T harfindeki kavram, A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları alfabesinin çoğu metninde en az bir iki kez geçen “temaşa”. Hem “gezinti” hem de “seyir” anlamına sahip olan bu kelime, Arapça yürümek anlamındaki kökten türemiştir.1 19. yüzyıl sonu Servet-i Fünûn içerisinde ise daha çok bir şeye bakmak, izlemek yani seyretmek anlamıyla kullanılır. Yine de temaşanın dergi yazarları için hareket hâlinde olma, etrafı gezerken manzaralara, insanlara, gündelik yaşama dalarak seyretme anlamı da güçlüdür. Sözgelimi, Servet-i Fünûn’da tefrika edilen Recaizade Mahmud Ekrem’in Araba Sevdası romanı içerisinde bir çuval temaşa kavramı bulunur. Romanda Çamlıca Parkı temaşanın tam anlamıyla mekânsallaştığı bir yerdir. Hem kendini göstermeye giden hem de diğer insanlara bakış atan İstanbulluları Recaizade, “temâşâ-yı devr-i dâim” [dolaşıp seyredenler] olarak tasvir eder ve kalabalık hakkında şu sözleri yazar: “Bu kalabalığın ekseriyeti –kadınlar başka, erkekler yine başka olarak– üçer beşer bahçenin içinde aşağı yukarı gezinirler, diğerleri de tarhların arasındaki kanepelere, sandalyelere oturarak ve çalgıcıların –o zamanlar İstanbulca pek moda olan– Bel Elen [Belle Hélène] operasından çaldıkları havaları dinleyerek gezinenleri temâşâ ile eğlenirlerdi.”2 Recaizade’nin anlatısı Çamlıca Parkı’nı neredeyse bir tiyatro sahnesine dönüştürür. Oraya gidenler hem oyuncudur hem de seyircidir.
Araba Sevdası’nda parkta arkada çalan Jacques Offenbach’ın bestelediği La Belle Hélène müziği, bu kentsel temaşaya eşlik eden işitsel bir enstrümandır. Ahmed İhsan bir İstanbul Postası yazısında bu meşhur operadan şöyle bahseder: “Ara sıra Beyoğlu sahnelerinde arz-ı endam ve eşkâl eden operet ve opera kumpanyalarını bizim İstanbul yakası sanatkârlarının birkaç defalar taklit eylediğini gördük, bu taklit hayli eskiden başlamıştır, mesela Bel Elen [Belle Hélène] operetini İstanbul tiyatrolarında seyredenler ilk zaman temâşâlarından beri size hayli seneler sayabilirler.”3 Beyoğlu tarafından İstanbul yakasına taklit edilerek yolculuk eden bu gibi temaşalara karşı yazar sinirlidir. Halbuki temaşa etmek, sadece edilgen bir eylem değildir. Karşılaşmalar yayıldıkça insanlar, eyleme geçer, taklit etmeye başlar ve her taklitle de edinilen deneyimler değişe değişe gündelik hayat içerisinde kendisine yer bulur. Bir başka deyişle, temaşa eylemi, modernite deneyimlerinin yayılması için neredeyse elzem bir pratiktir. En nihayetinde Servet-i Fünûn’un var olması bile benzer bir süreçle olmuştur. Ahmed İhsan’ın özellikle Fransız resimli dergilerine olan hayranlığı ve bir benzerini Osmanlı topraklarında çıkartmak istemesiyle beraber başlayan derginin süreci zamanla kendi ekosistemini kurarak İstanbul’un gündelik yaşamına dahil olmuştur.
Temaşa kavramını tartışmak için ele aldığım yazı, Ahmed İhsan’ın 9 Aralık 1897 tarihinde yayınlanan, derginin 352. sayısındaki “İstanbul Postası” başlıklı metni. Yazar temaşa kavramını bu metin kapsamında özellikle geçirmese de onun bu köşe yazılarını nasıl dolaşıp seyrederek kaleme aldığına dair ilginç satırlara sahip. Bir kış günü İstanbul’unu ve yazarın düşüncelerini temaşa etmek üzere metnin satır aralarını okumaya başlayabiliriz.
