“Yaz”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[Y]: Yaz

Y harfindeki kavram “yaz”. Türkçe olan bu kelime, Orhun Yazıtları’nın içinde de geçecek kadar eski zamanlardan beri kullanımdadır. Servet-i Fünûn yazarları bu kelimeyle eşzamanlı olarak, Arapça yaz anlamına gelen sayf kelimesini de kullanır. Bugün de tanıdık olduğumuz sayfiye kavramı da bu kökenden gelir.

Derginin kurucusu Ahmed İhsan, özellikle İstanbul Postası veya Musahabe köşe yazılarında sıklıkla kentin güncel hava durumundan bahsettiği için, havalar ısındığında da yaza özel bir alan açar. Sözgelimi, 1906 yazında yayımlanan bir Musahabe köşesinde yaz eğlenceleri hakkında şöyle ifadeler kaleme alır: “Sayfiyelerde kış mevsiminin sükûnetine bedel bir neşe ve neşat [sevinç] kaim oldu. Herkes yaz hazırlığını ikmal etti. Şehrimizin yaz mevsimi şevk ve inbisat [ferahlama] içinde başladı. Yaz mevsiminde erbab-ı seyir ve tenezzühün vüruduna [gezinti yapanların gelişine] bütün kış intizarda bulunan [bekleyen] kahvecilerin, gazinocuların yüzleri gülüyor.”1 Ahmed İhsan çizdiği bu portrede yazla birlikte şehrin uyandığını, hareketlendiğini ve neşelendiğini belirtir. Benim odağıma alacağım metinde ise yaz mevsimine bu derece olumlu değil, daha çelişkili hislerle yaklaşır. Özellikle sıcaklıkların bir hayli yükseldiği 1896’nın Ağustos ayı, onun hiç tanık olmadığı derecede hararetli bir İstanbul’u ortaya çıkartır. 283. sayıda yayımlanan İstanbul Postası, önce bizi kentin sıcağı içerisine sürükler, sonra da güzel bir bahçede akşam serinliğiyle ferahlatır. Şimdi, bu metnin yardımıyla yüzyıl sonu İstanbul yazının içerisine doğru düşebiliriz.  

1. Hararetin Gücü

“Derece-i harâretin [sıcaklık derecesinin] gölgede otuz beşi ve güneşte kırk üçü geçtiği bu haftayı İstanbul’umuzun tarih-i tabiiyesine [doğa tarihinde] kaydetmek lazım geldi zannederim. Zirâ geriye doğru ircâ-i nazar-ı fikr [fikri döndürme] eyledikçe Arabistan çöllerinden numune gösteren şu dehşetli sıcağın mislini [benzerini] bir türlü tahattur eyleyemiyoruz [hatırlayamıyoruz], şuâ-ı şemsteki [güneş ışınlarındaki] şiddet-i harâret birkaç günler –hele zeval [öğle] zamanı– adeta nefes almakta suubet [güçlük] vermişti.”

Ahmed İhsan, İstanbul Postası serisini çoğunlukla yaptığı gibi hava durumuyla açar. Bu sefer, herhangi bir zamandan farklı olarak yaşanan durum konuşulmayacak gibi değildir. Kent, yazarın da belirttiği üzere istisnai derecede ısınmıştır. Arabistan çölleri tanımlaması ise yalnızca bir analoji değildir, gerçeklik payı da içerir. Anadolu’nun güneyinden gelen sıcak hava dalgası, kenti de içerecek şekilde bir yay çizer ve aşağıdaki görselde göründüğü gibi Avrupa genelinde diğer kentlere nazaran İstanbul en sıcak günlerini yaşar.

8 Ağustos 1896 sıcaklık ve basınç değerlerini gösteren harita, kaynak: Metcheck

Yazar bu denli sıcaktan yakınarak bahsetse de serinlemeye dair, sözgelimi, deniz hamamları hakkında bir söz söylemez. Servet-i Fünûn yazarları, deniz hamamlarını veya denizde banyo yapmayı konu ettiklerinde çoğu zaman bunları sıhhi birer pratik olarak tanımlar. Hatta yabancı basından Avrupa’da eğlence olarak denize girildiğini okurlarsa da bu iş pek de akıllarına yatmaz. Diran Çırakyan’ın hazırladığı ve kapakta yayımlanan “İstanbul’da Deniz Mevsimi” adlı illüstrasyonlardan oluşan kolaj da suyun kenarındaki bir eğlenceden ziyade bireylerin deniz suyuyla bireysel temasını ortaya koyar.

