“Kalabalık”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[K]: Kalabalık

K harfindeki kavram “kalabalık”. Kelimenin kökeni, üstün olma ve çokluk anlamlarına gelen Arapça “galebe”ye dayanıyor. Üstünlük anlamı aynı kökenden türeyen “galip” kelimesinde özellikle yerini bulur. Aynı kökenden türeyen başka bir kelime ise “büyük olasılıkla” ve “çoğu zaman” anlamlarını taşıyan “galiba”. Bu kelimelerin nitelediği gibi kalabalık, karşılaştırmayla yüklü bir kavram. Olağandan daha fazla insanı barındıran an veya yerler için kullanılır.

Yüzyıl başı İstanbul’unda Karaköy, Galata, Taksim barındırdığı tüketim mekânları sayesinde kentin kalabalığını toplayan bölgeler olur ve bu hâliyle mimlenir. G harfindeki “Gece” metninde bahsi geçen Binbirdirek ise ramazan vakti geldiğinde olağan ritmini değiştirir ve tıka basa gece kalabalığa ev sahipliği yapar. Ahmed İhsan’ın 1907’de Servet-i Fünûn’un 826. sayısında yayımladığı “Musahabe: Sokak Manzaraları” başlıklı metni, İstanbul kalabalığını okurların seyrine sunar. Yazarımız çokluğun farklılıklar içerdiğine hakimdir. Kalabalığı homojen bir yapı olarak algılamaz, içerisindeki tikel hikâyelerin peşine düşer. Flanör deneyimi sunan bu metinle beraber yüzyıl başındaki İstanbul kalabalığını seyretmeye koyulalım.

1. Rastgele Karşılaşmalar

1895 yılında dergi bir istatistik haber eder. “Dünyada en kalabalık olan şehirlerin son defa icrâ olunan tahrir-i nüfusa göre ne miktar sekenesi [oturanı] bulunduğunu gösteren cetvel” ile bir kıyaslama verilir.1 Yabancı bir gazeteden alınan bu cetvelde İstanbul veya Osmanlı topraklarındaki başka bir kent bulunmaz. 

“İstatistik”, kaynak: Servet-i Fünûn,
sayı 200, 1895

Avrupa, Asya ve Afrika olarak üç kategoriye ayrılan istatistikte Londra, 4.211.000 nüfusla ilk sıraya yerleşir ve onu 2.447.000 nüfusla Paris takip eder. Asya sütununda Pekin ve Tokyo öndedir. Cetvelin Afrika kategorisi ise derginin pek de yapmayacağı bir biçimde hatalıdır. Başlık altında yazan şehirler, Amerika’dan New York, Rio de Janeiro, Santiago ve Lima’dır. Adeta bir yarış içerisindeymiş gibi sıralanan şehirlerdeki kalabalık, rakamlarla temsil edilir. Ahmed İhsan’ın metninde ise kalabalık, deneyim anlatısı olarak belirir. Bu deneyimi yazar, rastgele karşılaşmalar sağladığı sebebiyle över.

“Vapurda, tramvayda, bazen bir kıraathânede gayr-i ihtiyari olarak iki arkadaş arasında cereyan eden müzâkereye kulak misafiri olmamak mümkün olamaz. Hele tramvaylarda, bir istif teşkil edecek surette diz dize oturanlardan biri söze başladı mı, isterse muhâtabı yalnız yanındaki arkadaşı olsun, diğerleri bu söze kulak kabartmamak kabil değil. Söz söyleyen kimse sözünü refikine tevcih etmekle [yöneltmekle] beraber bazen hâl ve tavrıyla, yüksek sesle tramvayda oturanlardan istek edenlerin kelâmını dinleyebileceklerini imâ’ ettiğinden söze karışılmazsa bile söylenen sözleri dinlemek, bu muvâfakat-ı zımniyyeye [üstü kapalı razı oluşa] göre, abes sayılamaz. Bazen hatta dinlememek de elden gelmez.”