1. Kasvet Dolu Temaşa
“Defaatle sahiplerini iflas ettirerek türlü türlü şekillere girmiş olan Beyoğlu’ndaki ‘Kuron’ gazinosunda köşe penceresinin yanında oturmuş gözümü sokaktan gelip geçenlerden ayırdıkça kâh karşımdaki masa başında bulunan kır sakallı mösyöye kâh elimdeki gazeteye bakıyordum. Gazetelerin verdiği havâdis de ne kadar kasvet-efzâ [kasvet artırıcı]! Londra’da harik-i müdhiş [dehşetli yangın], Paris’te bir fırtına, Petersburg’ta feyezân-ı miyah [su taşkını], Viyana’da parti münâzaâtı [çekişmeleri] hep birbirini vely eyliyor [birbiri ardına geliyor]!”4
Ahmed İhsan, yazısını Beyoğlu’nda bulunan Kuron gazinosundaki bir sahneyle açar ve hemen ilk cümlesinde gazinoya dair iğneleyici bir serzenişte bulunur. Bugün yerini tespit etmek bile güç olan bu gazino hakkında dönemin yazarlarından Ahmed Rasim de sıklıkla bahseder. Ahmed İhsan’ın aksine o gazete okumaya değil, çok beğendiği kemençeci Vasil’i dinlemek için gider buraya: “Vasil yine bu sene Kuron’un bülbülü olmuş. Uğramamak da kabil değil. Uğrayınca da boğulmamak da imkân haricinde: O dar, o müteaffin [kokuşmuş] gazino muttasıl [devamlı] dolup boşalıyor. Fakat iki şişe düz, üç tabak mezeye yarım İngiliz verilince insan sarhoşluğunu da unutuyor da âdeta ayılıyor. Sabahçı kahvelerinde sızanlara bir kere de Kuron’da keyif çatmalarını hasbe’l-insaniye [insanlık adına] ihtar ederim.”5 Ahmed Rasim bu mekânı Vasil ile öyle bütünleştirmiştir ki başka bir gün yaptığı ziyaret sırasında yaşadığı hayal kırıklığını şöyle kaleme alır: “Geçen akşam bizim kemençeci Vasil’in mahûd [adı geçen] Kuron’da çalmakta olduğu fikriyle içeriye daldım. Neuzübillah! Ömrümde böyle velveleye tesadüf etmedim. Alafranga çalgı. Hem nasıl alafranga. Bizim mandolin gitara, bilmemneli çalgı. Kulaklarım birdenbire, ‘Zonk! Zonk!’ edince kendimi dışarıya zor attım.”6 Ahmed Rasim, Ahmed İhsan’dan çok farklı değildir, konu müzik lezzeti olunca yeniliklere direnç gösterir.
“Pişgâhımda [önümde] bazen sekiz katlı evlerin alevler içinde kıvrandığı bazen de ağaçların, dağların deniz dalgalarının birer sarsar-ı müthiş [dehşetli rüzgâr] karşısında inlediği tecessüm ediniyor [canlanıyor], kâh coşkun su dalgalarının mesken ve me’vâları [mekânları] bastığını kâh coşkun Avusturyalıların meydana getirdikleri münâzaâtı görüyorum sanıyordum. Okuduğum bu tafsilât [ayrıntılar] o kadar ruhuma sıkıntı verdi ki karşımdaki mösyönün belki yüzüncü defa olarak –yine benim gibi zâhir [belli olan] iç sıkıntısından olmalı– parmakları arasında devrettirmekte olduğu kibrit kutusunu eliyle bir kenara fırlattığı zaman ben de kapı dışarı fırladım. Orada bir arkadaş eli kolumdan yakaladı, adam gezelim diyordu. Vâkıâ [doğrusu] benim de aradığım buydu.”
Ahmed İhsan okuduğu gazeteden adeta dünyayı temaşa eder. Sayfalar arasında Londra’dan Paris’e, Viyana’dan St. Petersburg’a dolaşır. Bu temaşa ona kasvet verir. Eğer okuduğu gazete resimli ise bir yandan da görsel bir temaşa içinde yüzer. Hangi gazeteye göz gezdirdiğini bilmiyoruz ama sözgelimi, 5 Aralık 1897’de Fransız Le Petit Journal’de yazarın bahsettiği Londra yangının etkili bir görseli vardır. Servet-i Fünûn içerisinde görselleri açıklarken sıklıkla bulunan “resimlerini temaşa eylediğiniz” ifadesi gibi bu kez de yazar, oturduğu sandalyesinden dünyayı temaşa etme fırsatı bulur.
Servet-i Fünûn’un iki hafta sonra yayınlanan sayısı bu yangınla ilgili birkaç görseli sayfasına taşır. Yabancı basından alınmış olması muhtemel gravürlerden birisi tıpkı Le Petit Journal’deki renkli görsel gibi okurlara hem dehşetli hem de kahramanlık içeren bir temaşa deneyimi sunar. Her iki görselin odağında bulunan itfaiye ekibi ve alevler içerisine modern teçhizatlarıyla korkusuzca atlayışları günümüz aksiyon filmlerini aratmayacak şekildedir.