“İstanbul’da Deniz Mevsimi”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 278, 1896

“Şehrimizin hayat-ı ciyâdeti [temizlik hayatı] demek olan meltem rüzgârının üç dört gün kadar inkıtâ-ı vezanından [esintisinin kesilmesinden] ileri gelen şu dehşetli harâretin müsâdif olduğu eyyam-ı tatiliyede [tatil günlerinde] harâret-i cevelânı ziyade olan zevk-perveranın [zevk düşkünlerinin] kavlince [sözlerince] –zirâ bunlar yine gezmelerinde devam etmişti– mesirelerimize tenhâlık ârız olmuş [ortaya çıkmış] imiş.”

Ne kadar sıcak da olsa Ahmed İhsan’ın gözündeki zevk düşkünleri İstanbul’u gezmeyi sürdürür. Yine de yazın kalabalıklaşan mesireler o günlerde tenhalaşmıştır. Bir başka yazısında Ahmed İhsan, yazın hareketlenen İstanbul’un atmosferini şöyle yazar: “Marmara havzası iki sahile, Sirkeci’den Küçükçekmece’ye, Haydarpaşa’dan Pendik’e kadar bütün sayfiyelere denizin tarâvet-dar [taze] katreleriyle [damlalarıyla] meşbu [dolu] havasını yolluyor. Boğaziçi pür-letafet. Kâh Marmara’dan kâh Bahr-ı Siyah’tan [Karadeniz’den] vezan olan [esen], Boğaz’ın girintili çıkıntılı sevâhili [sahilleri] arasından geçtikçe istikameti değiştirerek her tarafı okşayan rüzgarlar Boğaz’ın mevâki-i dil-güşâsını [iç açan mevkilerini] adeta bir bahar-ı daimî içinde bulunduruyor. Vapurlarda, şimendiferlerde sabahları akşamları gelip giden yolcular kış müşterileri gibi mahdud [kısıtlı] değil, her tarafta kalabalık, her yerde bir inşirah [iç açılması].”2 Bu yazının çıktığı sayının kapağında aşağıdaki kolaj yayımlanır. Yine Diran Çırakyan’ın hazırladığı bu görsel, “İstanbul Manzaraları” başlığıyla Boğaz’ın dört bir yanından serinletici hava estirir. Belli ki bu denli sıcak havalara mesirelerin çayırlarındansa Boğaz’ın suyu okura daha iç açıcı bir ferahlık verecektir. 

“İstanbul Manzaraları”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 283, 1896

“Bana sorarsanız sıcakla başım hiç hoş değildir, meşguliyet-i yevmiyeden [gündelik meşguliyetten] azade olduğum günlerde mizanü’l harârenin [termometrenin] civa sütununda mûtadından [her zamankinden] ziyade yükseklik gördüm mü, âtılane bir surette evde oturarak muhterem karilerimle [okurlarımla] ya şöylece bir musâhabe [sohbet] etmeyi yahut elime geçecek bir kitabın müellifiyle refâkat-ı fikriyede bulunmayı tercih ederim. Ama siz: ‘Muharrir Efendi! Havalar sıcaktır diye kûşe-nişin [münzevi] olursanız zemin-i musâhabe bulamazsınız, sözleriniz soğuk düşer!’ diyecekmişsiniz. Vâkıâ [Gerçi] doğru!”

2. Yaz Sıcağında Buz Âlemleri

“Şu mevsimde soğukluğa ihtiyaç var ama soğuk söz dinlemek istemezsiniz değil mi? Fakat Allah eksik etmesin! Muâvenet-i musâhabe-perveraneden [sohbet düşkünü yardımından] mahrum olmuyoruz, şehrimizin ahval-i zevkiyesine [zevk hâllerine] dair bize haberler getirerek musâhabe-i mutademize [alışılmış sohbetimize] zemin-i kelâm hazırlayanlar dâima imdadımıza yetişiyor. Mesela şu makalemizi yazarken bizi ziyarete gelen bir arkadaş Abdi ve Hasan Efendi Tiyatrolarında cuma günü icrâ olunan ‘Araba ile Devr-i Âlem yahut Buzlar İçinde Seyahat’ oyunundan havadis getirdi. Aman birader sahne-i temâşâ bize buz âlemleri gösterdiğinden midir nedir, bugün hava dehşetli sıcak olduğu hâlde oyunda yine üşüdüm! dedi.”3

Araba ile Devr-i Âlem’in orijinali, Jules Verne’in 1890’da Fransızca yayımladığı César Cascabel isimli romanı. Alaska ve Kuzey Rusya sınırlarında geçen hikâye, buzullar içinde zorlu bir yolculuğu konu eder. Bu romanı dört yıl önce, 1892’de Ahmed İhsan, Araba ile Devr-i Âlem yahud Sezar Kaskabel ismiyle çevirir. Tam da böyle sıcakların olduğu gün bu oyunun oynanması, yazar için ilginç bir ilişki kurulmasına yarar.

