I harfinde kavram ıslah. Arapça olan bu kelime, düzeltme, sağaltma, uyum sağlama anlamlarına geliyor. Islah kavramı iki farklı zamansal durumu çağırır. Öncesinde bozulmuş, düzensiz olanın onarılması, tamir edilmesi gibi geçmişten geleceğe olumlu bir anlatıya sahiptir kavram. Savaş sonrası düzenin ve refahın tekrar hâkim olması anlamındaki “sulh” aynı kökten türeyen başka bir kavram olarak bu olguyu gözler önüne serer. Servet-i Fünûn’un yayımlanmaya başlamasından çok eski olmayan bir zamanda, 1856 yılında yürürlüğe giren Islahat Fermanı da benzer bir niyetin peşindedir. Kırım Savaşı’nın hemen akabinde ilan edilen ferman, toplumsal olarak yeniden düzen sağlayarak bazı yapılarıyla başka coğrafyalardaki düzenlere uyum sağlama niyetindedir. Yazarımız Ahmed İhsan için ise bu kavram, kentsel mekânın düzenlenişinde hayati önem taşır. Örneğin A harfindeki yazıda ameliyât olarak tarif ettiği Haydarpaşa Rıhtımı’nın ıslahının Ahmed İhsan’ı epey heyecanlandırdığını okumuştuk. 20 Temmuz 1899 tarihli 436. sayıdaki İstanbul Postası köşesindeki metninde ise yazar, bu sefer ıslah kavramını intizamla beraber örer. Bir yandan İstanbul’a düzen getiren bir belediyeyi över, bir yandan da düzeni bozan bir kurumu dergi sayfasından ifşa eder. Metin içinde ıslah kelimesinin kendisi sıklıkla geçmese de yazarın bu kavrama dair yaptığı nüansları okumak mümkün olacak.
1. Islah Olmaz Maskaralıklar
“Mevsim yaz olduğu hâlde İstanbul’da bir tiyatro gürültüsüdür gidiyor. Kışın uzun gecelerine mahsus bu eğlence garip olarak –daha ziyâde– bizde yazın rağbet bulur. Baksanıza, Beyoğlu’nda iki kumpanya var, birisi Mösyö Sandre’nin idaresinde olarak Fransızdır, diğeri İtalya’dan gelmiştir; kâh bahçede kâh Kalender’de yâhut Kadıköy’de şehrimizin zevk-perverânını [zevk düşkünlerini] topluyor, güzel güzel oyunlar veriyor.”
Bu İstanbul Postası yazısında daha önceki yazılarda sıklıkla karşılaştığımız gibi yazar, spesifik bir deneyimini kaleme almaz. 1899 Temmuz’unda kentte neler olup bittiğine dair havadisleri yazıya döker. Olup bitenler onun süzgecinde ya memnuniyet verir ya da hoşnutsuzluk yaratır ve düzelmesi gerekir. İlk cümlelerini hemen bir düzen dışı durumdan bahsederek açar. Başka yerlerde kış aylarında yapılması makbul olan tiyatro eğlenceleri bizde yazın gürültü çıkarmaktadır. Yine de artık bir zevk düşkünü olarak tanımlayabileceğimiz yazarımız için bu o kadar da sorunlu bir konu değildir, ıslah edilmesi gerekmez. Yazın hava koşulları avantajının verdiği olanakla şehrin dört bir yanına yayılan gösterilerden Boğaziçi de nasibini alır.
“Hele Kalender bu sene çok parlak… Tiyatro olduğu akşam yukarı Boğaziçi’nin kibar takımlarına Kalender’in serin bahçesi, güzel setleri bir mev’id-i mülâkat [buluşma yeri] oluyor, geçen gece Faust oynuyorlardı; kumpanya ciddi bir muvaffakiyet ihrâz etmiş [başarı kazanmış], Kalender seyircilerini memnun eylemiştir.”