Bu temaşa, aynı sayıda yayınlanan diğer görsellerde tavır değiştirir. Ahmed İhsan’ı neden bu kadar kederlendirdiğini gözler önüne seren daha geniş açı veren bu görseller, yangının gerçekten de ne kadar büyük ve tahrip edici olduğunu görünür kılar. Dolayısıyla yazar daha fazla bu temaşaya tanık olmak istemez ve gazeteden gezinme hâlini kentte sürüklenmeye çevirir.
2. Havadise Dönüşen Aşk
“Kol kola yaya kaldırımını Taksim’e doğru takibe başladık. Rast geldiğim bu arkadaşı ben pek severim, ne zaman söyle bakalım diye kendini söze davet eylesem –zaten çokluk daveti de beklemez ya– tatlı bir musâhabeye [sohbete] zemin olacak havâdisi derhal verir. O gün yazacağım hafta musâhabesine sermâye-i kelâm [söz sermayesi] bulmaktan ziyade gazinoda bir an için fikrimi istilâ eden fena manzaraları def’ [kovma] hususunda refikimin muâvenet-i neşve-perveranesine [neşe dolu yardımına] muhtaçtım. Sevgili arkadaşım Taksim havuzunun yanına gelmeden gazetenin verdiği tatsız haberlerin tatsız tesirâtını [etkilerini] izâle etti [yok etti], halbuki musâhabe-i üsbûiyyemize [haftalık sohbetimize] bir zemin teşkil eyleyemiyordu. Vâkıâ [doğrusu] arkadaşımda ziyade havâiyelik vardır, ne yapsa bir türlü ciddi olamaz; en büyük kabahati de iki de bir de kendini sahihten [gerçekten] âşık zannetmesidir.”
Ahmed İhsan bu paragrafta haftalık sohbet olarak tarif ettiği İstanbul Postası köşe yazısını nasıl tasarladığına dair ipuçları verir. Bir yandan gündeme dair yazabilmek için kentten hatta dünyadan havadisleri toplar, ama bir yandan da rastlantılara açık olduğunu belli eder.
“O gün ‘Evet tramvayda gördüğüm dakikadan beri…’ mukaddemesiyle [girişiyle] bana son aşkının tafsilâtını [ayrıntılarını] veriyor, ben de manidar bir tebessümle dinliyordum. Tafsilâtta teferruâtta hiçbir şey eksik kalmadı. Üç beş gün sonra bir daha kendine mülâki olduğum [kavuştuğum] zaman kâmilen [tamamen] unutulmuş olacağında asla şüphem olmayan bu macera-yı âşkaneye [aşk macerasına] hatime çekmek [sona erdirmesi] üzere âlem-i zevk ve safâ ne var diye bir sual sordum. Bu esnâda yine ince ince fakat sine sine yağmaya başlayan yağmurdan ikimizi muhâfaza etmek üzere açtığı iri şemsiyesini arkadaşım biraz arkaya doğru meylettirdi, cevap veriyordu…”
Arkadaşı aşk macerasını anlatırken kentte nispeten yeni olan bir temaşa mekânını vurgular. K harfindeki Kalabalık metninde de geçtiği gibi tramvaylar, yabancı olan insanların birbirlerini izlediği, işittiği, hatta âşık olabildiği yeni karşılaşma yerleridir. Sözgelimi Ahmed Rasim çocukluk anılarını kaleme aldığı Fuhş-ı Atik içerisinde tramvayda deneyimlediği ilk aşk kıvılcımından bahseder: “Tramvay geldi ki bomboş! Oh! Ana oğul bindik. O kadınlar tarafına geçti. Yine aramızda bir engel hâsıl oldu. Fakat. Ne hükmü var? Gönüller bir olsun! Engel var amma yan yana oturuyorduk! O benimle yine konuşuyordu. [...] Neden sonra tramvaycı geldi. Artık kalkacağız. Ardı sıra benim bulunduğum kompartımandan da iki kadın geçti, validenin tarafına gittiler! Biri yaşmaklı diğeri çarşaflıydı. Yaşmak değil, açılır kapanır bir fanus. Kaşları gözleri, burnu, ağzı. Daha mini mini kulakları. Yan zülüfleri. Tamamen görünüyordu. Beyaz mı beyaz! Ne güzel bir sima! Herhalde, tramvay da dar ki geçerken bacağı dizime çarpar gibi oldu. Öyle oldu amma! Dizim acımadı. Öyle yumuşak bir temas ki onun bir dizi, hatta baldırı filân olduğu hatırıma geldi. [...] Ne oluyordum? Bir gün içinde değişmiştim! Ben üç, dört sene evvel de her izin zamanı evde kadınlarla yan yana otururdum. Böyle olmazdım!”7 Kadın ve erkek bölümleri arasında görüntüyü kapatan perde yüzünden sisli bir temaşa olsa da çocuk Rasim’in bu karşılaşmadan etkilenmesine engel olmaz.