Ahmed İhsan metninin ilk pasajında kalabalığı, farklı amaçlarla bir araya gelen insanları aynı zeminde toplayan bir anlatıyla kurgular. Yüzyıl dönümünde kent sosyolojisi üzerine metinler kaleme alan Georg Simmel, “On dokuzuncu yüzyılda otobüsler, demiryolları ve tramvaylar tam gelişmeden önce, insanlar birbirleriyle tek söz etmeksizin, dakikalarca, hatta saatlerce bakışmak zorunda kalmamıştı hiç” diye yazar.2 Ahmed İhsan’ın Simmel’den aşağı kalır bir yanı yoktur. Hatta o biraz daha öteye giderek kalabalık içerisinde bulunma jestlerini keşfetmeye çıkar.

“Farz edelim ki akşam saat yarım ile bir arası Galata’dan tramvaya binip de Taksim’e çıkmak isteniliyor. Yukarıdan Galata’ya inen tramvaylardan biri bankanın önünde karşılandı. Çeviklikle bir iki kişiyi ite kalka tramvaya atlandı. Yer bulundu. Çünkü bu suretle hareket edilmezse bir saat beklenir, yine yer bulunmaz. Arabanın Galata’ya kadar indiği zaman yolun müntehâsındaki [sonundaki] arızaya şiddetle tesâdümünden [çarpışmasından] hâsıl olan sarsıntıyı atlattıktan sonra hayvanların bir taraftan öbür tarafa nakledilmesine, arabacının, biletçinin ve oradan tramvayın hareketini işaret eden memurun anlaşılmaz usul ile birkaç dakika geçirmesine intizâr olunur [beklenir], bu sürede de sohbet başlar.”

Atlı tramvaylardan biri Karaköy kartpostalında hareket hâlinde görünür. Sokak kalabalık olmasa da yazarın bahsettiği gibi kaldırımda bekleşen insanlar seçilir.

“Mesela tam karşınızda oturan bir zât yanındakine hitaben ‘Kambiyalı [poliçe senedini] imza etmemişsiniz’ cümlesiyle başladığı sözlerinin arkasını kesmez. Kambiyaldan bahis patatese soğana intikal eder [geçer], muttasıl [aralıksız] devam eyler. Kulağınızda in’ikâslar [yankılar] hâsıl eden bu sözleri işitmemeye, dinlememeye çalışırsınız. Gözlerinizi başka bir tarafa tevcih edersiniz [çevirirsiniz]. Gözün oyalanmasıyla kulakların meşgul olmayacağı zannına düşersiniz. Size ait olmayan, hiçbir suretle kendinizce fâide-i mutasavver [tasarlanmış fayda] bulunmayan bir bahsi tav’an ve kerhen [ister istemez] dinlemekten ve bununla meşgul olmaktan mütevellit can sıkıntısını defe çalışırsınız. Ne mümkün. ‘Yirmi dokuz paradan patates... Üç, üç buçuktan zeytin yağı kâr bırakıyor...’ sözleri kulağınızda tanin-endâz [tınlayan]. Nereye kadar gidecekseniz oraya kadar, zeytin yağı, sade yağ, bakla, nohut, fasulye sohbetine sem’an [dinleyerek] iştirâk mecburiyetindesiniz.”

Ahmed İhsan’ın nispeten keyifle anlattığı kalabalık deneyimi, 1898 yılında derginin çizerlerinden Diran Çırakyan’ın ürettiği, Rumeli Şimendiferi’nde istiflenmiş insanları gösteren görselde aynı değildir. Görsel altyazısındaki karikatürvari diyalog yaşanan bu anı açıkça eleştirir: “Yolcu: Memur Efendi, bana ‘Giriniz’ diyorsunuz ama nereye oturacağım? Memur: Orası benim vazifem değil, vagonlar on kişiliktir.”3

“Şark şimendiferlerinin Makriköy hattında”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 400, 1898

Altı sayı sonra Çırakyan, Yenikapı tren istasyonunun çizimini dergiye yerleştirirken bu kez daha açık bir eleştiri yazar: “Karşımdaki manzara hakikaten tersime ve Şark Demiryollar şirketine bahş-ı şeref etmeye layık! Mevkif [durak] demekten hayâ etmedikleri şu murdar kulübede halk yağmurun altında soğuğun zebunu [düşkünü]. Bekleme salonunda (!) çamur içinde yüzüyorlar, oluksuz kiremitlerden su bütün yolcuların üzerine akıyor.”4 Çırakyan’ın çiziminde istasyona sığamayan kalabalık ve böyle kalabalıklar için tasarlanmamış olması muhtemel istasyon yapısı görünür. Dergi, çizerin siteminin Fransızca tercümesini de ekleyerek belli ki şirketin yabancı işletmecilerine de özellikle seslenmek ister. 