Araba ile Devr-i Âlem yahud Sezar Kaskabel, 1892, kaynak: Alifart

“Meğer Jules Verne’den tercüme eylediğimiz romanlardan ‘Araba ile Devr-i Âlem’ dahi bundan evvelki ‘Seksen Günde Devr-i Âlem’ gibi tiyatro sahnesinde ‘zavallı’ olmuş! Görüldüğü zaman mütercimine değil müellifine bile yabancı gelecek kadar sû’ [fena] tahvile [çeviriye] uğramış olan zavallı romanın ‘İdare-i Hasan’dan me’mul olan [beklenen] himmet-i sanatperveraneyle [sanat sever gayretiyle] oyuna tahvil olunduğunu işitmiştik, halbuki udhuke-perdaz [komedyen] şehir [meşhur] Abdi Efendi de ‘Araba ile Devr-i Âlem’e heves etmiş.”

Ahmed İhsan çoğu yazısında Abdi ve Hasan Efendi’nin tiyatro oyunlarını olumsuz bir tavırla kaleme alır. Özellikle kendi çevirdiği romanların tiyatroya tercümesinde de muhtemelen daha bir yargılayıcı tavrı vardır. Dönemin diğer tanığı Ahmed Rasim de yazılarında bu iki komedyenle sürekli atışır. Sözgelimi Şehir Mektupları derlemesinde Abdi Efendi’yi uzunca ve matrak bir dille şöyle tanımlar: “Bizim tiyatrocu Abdi hakikaten tuhaftır. Sade tuhaf değil tuhafların da abdisidir. Hele saraka [alay] etmek hususunda gösterdiği etvâr-ı abdiyâne [abdi davranışları] taklit kabul etmez. (...) Şehir uşağı, oldukça kurnaz, ustura gibi kayış tutar, dilbâz, şakrak olduğundan başka yüzündeki garabet-i mudhikeyi [gülünçlük garipliğini] tâ göbeğine kadar indirmiş. Endamı iri, beyni soytarı, dehen-i teng-i hâyide-edâsı maskara, gözleri kapkara, kellesi kudretten matruş [tıraşlı], oldukça mahalle terbiyesi görmüş, Zuhurî artığı, ortaoyunu kırıntısı, Hamdi mustahlefi, kendi tuhaflığına kendi güler, fakat oldukça dilber, âdeta kırma, santral, Boyabat servisi, çınar irisi, yarma, dal budak, kestane suyunda haşlanmış ıstakoz enseli, eski hovarda, olanı biteni çakar, hoşmeşrep, vakte, zamana göre hikâye düşürür, fıkra söyler, cinas veya mazmuna can atar, bâhusus mürtecel, hele hele… Söyleyeyim mi? Haydi şimdilik dursun, hâline göre kabadayı, bir adı Memiş, bir adı Maçula, bir adı baba, bir adı kelebek, bir adı İbiş, bir adı gamsız, ne olursa eyvallaha kail böyle bir merd-i kâmildir.”4 Ahmed Rasim’in belli ki önemseyerek satırlarında yer verdiği Abdi Efendi için Ahmed İhsan özel bir ilgi göstermez ve İstanbul’un sahne hayatı adına asıl sevdiği kısma, Beyoğlu’na doğru yola çıkar. 

“Derece-i harâretin otuz beşe takarrüp ettiği [yaklaştığı] cuma günü iki tiyatro birden Kuşdili’nde ehl-i temâşâya [seyircilere] buzlar içinde seyahati seyrettirmiş. Oyunun tesir-i bürudet-i iştimalini [içine alan soğuk tesirini] refik-i ziyaretkârımızdan anladık ya, bu sıcaklarda köprü üzerinden geçmek kadar güç olmayacağı için artık başka bahse geçiverelim.”

3. Latif Manzarayla Serinleme

“Köprü üzerinden akşam serinliğinde geçivermiş, yolcularını şehrimizin mevâki-i latifesine [güzel yerlerine] taşıyan vapurların bıraktığı dumanları biraz teneffüs eylemiş olanlar uyku zamanını eğlenceli surette getirmek için Tepebaşı Bahçesi’ni tercih eyliyorlar; vâkıâ bahçe Beyoğlu halkının en tatlı teneffüsgâhıdır [nefes alacak yeridir]: Muzıka güzel çalıyor, ağaçlar altına kurulmuş sofralarda taam [yemek] hem mideyi hem keseyi memnun edecek suretteydi!”

