“Manzara”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[M]: Manzara

M harfinde olmazsa olmaz bir kavram var. Yazı serisinin başlığında da yer alan “manzara”, Servet-i Fünûn yazarlarının epey sıklıkla kullandığı bir kelime. Arapça bakma, bakış anlamına gelen “nazar” kelimesinden türeyen “manzar”, eylemin mekâna dönüştüğü bir anlama kavuşur ve seyir yeri anlamına gelir. Arapça sözlüklerde bulunmayan “manzara” ise “manzar”dan farklı olarak bakılan yer, geniş ufuklu görüntü gibi anlamlarla kullanılır. Bakmak için durulan yerdense, bakılınca görülen yerdir manzara. Tam da bu yüzden serinin başlığı, bugünden Servet-i Fünûn’u karşımıza aldığımızda gördüğümüz, okuduğumuz, işittiğimiz muhtelif manzaraları imler.

Derginin 15 Ağustos 1895 tarihli 231. sayısında yer alan “Paris Muhabirinden Mektub-ı Mahsus: Havada Balonla Seyahat” başlıklı yazı, daha önce deneyimlenmesi mümkün olmayan bir noktadan manzara anlatısı sunar. Bahsi geçen Paris muhabiri, yazı sonunda ismini sadece A.H. olarak paraflayan Agah Hüseyin’dir. Yazar, 1895-1897 yılları arasında Paris’ten birbirinden faklı gözlemlerini aktararak dergiye katkıda bulunur. Bazen yoksul mahalleleri gezer, bazen de Paris’in toplu ulaşım sistemini anlatır. 1891 yılında Lügatçe-i Istılahat-ı Resmiye başlıklı bir sözlük de yayımlayarak, Almanca, Fransızca ve İngilizceden ilmi tabirleri, özellikle de modern dünyanın yeni kelime dağarcığının Türkçede karşılıklarını arar. Sözgelimi utopistes kavramının karşılığı sözlükte “hayalperestan, evham ve hayalat-ı batıla ashabı” [gerçek olmayan merak ve hayaller sahibi] olarak belirir. Kendisinin de sıkı bir hayalperest olduğunu keşfedeceğimiz yazarla, bu kez seride farklılık yaparak, İstanbul ve Osmanlı topraklarından uzaklaşıyoruz ve Paris’in eşsiz manzaralarını izlemek üzere yola koyuluyoruz. Bunun için öncelikle ayaklarımızı yerden kesmemiz gerekecek.

1. Bulutlar Arasında Bir Seyahat

“Tam beş yüz metre irtifâya [yüksekliğe] vâsıl olmuştuk [erişmiştik]. Kaptan tarafından verilen işaret üzerine balonumuz tevkif etti [durduruldu]. Artık şimdi yerde değil gökte, bulutlar arasında idim. Paris ayaklarımızın altında, Eyfel Kulesi yanımızda çocuk gibi kalmıştı.”

Agah Hüseyin, yazısını daha ilk paragraftan merak uyandırıcı bir pasajla açar. İstanbulluların pek de deneyimleme şansı olmadığı bir yüzeyde, bulutlar arasındadır. Adeta bilim kurgu öyküsü tadıyla açtığı yazısı, okuyucuları heyecanlandıracak tondadır.

“Bir ayı mütecâviz [geçen] bir zamandır ne vakit insan başını kaldırıp da semâya doğru bakacak olsa bir balonun Paris üzerinde ve bir noktada tevkif edip tekrar indiğini görüyordu, bundan bir hayli zaman evvel Afrika-i Vustâ [Orta Afrika] meşherini [sergisini] ziyaret için Şan Domars’a [Champ de Mars’a] gittiğim gün bu balonun oradan suud edip [yukarı çıkıp] tekrar bulunduğu noktaya indiğini ve tel bir halat ile çekildiğini görmüş de tehlike vukuu melhuz [beklenir] bile olsa yine çıkarım kararını vermiştim. Şu kararımı mevki-i icrâya [uygulamaya] koymak için müsait bir zaman bekledim. Çünkü tamam yirmi gündür havalarda hiçbir ıttırâd [ritim] görülmüyor. Sabahleyin kalktığımız zaman bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığını ve derece-i harâretin [sıcaklık derecesinin] on ikiye kadar tenezzül ettiğini [indiğini] görerek fanilalarımızı giydikten ve şemsiye-bedest olduktan sonra sokağa çıkıyoruz, aradan iki saat geçmiyor havada buluttan ortalıkta yaşlıktan eser kalmıyor. Bilakis bunun yerine tahammül edilemeyecek derecede bir sıcaklık kaim oluyor [bulunuyor] ve bu hal ziyade [fazla] devam etmiyor. Akşama doğru şiddetli bir rüzgâr çıkarak Paris’i alt üst ediyor. Velhasıl şu temmuz ayının bir dakikası diğerine uymuyor, daima mütehavvil [değişken] gidiyordu. [...]”