“Rumeli Şimendiferi’nde bir cevelan”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 406, 1898

2. Gazeteden Daha Keyifli

“Fakat şurasını da inkâr etmemeli ki tanımadığımız, bilmediğimiz bu lâfazanlar [gevezeler] arasında bazen hoş sohbetlere de tesadüf olunur. Bunların sohbetine bir kere kulak kapıldı mı, tramvaydan atlayacak mevkife [durağa] gelindiği hâlde muhabbet feda edilmeyerek biraz daha sabır gösteriliyor. Vakit geçirmek için elde bir gazete, yahut kitap varsa usul ile bunlar da cebe indiriliyor. Tanınmayan zâtın, yüzüne doğru bakmak, ağzından çıkan, başka birine tevcih olunan [yöneltilen] sözleri muhataptan evvel kapar gibi bir tavır göstermek adaba muhalif görüldüğü için biraz temkin gösterilse bile yine söz kaçırmamak için dikkatli davranılıyor.”

Ahmed İhsan, yazı boyunca bize flanörvari, olan biteni dışarıdan deneyimleyenin pozisyonunu aktarır. Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanında ise izlenen pozisyonuna yaklaşırız. Bihruz Bey, Kadıköy’den Eminönü’ne geçerken vapura bindiği gibi bir gazete satın alır. Yazar da bize onun dışarıdan nasıl algılandığını anlatır: “Vapurda bulunan bazı gençler Bihruz Bey’in tuvaletine, etvarına [tavırlarına], kıyafetine başka başka dikkat edip dururlarken bir de beyefendinin Fransızca gazete alması karinesiyle [belirtisiyle] sahte alafrangalardan olmadığını anladıkları gibi gıptakârane [gıpta ederek] bir nazarla beyi baştan ayağa kadar süzmeye başladılar.”5 Bakışlardan memnun olan Bihruz Bey pek de bir şey anlamadığı gazeteyi evirir çevirir, “fakat anlar gibi davranır.” Kalabalıklar içinde izlendiğinin farkında olan Bihruz Bey, adeta sahnede gibi bir performans sergiler gibi “kemal-i zarafetle” oyununu bitirir. Servet-i Fünûn’da tefrika edilen romanın tam bu sahneyi gösteren bir görseli de basılır. Bihruz Bey’in performansı ve onu izleyen bir seyirci bu görselde belirir. 

“Bihruz Bey vapurda gazete okuyordu”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 268, 1896