Ahmed İhsan, Galata Köprüsü’nü geçerek kendini Beyoğlu’nda bugün TRT binası ve otoparkın bulunduğu Tepebaşı Bahçesi’ne atar. Yazar için özellikle yaz akşamlarına en uygun yerlerden biri burasıdır. Ondan tam on sene önce, 1886’da meşhur besteci Çaykovski bir günlük İstanbul ziyaretinde Tepebaşı’nda senfoni orkestrası dinleme fırsatı bulur ve notlarına şöyle yazar: “Leipzig tipinde genç bir adam şefti. Ruslar. Programın birinci yarısından sonra ayrıldım.” Emre Aracı’nın ayrıntılarla takip ettiği Çaykovski’nin bu gezisinde o gün Tepebaşı’nda ilk yarıda Mozart, Beethoven, Schubert ve Dvořák’tan eserler çalınır. İkinci yarıda ise Grande Fantasie adlı bir eserle birçok besteciyi bir araya getirilerek üretilen bir yapıt vardır. Aracı’ya göre muhtemelen Çaykovski’yi kaçıran da bu kolaj kompozisyon olmuştur.5

Çaykovski’nin katıldığı Tepebaşı Bahçesi’ndeki konser programı, kaynak: Emre Aracı, Çaykovski İstanbul’da

“Hele yazlık tiyatroda oynayan aktrisleri, aktörleri pek hoş. Şu hoş oyuncularda bahçenin yemeğine iştirak eylediği için gurub [gün batımı] esnasında, Haliç’in menâzır-ı latifesini [güzel manzaralarını] temâşâ ederek taam [yemek] masasının başına toplananlar hayli kalabalık oluyor. Çehreleri okşayan akşam rüzgarının bahşeylediği serinlik içinde, muzikanın nagamat-ı raks-âverine [dans ettiren nağmelerine] ilaveten zarif kıyafetli oyuncuların neşeperverane [neşe veren] surette salıverdikleri sürekli kahkahalarla karışık âhenkdar [kulağa hoş] İtalyancalarını dinleyerek her türlü teferruatıyla yalnız on beş kuruşa burada yenilen yemek sahihten güzeldir.”

Ahmed İhsan’ın yazısının yer aldığı sayı içerisinde dergide bir de Haliç manzarası görseli vardır. Belli ki bahsettiği latif manzarayı, Tepebaşı Bahçesi’ne nazaran daha alt kottan çekilen bir fotoğrafla da olsa okurlara göstermek ister.

“Haliç Dersaadet’ten bir manzara”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 283, 1896

“Kârı –hizmetin mükemmeliyetine, fiyatın ehveniyetine [ucuzluğuna] mukabil– müşterinin kesretinde [çokluğunda] arayanların nasıl muvaffak olduklarına delil olan Tepebaşı Gazinosu’ndan biraz da –mesela Adalar lokantacıları– hisse alsalar ne olur? Hakikat! Adalar’da gazinocular otelciler gittikçe insafsızlığı artırıyor, tenezzüh [gezinti] arzusuyla o tarafa tevcih-i pay-safâ edenleri [sefaya yönelenleri] mutlaka kendilerine şikâr [av] add eyliyorlar; sabah vapuruyla çıkanların akşamdan, akşam vapuruyla gelenlerin ferdâdan [ertesi günden] evvel avdetleri [dönüşleri] kabil olamadığını bildiklerinden midir, yoksa Ada esnafına arz olmuş şiddetli bir hırs ve tama’ndan [aç gözlülükten] mıdır her nedense o güzelim cezirelerde [adalarda] bir defa tenezzüh edenleri âdeta bir daha –Ada’ya misafir gitmeye olmasa bile– oralarda gazinoya mürâcaat etmeye tövbe ettiriyorlar.”

Ahmed İhsan, yazısını bitirirken günümüzde de benzer olan bir duruma eleştiri gerçekleştirir. Tepebaşı Bahçesi’nin aksine kışın muhtemelen pek de iş yapamayan Ada gazinoları ve lokantaları yazın çok daha saldırgan bir tavırla müşterileri kapmaya çalışmaktadır. Yaz mevsiminin hararetli sıcağı dışında bir diğer çilesi de yazar için bu esnaf olur.

1. Ahmed İhsan, “Musahabe: Yaz Eğlenceleri”, Servet-i Fünûn, sayı 787, 1906.

2. Agm.

3. Metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu adı geçen “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.

4. Ahmed Rasim, “180. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).

5. Emre Aracı, Çaykovski İstanbul’da (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016).

Ahmed İhsan, Beyoğlu, Gürbey Hiz, Servet-i Fünûn, yaz

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...