Agah Hüseyin’in bahsettiği Champ de Mars, 18. yüzyılda askeri okulun yapılmasıyla adını alan bir düzlüktür. Önceleri askeri seremonilerin yapıldığı alan, dünya fuarlarının yükselişi ve Paris’in bu bağlamda hevesli kent düzenlemeleri altında tekrar tekrar tasarlanır. 1889 Paris Fuarı kapsamında Eyfel Kulesi’nin de bu alana inşa edilmesiyle beraber 19. yüzyıl Paris’inin en şatafatlı yerine dönüşür. Champ de Mars, büyük dünya fuarlarının yanı sıra daha küçük sergileri de ağırlar. Agah Hüseyin’in bahsettiği Orta Afrika Sergisi, 1895’te Paris’in meşhur L’Illustration dergisinde şu başlıkla verilir: “Champ de Mars’da Bir Siyah Köy” Toprak ve hasır kulübelerden oluşan bir Sudan köyü simülasyonu içerisinde Orta ve Batı Afrika’dan gelen Afrikalılar, “Evdeymiş gibi yaşarlar”. Bugün kulağa hayli garip tınlayan bu ırkçı sergi ve türevleri 1950’lere kadar Avrupa’nın “medeni” kentlerinde ziyaretçilerin seyrine açılır.

“Champ de Mars’da bir siyah köy”, kaynak: L’Illustration, 15 Haziran 1895

“Paris’i beş yüz metre yüksekten seyretmek yani şu alet-i suudiyeye [yükselme aletine] binmek için evvela Rus ekspozisyonuna girmek icap ediyordu. Bu meşhere [sergiye] duhul [girmek] matbuât-ı ecnebiye meclis azaları [yabancı basın meclis üyeleri] için serbest bulunduğu halde sergi henüz ikmâl edilmediği [bitmediği] cihetle [sebebiyle] gelmemiş idim. Binâenaleyh bugün de dolaşmaya lüzum görmeyerek yalnız kapıdan kartımı göstererek balonun bulunduğu mevkiye kadar yürüdüm. Balona mahsus daireviü’l-şekl [daire şeklindeki] mahallin etrafı bir tahta perde ile çevrilmiş ve kapısının önüne birçok halk birikmiş idi. Şu halk miyânında [arasında] çıkmak hususunda tereddüd gösterenleri ve bakmaya bile cesaret edemeyenleri iknâya çalışan biletçinin haline acıdım. Söylemediği sözü bırakmıyor ve şimdiye kadar kimsenin başı bile dönmediğini yemin ile temine çalışıyordu ama bir türlü kadınları ve bâ-husus [en çok] valideleriyle beraber gelen çocukları iknâya muvâfık olamıyordu. Ben hepsine rehber ve numune-i imtisâl [örnek teşkil] olmak üzere beş frank ücret-i duhuliyeyi [giriş ücretini] vererek içeriye girdim. Arkamdan da ne olursa olsun diyen geldi. Bizden evvel çıkanları gezdirmekte bulunan balonu on dakika kadar beklemeye mecbur olduk. Yukarıdan bayrakla verilen işaret üzerine cesim [büyük] bir makine tarafından balonun ipi çekilmeye başladı. Bize yaklaştıkça kesb-i cesâmet ediyor [büyüklük kazanıyor] ve sepeti, gittikçe ipleri ve daha indikçe seyyahları seçiliyordu. Dediğim gibi on dakika zarfında gayetle cesim bir balon önümüzde arz-ı vücud etti. Etrafındaki iplerin çengelleri yerde merbut [bağlı] halkalara takıldı, sepetin kapısı açılarak dışarıya bir köprü uzatıldı ve yüzlerinde alâim-i memnuniyet [memnuniyet işareti] nümâyân olan [görünen] seyyahlar birer birer çıkmaya başladı.”