“Böyle bir zâta geçenlerde tesâdüf olundu. Tramvayda herkesten evvel girmiş, bir köşede yer tutmuş, bir gazeteyi açıp okumaya başlamış olan bir zâtın yanına ehibbasından [dostlarından] olduğu teâti ettikleri [verdikleri] selamdan anlaşılan diğer biri geldi, oturdu. Sohbet edecek bir arkadaş bulmuş olan zât, yalnızlıktan, can sıkıntısından açıp okuduğunu imâ’ edecek bir tarzda elindeki gazeteyi buruşturdu. Cebine koydu. Sohbet başladı. Gazete okuyan yeni gelene sordu:
— Nasılsınız bakalım?
— Malum a, işlerimle meşgul, gazeteyi niçin bıraktınız?
— Siz geldiniz. Sohbetinizi gazete mütâlâasına [okumaya] tercih ederim de onun için.
— Ah sizi gidi tatlı dilli sizi. Latife ber-taraf [şaka bir yana], sokakta, yani tramvayda, vapurda, arabada gazete ve kitap mütâlâasını ben hiç sevmem.
— Büyükdere’den Köprü’ye kadar vapurda yalnız kalırsanız nasıl vakit geçirirsiniz?
— Etrafıma bakarak, yanımdakileri gözden geçirerek, pek yakındakilerin mahrem olmadığı hızlı hızlı ve herkes işitecek surette söylenmesinden anlaşılan sözlerini dinleyerek... Size şunu itiraf edeyim: Tabiatım sokak manzaralarından o kadar hoşlanır ki bunların temaşasını gazete mütâlâasıyla değişmem.
— Sokak manzaralarından maksadınız nedir?
— Hanenizin kapısından sabahleyin ayağınızı sokağa attığınız dakikadan itibaren akşam bu kapıdan içeriye girinceye kadar tesadüf ettiğiniz, gördüğünüz bütün ahvâl ve menâzır [olanlar ve manzaralar]... Zannederim ki benim gibi bunları temaşaya alışmış olan, sokaklarda hiç sıkılmazlar. Bazen bir küçük vakaya tesadüf ederseniz bu vaka sizi bir müddet eğlendirir. Bazen bir sokağın, bir meydanın umumiyetle hâlini göz önüne getirirsiniz. Günün yirmi dört saatinde kalabalık bir caddenin kesb etmekte olduğu [kazandığı] menâzır-ı muhtelifeyi [çeşitli manzaraları] hatıratınıza mürâcaat ederek piş-i enzârınızdan [gözlerinizin önünden] birer birer süratle geçirirsiniz. Eğlenirsiniz, ibret alırsınız. Bu hâl hoş yazılmış bir makaleden ziyade zevkinize gider.”

Neredeyse bir film izler gibi sokak manzaralarından keyif alma deneyimi, akla Fransız yazar Georges Perec’in 1974’te kaleme aldığı Tentative d'épuisement d'un lieu parisien’i [Paris’te Bir Yeri Tüketme Teşebbüsü] akla getiriyor. Perec, anlatısında statik Paris dokusunu anlatmak yerine, hareket hâlindeki yaşamı betimler. Ondan yaklaşık yetmiş yıl önce ise Ahmed İhsan, okurları bu deneyimin keyfini çıkarmaya özendirir. Tabii bu gibi bir deneyim alanı ancak rastlantıların vuku bulduğu sokaktır. Bu yüzden de ev ile sokak birbirinden net bir şekilde ayrılır.

3. Kalabalığın Bir Günlük Ritmi

“Mesela Karaköy’den, poğaçacı fırınının önünden geçerken köşe başında bir iki saniyecik tevkif ederek [duracak] dört yol değil yedi, sekiz yol ağzı olan bu mevkide şöyle etrafa bir göz gezdirdikten sonra yürüyünüz ve düşününüz. Elbet buradan muhtelif zamanlarda geçmişsinizdir. Tramvaylar, arabalar, atların bu gürültüsünü, baston, şemsiye, Japon kalemi, potin ve daha birçok türlü eşya satan bu ayak esnafının nidâlarını, nafaka tedâriki gayretiyle vuku bulan bu faâliyeti, camekânı üzerine iri, eski bakır kuruşları evirerek şıkırtı çıkaran sarrafı, peykesi [sediri] üzerinde, enli bıçağını muttarriden [sıralı olarak] hareket ettirerek takırtı koparan poğaçacıyı bir kere göz önüne getirseniz, fikrinizi salıverse göz bunlardan her biri ardınca saatlerce koşar. Fırında en kuvvetli iştihâ’yı [iştahı] kesredecek [kıracak] surette duran yemek yerlerinin, hıfz-ı sıhhat erbâbından [sağlıkçıların] hiçbirinin kabul edemeyeceği tarzda görünen kirlerinin bu kadar müşteriyi nasıl celp ettiğini düşünür, sabahtan akşama kadar bakır kuruş tıkırdatan köşe sarrafının hangi emeğe ve sebebe mebni para kazandığını hesaba koyulursunuz. Göz önünde levhalar değişir, bu faâliyete bedel saat bir, bir buçukta bir tarafta pilavcı tepeleme pilav doldurduğu, altına ateş yaktığı bir sehpa üzerine koyduğu iri tencereyi meydana çıkarır. Helvacı, ciğerci de birer tarafa sehpasını kurar.”