Kalender bugün, Tarabya ile Yeniköy arasında bulunan ve Beykoz’u tam karşısına alan bir Boğaz semti. 17. yüzyıl başında Kalender Çavuş’un burada inşa ettirdiği sahilhaneden alır ismini.1
Metin And, Ahmed İhsan’ın bahsettiği tiyatronun kuruluşunu şöyle açıklar: “Sultan Hamid’in başmabeyincisi Arif Bey, Tarabya’da Kalender’de Summer Palace2 adlı bir tiyatro yaptırmıştı. Burada bir Fransız topluluğu Gündüz ve Gece [Le jour et la nuit] adlı opereti oynarken oyun ünlü zaptiye Hasan Paşa’ca sakıncalı görüldüğünden tiyatro yıktırılmış, Arif Bey başmabeyinci olduğu halde tiyatronun böyle yıktırılmasına sesini çıkarmamıştı.”3 And’ın anlatısında da ortaya çıktığı gibi bir başka düzene uymayan sakıncalılık, yıkımla ıslah edilir. Belli ki Ahmed İhsan’ın yazdığı zamanda henüz bu gerçekleşmemiştir. Hatta iki gün sonra 22 Temmuz tarihli Oriental Advertiser’ın tiyatro köşesinde “Dün Le jour et la nuit operetinin yeniden canlanması Verheyden için her zaman çekici olan yeni bir başarıya vesile oldu” haberi yayımlanır. Bu sırada İstanbul’da gösterimde olan bu oyun muhtemelen çok da uzak olmayan bir tarihte Kalender’e de taşınmış olabilir.
“Bilmem memnun olur musunuz, suret-i ciddiyede imâr ve tezyin olunan [süslenen] Kalender’in yeni tiyatrosunda haftada bir veya iki defa Beyoğlu tiyatro kumpanyaları icrâ-yı hüner eyledikleri gibi sâir [ilerleyen] günlerde, ale-l-husus [daha çok] gündüzleri idâre-i İsmail Şevki ve Hasan gibi tiyatro sanat-ı nefisesini [güzel sanatını] maskaralığa çeviren herze-kârlar [abuk sabuk konuşanlar] sahne-i temâşâya çıkacaklarmış; hem dahası var, sade tiyatro değil ‘Libade’ usulü orta oyunu da oynayacaklarmış! Acaba böyle maskaralıkları iltifâttan ne zaman düşüreceğiz?”
Libade kelimesinin başka anlamlarının yanında bir anlamı da “geniş salon”. Ahmed İhsan maskaralık olarak tarif ettiği İsmail Şevki ve Hasan’ın oyunlarını güzelce yenilenmiş Kalender’e yakıştırmaz. Başka bir İstanbul Postası köşesinde de Direklerarası’nda gösterilen oyunlara “maskaralığına, rezaletine alışmadığımız, alışamayacağımız” ibarelerini yakıştırır. Ona yöneltilen “Canım niçin bu kadar aleyhlerine yürüyorsunuz? Yavaş yavaş onlar da kesb-i salah eder [uyum sağlar]” yorumlarına karşı yazarımız hiç umut görmez. “Aman yarabbi! Mesela Hasan Efendi Tiyatrosu’nun zaman geçtikçe düzelerek mesela bir operet tiyatrosu haline geleceğini ummak kadar sâf-derunluk [saflık] mu olur?” diye sitem eder.4 Ahmed İhsan için bu gibi tiyatrolar ıslah olmaz bir maskaralık sunmaktadır ve onun şaşırıp kaldığı, talep eden seyirci kitlesinin epey güçlü olmasıdır. Ona göre hüner eyleyenler ise Beyoğlu tiyatrolarıdır. Zaten her hafta köşesinden haber ettiği bu oyunlara sıklıkla olumlu ifadelerle yer verir. Yine de buralarda gerçekleşen aksaklıklara da değinmeyi ihmal etmez: “Fransız Tiyatrosu idaresinin gösterdiği intizamsızlık şikâyete layık. Numaralı koltukların ve locaların aynı gece iki müşteriye birden satıldığı görülüyor.”5
“Şunların terbiyeye mugayir [aykırı] olduğunu her giden söyler, bunları tiyatro diye enzâr-ı ecânibe [yabancıların bakışlarına] vaz’ etmekle [koymakla] millet nâmına mahcup olmak lazımdır derler de ne zaman kapılarından içeri girilse birçok temâşâ-gerin [seyircinin] sıra sıra dizilmiş, orada söylenecek iğrenç, soğuk, rezil lâtifelere [şakalara] gülmeye hazırlanmış olduğu görülür. Maşallah âdetleri bereketsiz olmayan tiyatro müfettişleri bu nevi maskara tiyatroların oynayacakları oyunları, söyleyecekleri sözleri nazar-ı teftişten geçirseler olmaz mı? Ama siz tiyatroculuk nâmına maskaralık eden bu adamların sözleri kaleme gelmez diyeceksiniz, bunda da hakkınız vardır!”