Afrika Sergisi gibi 1895’te Champ de Mars’da bir de Rus Sergisi açılır. Rus sarayına mensup atların da katılımıyla hem binicilik hem de etnografik bir sergi olacağı duyurulan bu etkinlik, Fransız ziyaretçilere kurgulanmış Rus imajı sergilemeyi hedefler. Tüm bu milliyetçi duyguların ötesinde balonla havada bir tur atma eğlencesi de gelen ziyaretçilere daha da heyecanlı anlar yaşatmak içindir belli ki.

Rus Sergisi afişi, Alfred Choubrac, kaynak: L'histoire par l'image

2. Yükseldikçe Değişen Manzaralar

“Nihayet nöbet-i suud [yükselme sırası] bize de geldi. Yekdiğerimizden cesaret alarak hepimiz Varna tavukları gibi sepete dolduk. Saydım on iki kişi olmuşuz. Dördümüz kadın birisi de kaptanımız idi. Derhal sepetin kapısı muhkemce [sağlamca] kapandı, ipler, çengeller, demirler muayene edildi. Sepette neler yok neler yoktu. Barometreler, termometreler, kum torbaları, dürbün, saat gibi edevât-ı lazıme [gerekli aletler], gayet uzun ipler, gemi demiri velhasıl bir balon seyahati için ne lazım ise hepsi mevcut idi. Her şeyi tamam oldu. Herkes yarı belden yüksek bulunan sepetin kenarına dizildi. Bize (dikkat)!! memurlara (Lachez tout) emri verildi ve derâkab [derhal] balonumuz yavaş yavaş yükselmeye başladı.”

Bu yazıdan önce 1889 sergisinde, Paris’te bir balon görücüye çıkar. İnsanların ilgisini çeken bu yeni alet, sergi için inşa edilen Liberal Sanatlar Sarayı’nda [le Palais des arts libéraux] sergilenir. Yapının tam merkezine kubbe altına yerleştirilen balon, adeta gelecek yüzyılın kabına sığmayan teknolojik imkânlarını imler gibidir.

Liberal Sanatlar Sarayı perspektif kesiti, kaynak: Wikipedia

“Yükseldikçe manzara değişiyor, manzara değiştikçe yükseliyorduk. Hafif bir surette esen rüzgâr ilk önce bizi şarka doğru sürdü götürdü. Fakat sepette hiçbir sallantı hissetmiyorduk. Mamafih kadınlar korkularından sapsarı oldular. Hele yanımda bulunan bir tanesi kolumu olanca kuvvetiyle sıkıyordu. Eyfel Kulesi’yle aramızda ancak birkaç yüz metrelik mesafe bulunduğu cihetle asansörlerin inip çıktığını ve gittikçe kulenin alçalmakta bulunduğunu görüyorduk. Kuleye ilk çıktığım günü en yukarıki kattan beni aşağıya züvvârla [ziyaretçilerle] indirmiştiler. Zira Paris’in bu kadar yüksekten görünüşü kadar latif bir şey tasavvur olunamaz. İnsan bir şehir değil bir resim görüyorum zanneder. Bakar bakar da yine bakmaktan kendisini alamaz. Velhasıl tedrici tedrici [yavaş yavaş] yükselerek kulenin bayrağı ile bir hizaya geldik. Ondan sonra bizim asansörümüz yolunda devama başlayarak eflâki [gökte duran] ve meşhur-ı alem olan Eyfel Kulesi’nin üzerinden bakmaya bizi mecbur etti.”