Yazar bu paragrafla sinematik bir deneyimi çağırır: H harfindeki “Hareket” metninde yer verdiğimiz ilk hareketli filmlerdeki sahneler gibi şehrin önemli binaları veya gösteri unsuru olabilecek mekânları değil, insanların gündelik pratiklerinin farkına varılarak izlenmesi, eğlence dolu vakit geçirme deneyimidir bu. Karaköy’ü gösteren bir kartpostalda bu coşkulu şamata o kadar belirgin olmasa da görsel üzerinde gezindikçe kalabalığın farklı ritimlerini yakalamak mümkün.

“Yarı geceye doğru buralardan el ayak çekilir. Daha vakit geçer. Galata Caddesi’nden, Yüksek Kaldırım Yokuşu’ndan gündüzleri bir sel gibi akıp gelen halka bedel, tek ve tük geçenler sağa sola sendeler. Bir iki arabacıdan başka kimse görünmez. Sabaha karşı buraya gündüzki faâliyetin büsbütün aksi olan bir sükûn ve tenhâyi [tenhalık] çöker. Bir kaldırım üzerinde bir karaltı görürsünüz. Ne olduğunu merak edersiniz. Yaklaşır, bakarsınız. İki üç serseri biri birine sokulmuş, bir duvarın dibine, bir saçağın altına sığınmış uyku kestiriyorlar. Bunlarla hemhal olan kelbler [köpekler], bunların etrafında, sürüleri muhafaza etmek gayret-i asliye-i külliyesiyle (?), bir halka teşkil etmişler. Bu levha da geçer. Fecr zamanında [sabaha karşı] tek tük gelip geçenlerin hafif bir sis içinde âheste adımlarıyla ilerlediğini, çay iskemlelerini bir iki saat sonra faâliyet-i iktisadiye başlayınca kaldırmak üzere kaldırım üzerine dizmiş, semaverini yakmış olan çaycının yanında, dükkânını açmaya sekreden (?) esnaftan birkaçının tevakkuf etmiş [beklemiş] olduğunu fark edersiniz. Böyle ticaretgâh olan bir mahalde mahmur gecenin bidârisini [uyanıklığını] bu çaycılar tanzir eder [tazelendirir].”

Yazarın detaylıca yazdığı sabahtan akşama Karaköy-Galata anlatısı, Ahmed Rasim’in Şehir Mektupları anlatılarını anımsatıyor. “Sabahleyin Beyoğlu Caddesi’nden hiç geçtiniz mi?” diye başlayan mektubunda Ahmed Rasim, henüz gece kalabalığı çöpünün temizlenmediği sokağı anlatır. Bu kez kalabalığın mevcut olduğu anı değil geçmişte kalmış bir kalabalık yaşantısını nesneler sayesinde algılarız: “...lahana, pırasa, patates, enginar, turp, yapağı, fasulye, nohut tanesi, işkembe kırpıntısı, pastırma dibi, peynir rendesi, ekmek ufağı, soğan kabuğu, karnabahar koçanı, ayva göbeği, kamelya sapı; testi kulpu, şişe kırığı, pantolon düğmesi, ucu kırık yorgan iğnesi, kirli hesap pusulası, oryanın rigası [karo ası], karamaçanın fantisi [maça valesi], kupanın asosu, ispatinin bacağı [sinek valesi], tavla zarı, hep yek gelir dolunun [hileli zarın] kıymetli teki, sade dibi kalmış potiri [kadeh], zıvanasız [filtresiz] üçüncü nev’i paketin kenarı, yoğurtlu kebap bakıyesi, kumaş parçası, sarı havyar döküntüsü, onluk kiraz ağızlık, voltonun kapağı, meşhur sigara izmariti, sardalya kılçığı, potin ökçesi, çorap koncu, lastik eskisi, sahlep tabağı, börek içi, çavdar ekmeği, düz kokulu paçavra, mastikalı pudra kutusu, bisküvi çiğnenmişi, madra [kumaş] kolluk, lavta mızrabı, takvimden koparılmış da bükülüp atılmış kâğıtlar, çaycının yakamayıp attığı marsık [odun kömürü], bira kadehi kulpu, yüz dirhemlik, terlik fiyongası, fatura numunesi, kebapçı Hacı Halil’in çırağının yolda gelirken düşürdüğü şiş, karşısındaki bakkalın çuvalından düşme börülce, aşçı bonetası [bonesi], fıçı çemberi, şemsiye demiri, fes ibiği, şapka kurdelesi, tömbeki lülesi, puro külü, haşlanmış hindiba salatası, marpuç teli, tahta kürdan, eldiven parmağı, beygir kılı, dört dişi kalmış bıyık tarağı, pencereden uçmuş kirli lepiska saç, tel yapma diş, kordon halkası, tespih imamesi, nalın tasması, kemer tokası, teneke çatal, madeni büyük kaşık, yanmış onluk, bonmarşe eskizi, kararmış sakız, bakla içi, yumurta samanı, sabık [eski] balo bileti, mektup zarfı, lades kemiği, yedi sekiz damgalı ilaç reçetesi (pisboğaz mı aradınız?), dut kurusu, Tokatlıyan’ın protestosu, mührü yırtılmış borç senedi (darısı başımıza), karfiçe [demir] çivisi, kuru nane”.6 Bu upuzun liste, belki de kalabalığın çoğulluğu hakkında en iyi yazılmış metindir. Her iki yazarın da özellikle Beyoğlu’nu anlatması elbette rastlantı değildir. Özellikle kentin farklılıklarla dolu kalabalığını barındırması anlamında Beyoğlu kritik önemdedir.