Ahmed İhsan’ın tiyatro müfettişlerini düzeni uygulamaya çağırması bir yana, Metin And’ın da yazdığı gibi aynı müfettişler yazarımızın övdüğü yabancı kumpanyaların oyunlarına sansür uygular. Paragrafını sanki tüm okurları da onun gibi düşündüğü yanılsamasına kapılarak sonlandırır ama kentteki yasa koyucuların uygulamalarına bakılınca, Ahmed İhsan’ın hayalindeki intizamdan daha farklı oldukları görülür.
2. Ah İntizam!
Daha fazla “maskaralıklarla” okurun canını sıkmak istemeyen Ahmed İhsan, manzarasını başka bir yere, yeni ıslah edilmiş bir kentsel mekâna, Üsküdar’a çevirir. Bunu yaparken de hemen geçmişle bir kıyaslamaya giderek, yapılan intizamın gücünü okura daha etkili verme niyetine girer.
“Üsküdar dâire-i belediyesine âferin-hân olanlar [aferin diyenler] da pek haklıdır; İstanbul’un şüphesiz en güzel yeri olan Çamlıca’nın üç dört sene evvelki hâliyle şimdiki intizâmını [düzenini] göz önüne getirmek bu bapta kâfidir. Kısıklı’ya, oradan Küçük Çamlıca’ya giden caddeler pek güzel tâmir olunmuş, ta Çamlıca tepesine kadar hava gazı fenerleri dikilmiş, tenvirât [aydınlatma] mükemmel; Bağlarbaşı kısmı kumpanya suyu ile sulanıyor; toz mahzuru [sakıncası] epey hafiflemiş… Yaşasın Üsküdar idâre-i belediyesi! Kendinden evvelki idârelerle sâir [diğer] dâirelere hoş bir ders-i intizâm veriyor.”
Yazar, tamirden yeni çıkan Üsküdar’dan belli ki çok etkilenir, sonunda dayanamaz ve tezahüratla tebrik eder. Recaizade Mahmut Ekrem’in meşhur romanı Araba Sevdası tam da bu bölgenin ve özel olarak Çamlıca Bahçesi’nin otuz sene öncesinde geçer. Roman yine yeni bitmiş bir tanzime dair övgülerle açılır. Yazar, romanı 1889’da tamamladığı düşünülürse, o yıl Çamlıca Bahçesi için “...bundan evvel şimdiki gibi hüzünlü bir sükût-âbâd-ı tenhâyî [tenha bir sessizlik mekânı] değil hengâmeli bir sûrgâh-ı şevk ve şagabdı [şamatalı bir arzu ve fitne şenliği]” ifadesini yerleştirir. Akabinde de romanın geçtiği 1870 yılına geri döner ve “tesviyesiyle tanzimiyle bir hayli zaman uğraşılan” parkın yeni açılacağını ve insanların heyecanla hazırlıklara giriştiğini yazar. Romanın ilk bölümünde detaylıca anlattığı yeni ağaçlandırmalar, bitki tarhları tasarımı, yeni bir köşk ve içerisinde bir ada olan göl gibi düzenlemeler, yazarın ifadesiyle “bahçenin her suretle mükemmeliyetini” tasdikleyecek şekilde tamamlanır.6 1896 yılında Servet-i Fünûn’da ilk kez tefrika edilen ve 1898 yılında da kitap olarak basılan roman, artık gözden düşmüş parkı tekrar hatırlatarak acaba Ahmed İhsan’ın övdüğü ıslahı hızlandırmış olabilir mi? Tefrikadan üç, kitaptan da bir sene sonrasına denk gelen belediyenin bu girişimi akla “Recaizade’nin anlatıyla ürettiği mekânı fiziksel ortamda dönüştürmeye etki etmiş midir?” sorusunu getiriyor. Ahmed İhsan bu konuya özellikle değinmese de 1870’lerden yüzyıl dönümüne kadar defalarca ıslah edilen bölgenin bu kez en mükemmel haline kavuştuğunu düşündüğü şüphesiz.
kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 262, 1896
“Ah intizâm, ne güzel şeydir; Şirket-i Hayriye bile bunu teslim etti de son yaptırdığı vapurlardan birine ‘İntizâm’ nâmını verdi. Lâkin ne yapsalar nafile… Köprü iskeleleri ıslah görecek yerde rıhtımların inşâatından dolayı çarpıldı…7 Şimdi vapurlar o çarpık çarpık, acebü’l-acaib [acayip ve gülünç] iskelelere yanaşıp kalkmak için lâ-akall [en azından] yarım saat vakit izâa eyliyor [kaybediyor]... Bu izâa-i vakit binlerce halkı işinden alıkormuş, vapur ilanındaki saatler zir ü zeber [alt üst] olurmuş, İngilizlerin o meşhur ‘vakit nakittir’ darb-ı meseli [atasözü] ile hiç tevâfuk etmez [uygun gelmez] imiş, orası kimin umuru!”
İntizam Vapuru”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 221, 1895
Ahmed İhsan “Şirket-i Hayriye’nin son yaptırdığı vapurlardan” ibaresini kullansa da İntizam vapuru beş senedir işler vaziyettedir. Hatta Servet-i Fünûn 1895 tarihli bir sayısında “enstantane fotoğrafından” ibaresiyle 44 numaralı İntizam’ın görselini kapağa yerleştirir. 1890’lı yılların başından itibaren Galata Köprüsü’nün her iki tarafında kalan Galata-Karaköy ve Eminönü-Sirkeci rıhtımları ıslah halindedir. 1894 yılında Karaköy tarafında rıhtımın inşası epey tamamlanmış olsa da Sirkeci tarafında inşaat bu tarihten sonra başlar. Tüm bu inşaat Ahmed İhsan’ın da sitem ettiği gibi İstanbul vapur trafiğinin kalbi olan Galata Köprüsü’nün iskelelerinin kullanım ritmini sekteye uğratır: Yine bir intizamsızlık.
Bu kez gündelik hayatın ritmini sekteye uğratan bir düzen kaybından şikâyet eder yazar. Şirket-i Hayriye’ye sitem eden yalnızca yazarımız değildir. Ahmed İhsan’dan bir hafta önce Oriental Advertiser’da yayımlanan, İngilizce yazılmış bir okur mektubunda Kandilli’den Köprü istikametine giden vapurun gerekmediği halde Üsküdar dahil her Boğaz durağında durduğu, bu yüzden hem gecikme yaşandığı hem de ayakta duracak yer kalmadığı belirtilir:
“Şirketin bu utanç verici sürecin gerçekleşmesine neden izin verdiği anlaşılmıyor. Asya tarafındaki vapurların sefil düzenlenmesi hakkında defalarca şikâyet yapılıyor, ancak şirket yönetimi artık halkın ihtiyaçlarına inatçı bir şekilde kayıtsız kalmasıyla karakterize ediliyor.”8
“Utanç verici”, “sefil” gibi tabirler kullanan bu okur da gelişigüzel verilen kararlardan dertlidir. Mizah dergisi Hayal içerisinde bundan yirmi beş yıl önce yer verilen karikatürde de kapasitesinden fazla yolcuyla dolan vapurlar eleştirilir. Belli ki Şirket-i Hayriye de ıslahtan pek nasibini almıyordur.