Agah Hüseyin bu yeni deneyime karşı tereddütlü ama bir yandan da kendilerini alıkoyamayan kalabalığı anlattıktan sonra, balonla yavaş yavaş yükselmeye başlar. Yazar için hareket eden, balonun kendisi değil manzaralardır. Her yükseklikte yeni bir manzara seyretmekten keyif alan yazar, ilk defa kuşbakışı bir kent görüntüsü görmeyi resme bakma deneyimine benzetir. Hiç vakit kaybetmeden adeta bir resimde gezinir gibi Paris’i zihninde dolaşmaya koyulur. 1889 fuarında bir balondan çekilen fotoğraf onun gördüğü manzaraya benzer imaj sunar. Aynı fotoğrafın kadrajına aldığı gibi yazar da Eyfel Kulesi ile yüksekliğini kıyaslayarak ayağını bastığı boşluğu anlamaya çalışır.

1889 sergisinde balon uçuşundan bir fotoğraf, kaynak: Wikipedia

“Gözüm barometreden ayrılmıyordu. Kaç yüz metre yüksekte bulunduğumuzu mütemâdiyen hesap ediyordum. Tam dört yüz yirmi metreye geldik. Tesadüf ettiğimiz şiddetli bir rüzgâr bizi aksi tarafa doğru sevke başladı. Bu aralık sepetimiz de adeta ayakta durmaya imkânsız bırakacak derecede sallanıp duruyordu. Aşağıya bir baktım artık insanlar karınca kadar bile gözükmüyordu. Sinek kadar ufalmış olan omnibüs ve tramvayların bulvarlar üzerinde dolaşması son derecede hoşuma gitti. Kendimi rüya görüyorum zannettim. Jules Verne’in romanları ser-muharririmiz [başyazarımız] tarafından tercüme edildiği zaman hepsini perşembe günleri alır mektepte iken kemâl-i lezzetle okurdum. Muharrir-i mumâileyhin [bahsi geçen yazarın] (Cevv-i Havada Seyahat) ismindeki romanını okuduğum zaman adeta seyyahının hâllerine gıpta etmiş ve beraber bulunmayı arzu bile eylemiştim. Şimdi zihnimde onu muvâzene ediyordum [denk getiriyordum]. Kalın bir iple aşağıya merbut olduğumuz yani nereye indiğimizi bildiğimiz halde bile yine insan endişeden hali kalamıyor. Binâenaleyh şimendifere öyle uzun uzadıya seyahatleri icraya kalkışan seyyahlara tarafımdan bol bol (uğurlar olsun)dan başka bir şey söylenemez. Çünkü ya ip koparsa korkusunu bir türlü hatırımdan çıkaramadım. Hatta şu endişemi yanımdaki kadına da söylediğim zaman ağzımı elleriyle öyle bir kapadı ki benimle beraber herkes de biçârenin haline güldü.”

Agah Hüseyin, yaşadığı deneyimi, Ahmed İhsan’ın çevirisi sayesinde öncesinde okumuş olduğu Jules Verne’in Cevv-i Havada Seyahat romanına benzetir. Bu roman, Osmanlı okurları için derginin ilk çıktığı sayılarda, 1891 tarihinde yayımlanır. Kitabı orijinal görselleriyle basabilen yayıncı Ahmed İhsan, dergisinde de resimleriyle beraber ilanına yer verir. Agah Hüseyin, Verne’in romanındaki gibi oradan oraya sürüklenmiyordur ama yine de aklına ilk gelen, bu romanda tahayyül ettikleridir.

“Cevv-i Havada Seyahat”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 5, 1891

