet-i sanatkârâne ile tertip edilmiş; fakat ufak tefek nevâkıstan [eksikliklerden] biri değil.”

Hasan Efendi’nin hayalhanesini gösteren bir karikatürde, ramazan eğlencelerinden bir gece temsil edilir. Salon tıka basa dolu olduğu gibi bir de boşta kalan tüm yüzeylere çeşitli ilanlar asılmıştır. Ahmed Samim’in de bir dolu ilana maruz kaldığı ve İ harfindeki “İlan” metnindeki gibi kamusal mekân sonuna kadar iletişim kurulan bir yere dönüşür.

“Eski ramazan gecelerinin başlıca eğlencelerinden biri komik-i şehir Kel Hasan’ın temsilleriydi”, Salih Erimez, kaynak: Salih Erimez, Tarihten Çizgiler, 1941

“(...) İşte piyes bundan ibaret. Luiz, güzel Ester, Olip rollerinde Satenik, Aznif, Binemeciyan Hanımlar; Filip, Andre, Orar vazifelerinde Mınak, Holâs ve Çaprast efendiler malum olan derecât-ı muvaffakiyetlerle ibrâz-ı sa’nat ettiler. Biz tiyatrodan çıkarken, saat dokuz, çayhâneler, gazinolar hâlâ akşamki gibi dopdolu idi.”

Ahmed Samim uzun uzun oyunu anlattıktan sonra, oyuncuların adlarını sıralayarak dergiden tebriklerini sunar. Bu kadro Mardiros Mınakyan’ın direktörlüğünde kurulan Osmanlı Dram Kumpanyası’nın oyuncularını içerir. Genellikle melodram oyunları oynayan kumpanya, Ahmed İhsan’ın da favorisidir. Ahmed Samim, saat 9’da, bugünkü saatle sabah 06:00 civarında sokağa tekrar adımını atar. Muhtemelen oyun dışında hayalhanede başka eğlencelere de tanık olmuştur gece boyu. Sahur vaktine yaklaşık bir saat kalmıştır.9 Direklerarası’nın hâlâ tıklım tıkış oluşuyla artık daha fazla ilgilenemez, yazıyı hızlıca bitirir. Onun için oyun bitmiştir.

1. Metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün hazırladığı “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.

2. Sermed Muhtar Ulus, “Avni Bey (Japon Mağazası Sahibi)”, Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, c. 3 (İstanbul: İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektif Şirketi, 1960).

3. Sermed Muhtar Ulus, “Eski Defterdekiler”, Akşam, 15 Mart 1923.

4. Sermed Muhtar Ulus, “Eski Defterdekiler”, Akşam, 15 Mart 1923.

5. Servet-i Fünûn, sayı 483, 1900.

6. Ahmed Rasim, “32. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).

7. Reşad Ekrem Koçu, “Bayazıd Meydanı, Bayazıd Hürriyet Meydanı”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 4 (İstanbul: İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektif Şirketi, 1960).

8. Reşad Mimaroğlu, “Fevziye Kıraathanesi”, Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, c. 10 (İstanbul: Koçu Yayınları, 1971).

9. Alaturka saat hesabı konusunda yardımcı olan Fatih Altuğ'a çok teşekkür ederim.

Ahmed Samim, Direklerarası, Gürbey Hiz, oyun, Servet-i Fünûn, tiyatro

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...