kaynak: Hayal, sayı 21, 1874
3. Bedenlerin Islahı, Protestonun Şamatası
“Bakalım Sommer Palas [Summer Palace] aleyhine Şirket-i Hayriye idâresinin keşide eylediği [tertip ettiği] protestoya bu otelin sahipleri kimin umuru diyecekler mi, demeyecekler mi? Mâlum ya, Sommer Palas bahçesini fevkalâde tezyin [süsledi], fiyatlarını tehvin etti [ucuzlattı], her tarafı elektrik ziyâsıyla tenvir eyledi [aydınlattı], masârif [harcamalar] dahil olarak bir günlük gezmeye, taâma [yemeğe] maktu’ [değer biçilmiş] fiyatlar koydu; işte o şamata, protestolar hep otel idâresinin bu teşebbüsâtı [teşebbüsleri] neticesidir. Sommer Palas isterse tamirâtını bâd-i hevâ [bedava] verebilir, fakat İstanbul’dan oraya gidecek yolcuları öyle birkaç defa yaptığı gibi kendi vapurlarıyla nakil eyleyemez; yoksa evvelâ böyle protesto alır, sonra da tazminât te’diyesine [ödemesine] mecbur kalır. Gayrın [başkasının] hukukuna tecâvüz iyi şey değildir a gözüm!”
Ahmed İhsan kent içinde farklı noktaları dolaştıktan sonra tekrar gözünü Kalender civarına, Tarabya’ya çevirir. Boğaz kıyısındaki Tarabya semti ıslah kavramının bağlamıyla da ilginç bir ilişki kurar. Semtin daha önceki ismi Thérapia’dır; yüzyıl dönümünde halen Thérapia olarak kaynaklarda geçer ve anlamı şifa ve terapidir. Bir nevi bedenin ıslahına işaret eder. Avusturya, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere elçiliklerinin sırayla dizildiği semt tam da bu yüzden ilk büyük otellere de ev sahipliği yapar ve isminin cazibesini iyice artırır. Zamanla kentin Orient Express ile Avrupa bağlantıları arttıkça, yabancı turistlerin hem orman hem de deniz havası alabileceği eşsiz bir kısa süreli konaklama yerine dönüşür.
Compagnie Internationale des Grands Hotels (Uluslararası Büyük Oteller Şirketi) tarafından 1894’te açılan Summer Palace Oteli’nin gözettiği avantaj da tam olarak mevkiinin sunduğu terapi imkânıdır. Aynı şirketin Nice, Lizbon, Kahire, Brindisi ve Oostende’de oteller açtığı düşünülürse, seçtiği şehirler metropol kalabalıklarından uzak, denizle ilişki kuran inziva köşeleridir. Otel zincirinin ürettiği çikolata kartındaki şu ilan metni Avrupalılara mekânın vaat ettiklerini anlatır:
“Kışlıklarını Nice’teki Riviera Palace’ta, Kahire’deki Ghezireh Palace’ta, Lizbon’daki Avenida Palace’ta kurma şansına sahip olan ayrıcalıklı insanlar, kendilerini soğuktan gelen işkencelerden kurtardılar, Thérapia Summer Palace’ın serin gölgesi altında bir yaz geçirecekler. Onlar da sıcak hava dalgasının sıcaklığından muzdarip olmayacaklar. Otel denizin tam kenarında, Boğaz'ın bu gerçekten büyüleyici kıyısında, Karadeniz’in İstanbul’a ve Haliç’e akan suları üzerinde, gece gündüz lezzetli bir tazelik sağlayan yerde inşa edilmiştir. Şimdiye kadar kabul etmek gerekir ki, Konstantinopolis’in bugün Avrupa’nın büyük başkentlerinde buluştuğumuz gibi rahata alışmış yabancıları alabilecek ve tutabilecek bir oteli yoktu. Compagnie Internationale des Grands Hotels iki tesis açarak bu dezavantajı giderdi: biri yaz sezonu için Thérapia Summer Palace, diğeri ise kış sezonu için Konstantinopolis’te Péra-Palace. Bilinmeyen bu iki otelde konfor ve hijyen konusunda en son gelişmeleri görüyoruz.”