3. Resim Gibi Şehir

“Hareketimizden şu ana kadar on yedi dakika geçmişti. Beş yüz metreye vasıl olduğumuz kaptan tarafından haber verildi. Ve asılı olan bayrağın üç defa sallanmasıyla suudumuz [yükselmemiz] da tatil edildi. Artık Paris şehr-i şehiri [ünlü şehri] bu merkez-i medeniyeti ayaklarımızın altında görüyordum. Paris’in ne kadar muntazam bir şehir olduğunu görmek için ancak bu kadar yüksekten bakmak icap ediyormuş. Avenüler, bulvarlar, meydanlar, sokaklar o kadar muntazam açılmış, o kadar mükemmel tesviye edilmişti [düzlenmişti] ki tarif etmek benim cidden iktidarımın haricindedir. Makarr-ı idâre [başkent] olan şehirlerden farkı bulunmayan ve belki de daha aşağı bir derecede bulunan Paris’i bu hal-i intizâma [düzenli duruma] getiren malum olduğu üzere şehremâneti [belediye başkanı] meşhur Mösyö Le Baron Haussmann’dır. Baron Haussmann teşebbüsâtına tamam 1858 senesi Temmuz’unda ibtidâ’ etmiş [başlamış] yani Paris’e mahsus yaptırdığı mükemmel bir planı tarih-i mezkûrda [bahsi geçen tarihte] mevki-i icrâya [uygulamaya] koymaya başlayarak fevkalâde mesâi göstermiştir. Hatta on sene zarfında şehir dahilinde o kadar külli [büyük] bir fark vücuda gelmiş ki eski Paris’i bilenlerin şimdiki haliyle tanımaları imkânın hâricine çıkmıştır. Mamafih bu uğurda gerek ahâli ve gerek hükümet tarafından ihtiyar edilmeden külfet sarf olunmadık para kalmamıştır. 1863 senesinde yapılan bu derecede şehrin hal-i intizâma ifrâğı [şekillenmesi] zamanında tefrik olunan meblağ 21.179.709 franga kadar bâliğ olmuştur [erişmiştir]. [...]”

Agah Hüseyin’in yükselirken değişen hareketli manzaraları, beş yüzüncü metrede son bulur. Artık Paris’in keyfini çıkarma fırsatı yakalar. Bu manzarada en büyülendiği ise kentin muntazam ilkelerle düzenlenmiş planıdır. Haussmann’ın yönetiminde açılmış olan bulvarlar ve meydanlar kenti yukarıdan bakılmasını kutlayan bir üslupla kâğıt üzerinde çizilmiştir. Ancak tepeden bakışla algılanabilen bu disipliner tasarım, Agah Hüseyin’in deneyiminden anlayacağımız üzere insan gözünden pek de fark edilmez. Yazar için yaşantının artık silikleştiği, neredeyse hareketsiz imge olan bu manzara, haz verici bir kent resmidir.

Haussmann’dan sonra “Yeni Anıtsal Paris”, gravür: F. Dufour, 1878, kaynak: LOC

“Bulunduğumuz yükseklikten Paris’in en meşhur ebniye-i âliyelerinden [yüksek binalarından] ma’dud bulunan [sayılan] Panteivon, Terokadorov, şehremaneti ve ekspozisyon zamanından kalma bazı cesim daireler ile Luvr, Bon Marşe, Perantan, Domiloyil mağazaları gibi büyük mağazalardan mâadâsı [başkası] pek iyi seçilemiyor ve altı yedi kattan ibaret bulunan evler hiç hükmünde kalıyordu. Paris’in her bir köşesinden gelip giden şimendiferler, şehir civarında bulunan yüz binlerce fabrikalar şu şehr-i şehirde cereyan eden mamulât-ı ticariyye ve sanayiyyenin derece-i ehemmiyetini ifham ediyordu [anlatıyordu].”

4. Başka Yerlerin Manzaraları

“Senelerce baksak bıkmak usanmak bilemeyeceğimiz şu manzaraya kaptanın artık iniyoruz sözü hitâm verdi [sonlandırdı]. Verilen işaret üzerine yavaş yavaş nüzula [aşağı inmeye] başladık. İki ellerimle sepetin kenarına dayandım. Terakkiyât-ı medeniyyenin daha neler icadına kadir bulunduğunu düşündüm. Bilhassa bir gün olacak ben bundan eminim, Bayezid meydanından kira bargirlerinin [beygirlerinin] bulunduğu noktadan balonlara binilerek Şişli’ye yahut Kağıthane’ye gidilip gelinecek. Üsküdar’a geçmek, Göksu’da bir akşam gezintisi yapmak için artık Şirket-i Hayriye vapurlarına ihtiyaç kalmayacak. Yahut ilkbaharda Kağıthane’ye, sıcaklarda Çamlıca’ya, sulara gitmek için tozlu yollarda seyahate lüzum görülmeyecek.”