“Yaz eğlenceleri kesildi, kış safâları daha başlamadı, kasım ibtidâsındaki [başındaki] o dehşetli soğukların tesir-i bâridini [soğuk tesirini] unutturacak henüz bir şey yok. Tiyatrolar pek çalışıyor ama revnaklanamadı [güzelleşemedi]. Osmanlı Tiyatrosu bile daha bu hafta Direklerarası’nda ispât-ı vücud etti [kendini gösterdi]. Onun için ehemmiyetli havâdisim yok diyordu. Biz de Taksim’den dönmüş yine Mekteb-i Sultani [günümüz Galatasaray Lisesi] karşısına gelmiş idik, ‘Öyle ise bu mükâlememiz [söyleşimiz] bu hafta postasını teşkil eder’ dediğim zaman lâkaydane [umursamazca] bir omuz silkti. Tebâüd etti [ayrıldı].”
Mevsim koşulları, Ahmed İhsan için yazılarını kaleme alırken önemli bir unsurdur. Yazar, dehşetli soğuklardan ilk defa bu metinde şikâyet etmez. D harfindeki Dalga metninde olduğu gibi köşe yazısında sıklıkla hava durumu odağa yerleşir. Sözgelimi bir başka sayıda, postayı yazamama nedeni tam olarak da kenti dolaşıp seyredememesidir: “İstanbul postamızı iki haftadır yazmadık, kesret-i mündericâtın [içerik bolluğunun] bu bapta dahilini inkâr etmezsek de şiddetli havaların, dehşetli fırtınaların insanı olduğu yerden kımıldatmayacak derecede hüküm süren soğukların dahi tesirini unutmak câiz olamaz. (...) Böyle bir zamanda ‘İstanbul Postası’ kelimelerini yazan bir muharrir kârilerine [okuyucularına] kardan, buzdan, soğuktan başka neden bahsedebilir.”8 Temaşanın bir başka kelime anlamıyla kullanıldığı tiyatro oyunlarının İstanbul’da yeterince parıldayamadığı zamanlarda, yazar yakınmaya başlar ve arkadaşıyla olan gündelik sohbeti köşesine taşır.
3. Çamur, Kalabalık ve Rutubet
“Ben de İstanbul yolunu tuttum. Tünel son derece kalabalıktı. Nasıl olmasın? Bu sene ardı arası kesilmeyen yağmurlar sokaklarımızın çamurunu hiç görülmemiş dereceye getirdi, yürümek kâbil değil. Rivâyete nazaran lastik satanların yüzü pek gülüyormuş... Ha biliyor musunuz, bir de hangi esnaf memnun? Bahsederim ki keşfedemeyeceksiniz. Zirâ sizin zannınız gibi kömürcülerden dem vuracak değilim. Bu kış mendil satanlar ziyâde seviniyormuş, şimdiki kadar mendil sürümünü hiç görmemişler. Bu söz söylenirken her işittiğini iyiye yoran bir zât, evine yemiş götürenler galiba çoğalmış dediği zaman orada bulunan doktor, bu yağmurlarla rutubet devam ettikçe şehrimizden nezlenin eksileceği yoktur, binâenaleyh mendil ticareti daima revaçtadır dedi. Vâkıâ nezle ile öksürüğün bu sene birazcık mazhar-ı iltifâtı olmayanlar [ona erişmeyenler] kalmadı gibi.”
Arkadaşı varken şehirle pek ilgilenmeyen Ahmed İhsan, o gidince kenti temaşaya başlar. 19. yüzyıl İstanbul’unun en dertli konularından biri olan çamur da İstanbul temaşasının parçası olur. Yazının başından beri hava durumuna sitemini eksik etmeyen yazar, bu paragrafı yazarken bir yandan da okurlar nezdinde bir çeşit İstanbul imgesi üretir. Hem soğuk hem de hastalık dolu bu şehrin içinde olmak pek de arzu edilen bir durum değildir. Servet-i Fünûn’da metinsel olarak üretilen bu atmosfer, hiciv dergisi Hayal’de görsel olarak karşılığını bulur.