Otel I. Dünya Savaşı’na kadar günlerini ihtişamla geçirir. Sonrasında, B harfi balo metnindeki Splendid Cafe ve Otel’in sahibi Tokatlıyan tarafından satın alınır, geçirdiği bir yangından da sonra 1950’de yıkılır ve günümüze ulaşamaz. Bugün Sümer Korusu olarak bilinen koruluğun ismi Summer Palace’tan gelir.
Otel açıldıktan sonra gördüğü talepten olsa gerek ki, Ahmed İhsan’ın da yazdığı gibi setlerden oluşan bahçesini ıslah eder. Tarabya’daki diğer yapılara nazaran önünde büyükçe bir alanı bahçeye bırakan yapı arka koruluğa doğru uzanır. Cephesinin önünde de bir ağaç dizisi bulunan ağır ve heybetli yapı, koruluğun atmosferini yapısının içerisine doğru taşır.
Otel, fiyatlarını da ucuzlatarak sadece uzun süreli konaklamalara değil gündelik vakit geçirmek isteyenlere de kapılarını açar. Hâl böyle olunca Şirket-i Hayriye’nin aksayan vapurlarıyla sorun yaşamaya başlar ve belli ki hususi imkânlarıyla taşımaya çalışır. Yazarımızın işaret ettiği bir başka düzene uymayan usulsüzlük de bu olur. Burada da başka bir ıslah yapısı devreye girer, o da ceza. Ahmed İhsan neredeyse bir ebeveyn usulü yazdığı anlatıyla otelin para cezasıyla ıslah edilmesini haklı bulur. Bu hadisenin nasıl sonuçlandığını bilemiyoruz ama Ahmed İhsan, yazın sıcaklığından bunalmış olmalı ki, okurları da Boğaziçi’ne doğru yöneltecek bir serinlik anlatısıyla metnini sonlandırır.
“Gözüm poyraz şu günlerde tatlı tatlı esmeyecek olsa vah halimize, buzlu limonataya teşbih etmekte [benzemekte] haklı olduğumuz bu rüzgârın girmediği yerlere gidip derece-i hararete [sıcaklık derecesine] bakmalı da yazın şiddetini anlamalı.”
1. Ayşegül Yenen ve Mehmet Yenen, “Yer Adları”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, c. 7 (Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, 1994).
2. Metin And yazısında Kalender’deki tiyatronun ismi Summer Palace olduğu yazar. Metnin devamında bahsi geçen Summer Palace otelin bir tesisi miydi bu tiyatro, tam kestiremedim. Ahmed İhsan’ın Kalender’in yeni tiyatrosuna gidenlerin setlerde vakit geçirdiğinden bahsetmesi, otelin setlerini akla getiriyor.
3. Metin And, 100 Soruda Türk Tiyatrosu Tarihi (İstanbul: Gerçek Yayınevi, 1970).
4. Ahmed İhsan, “İstanbul Postası”, Servet-i Fünûn, sayı 411, 1899.
5. Ahmed İhsan, aktaran: Reşad Ekrem Koçu, “Fransız Tiyatrosu”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 11 (İstanbul: Koçu Yayınları, 1971).
6. Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası, yay. haz. Fatih Altuğ (İstanbul: İletişim Yayınları, 2014).
7. Metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün hazırladığı “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.
8. Oriental Advertiser, 14 Temmuz 1899.