Agah Hüseyin, geleceğe dair hayalperest kurgular üretse de İstanbul veya herhangi bir şehir sandığı kadar balon ulaşımının gündelik yaşamda vuku bulacağı yerler olmayacaktır. Yine de on dört sene sonra 1909 yılında, yazarın hayalini kurduğu deneyimin ilk tohumu atılır ve Taksim’den bir Osmanlı balonu havalanır. Servet-i Fünûn da bu etkinliği haber vermeyi ihmal etmez ve iki sayfaya yerleştirdiği dört enstantane fotoğrafı basar. Sırasıyla, “Osmanlı ordusunda kullanılmak üzere tecrübesi bu hafta Beyoğlu’nda Talimhane meydanında icra olunan ‘Osmanlı’ nam balonun manzarası”, “Osmanlı balonunun şişirilmesi, yani balonun gaz ile doldurulması”, “Balonun suuda amade olması [hazırlanması]” ve “Balonun alkışlar arasında suuda başlaması” altyazılarıyla bu deneyim adeta filmden bir sahne gibi okura verilir.

Taksim’de balon uçuşu, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 939, 1909

“Taksim’den uçurulup Yıldız’ın şimdi ıssız kalan hudud-ı bedbahtı [üzgün sınırları] üzerlerinden bir cevelan yaparak ta Çamlıca arkalarında yere indi”1 metniyle haberi verilen bu balon uçuşu hakkında, altı sayı sonra iki yeni fotoğraf daha yayımlanır. Bu görseller, Agah Hüseyin’in yazıyla aktardığı deneyime daha benzer manzaralar sunar. Balon içerisinden 300 ve 700 metre yükseklikten çekilen fotoğraflara “İstanbul’un ilk defa kuşbakışı fotografisi” altyazısı yerleştirilir. Agah Hüseyin, Paris’e kıyasla hiç de muntazam planı olmayan bu kentin manzarasını beğenir miydi bilmiyoruz ama bu resimlere baktığında heyecan duyarak gezineceği şüphesiz.

İstanbul’un ilk defa kuşbakışı fotoğrafları, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 945, 1909

“Hatıratım daha buna mümâsil [benzeyen] bin türlü şeylerle meşgul olduğundan Şan Domars’a ne kadar zamanda indiğimizi hesap edemeyerek kendimi küre-i arz üzerinde buldum. Yaşasın toprak. Ayağım toprağa basınca kendimi daha emin buluyordum. Çünkü meskenim idi.”

Uçuşun başında herkesten daha hevesli olsa da Agah Hüseyin, yazının sonunda tedirginliğini gizleyemez. Ayağı yere basınca, sevinçle meskeninin toprak olduğunu haykıran yazar, yeni manzaralar görmeye doymuştur. Bu yazıdan kırk yıl sonra Ahmed İhsan’ın 1935 yılında alfabe reformunu takip eden “Öz Türkçe Karşılıklar” başlıklı yazısı ise “manzara” kelimesine darbe indirecektir. “Gazetemize gönderilecek yazılarda aşağıdaki kelimelerin Osmanlıcaları[nın] kullanılmamasını rica ederiz” diye belirtilirken, “manzara”nın karşılığı “görey (paysage); görünüm, görün (aspect)” şeklinde yazılır.2 Dönemin politik atmosferinde şekillenen bu radikal kararlar çok da etkili olmamış gerek ki günlük dilde hâlâ bir “Boğaz manzarası” seyretmek, çoğu İstanbullunun aklına düşecek bir keyfi peşi sıra getirir.

1. “İstanbul Postası”, Servet-i Fünûn, sayı 939, 1909.

2. “Öz Türkçe Karşılıklar”, Servet-i Fünûn, sayı 2030, 1935.

Agah Hüseyin, balon, Gürbey Hiz, manzara, Paris, Servet-i Fünûn, Taksim

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...