Ahmed İhsan gibi Ahmed Rasim de pek çok yazısında İstanbul’un çamurundan dem vurur. Tramvaya binmeye çalışan birisinden bahsettiği üzücü bir anlatısında, İstanbulluların gündelik hayatına bıkkınlığı da gözler önüne serilir: “Aman ah! Gök gürlüyor. Gözünü kırpıştıran kırpıştırana. Bre medet! Tramvay geliyor! (...) Tramvaya binerken yan üstüne yuvarlanan ihtiyara yüreğim yandı! Hem düştü, hem bir iki defa döndü. Hem tramvaya binemedi. Hem üstü başı çamur oldu. Şemsiyesi kırıldı, gözlüğü dağıldı, şapkası ezildi, eli sıyrıldı. Fena hâlde korktu, şaşırdı, utandı. Gülenlere kızdı. O hiddetle küfre başladı. Kondüktöre parmak salladı, tramvaya lanet etti, orta beylerinin kahkahasına darıldı. İkinci defa boşanan doluya tutuldu. Belediye çavuşu aradı bulamadı. Tramvayın numarasını sordu. Kimse söylemedi. Saate baktı. Durmuş! Doğrusu acıdım. İnsana bela gelirse sırt sırta gelir derler. Doğrudur, zavallı!”9 Yazarın kelimelerle kurduğu anlatı, okur nezdinde neredeyse sinematik bir temaşaya dönüşür. Sadece aksiyona değil duygulara da yer veren yazar sayesinde tarihteki o anı bir yüzyıl sonra bile zihinde canlandırmak ve hissetmek mümkündür.
“Yeniden açılalı henüz bir sene olmadığı hâlde Çarşı-yı Kebir’de [Kapalıçarşı’da] de boş dükkân kalmadı gibi. Şu yaş, çamurlu mevsimde en güzel mahal-i tenezzüh [gezinti yeri] Kalpakçılarbaşı olduğunda şüphe yoktur değil mi? Çarşının eski hâlini göz önüne getirenler şimdi o kadar büyük fark bulmuyorlar. Hele henüz tâmiratı hitâm bulmamış [bitmemiş] yahut yeni küşâd olunmuş [açılmış] yan sokaklara sapılmayacak, oranın sahipsiz dükkânları görülmeyecek olursa asıl Kalpakçılarbaşı Caddesi eski manzaradan daha ziyâde hiss-i tesir [etkili his] hâsıl eyliyor [ortaya çıkartıyor], yek-tarz, yeknesak [birbirinin aynı] dükkânlar, yeni yapılmış camekânlar, henüz asılmış parlak levhalar, yeni cilalanmış tezgâhlar üzerine gelişigüzel açılmış son moda kumaşlar çarşı manzarasının letâfetini [güzelliğini] artırıyor.”
İ harfindeki İlan metninde bahsi geçen ve deprem sonrası yenilenip ziyaretçilere açılan Kapalıçarşı, yaklaşık bir sene sonra dahi Ahmed İhsan’a neşe veren bir mekândır. Muhtemelen havanın kötü olması ve çarşının çatısı altında gezinmenin rahatlığı yazarı sevindirir. Burada, Tünel meydanında olduğu gibi çamur ve karmaşayla teması kesilir. Daha da önemlisi “yek-tarz” dükkânlar, Ahmed İhsan gibi intizam düşkünü biri için tabii ki lezzetli temaşayı çağıran unsurlardır. Böylece yazısının başındaki kasvet dolu hislerinin yerini letafet alır ve kent seyrini bu şekilde sonlandırmayı tercih eder.
2. Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası, yay.haz. Fatih Altuğ (İstanbul: İletişim Yayınları, 2014).
3. Ahmed İhsan, “İstanbul Postası”, Servet-i Fünûn, sayı 254, 1896.
4. Ana metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu adı geçen “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.
5. Ahmed Rasim, “58. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).
6. Ahmed Rasim, “64. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).
7. Ahmed Rasim, Fuhş-ı Atik: Dünkü İstanbul’da Hovardalık (İstanbul: Arba Yayınları, 1987)
8. Ahmed İhsan, “İstanbul Postası”, Servet-i Fünûn, sayı 254, 1896.
9. Ahmed Rasim, “61. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).