4. Gündeliğin Temaşası

“[...] Bazı işlek caddelerde kalabalık sokaklarda yaz mevsiminde kaldırımın üzerine atılan iskemlelerden birine, kışın sokağa nâzır pencerenin yanına oturarak bir kahvehânede, kıraathânede saatlerce kalanlara tesâdüf olunur. Bunlar gazeteleri de okumuyorlar. Etrafa göz gezdirerek gelip geçenlere bakarak saatler geçiriyorlar. Bunların cümlesini işsiz, güçsüz takımdan farz etmeyiniz. Bazen böyle bir kıraathânede bir iki saat dalgın bir hâlde oturmuş kalmış olan adamlara tesâdüf ettim. Pek iyi bilirim ki bunların işi, gücü taşkındır. Yarım saat bile böyle istirahat vakitleri yoktur. Hatta bazılarına da sordum. Aldığım cevap şu oldu: ‘Bilmem, gelip geçenlere, sokak manzaralarına karşı alınmış, kalmışım. Öylece dalmış, oturmuşum.’ İnsan bir kere sokak manzaralarını temaşaya alıştı mı, yahut bi-t-tesâdüf [rastlantıyla] böyle bir temaşadan lezzet aldı mı dalıp gidiyor. Düşüncelerle, nazarı önünden geçen levhalarla [resimlerle] kitap ve gazete mütâlâasıyla geçen zamandan daha tatlı, daha sefalı vakit geçiriyor. [...]”

Ahmed İhsan yazısını bitirirken bu deneyimin öyle böyle aylaklık değil, neredeyse insanı virüs gibi ele geçiren bir olgu olduğunu yazar. Kente dair bu yeni temaşa biçimi, statik pastoral bir tabloya bakmak gibi değildir. Aksine, bu deneyim ancak Vertov’un kino-gözünden bakar gibi, hareketle gelip geçen rastlantısal levhalarla meydana gelir.

1. Ahmed İhsan, “İstatistik: Dünyanın En Kalabalık Şehirlerinin Nüfusu”, Servet-i Fünûn, sayı 200, 1895.

2. Aktaran: David Frisby, Fragments of Modernity: Theories of Modernity in the Work of Simmel, Kracauer and Benjamin (Londra & New York: Routledge, 2013).

3. Çırakyan, “Şark Şimendiferlerinin Makriköy Hattında”, Servet-i Fünûn, sayı 400, 1898.

4. Diran Çırakyan, “Rumeli Şimendiferinde Bir Cevelan”, Servet-i Fünûn, sayı 406, 1898.

5. Recaizade Mahmut Ekrem, Araba Sevdası, yay. haz. Fatih Altuğ (İstanbul: İletişim Yayınları, 2014).

6. Ahmet Rasim, “57. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).

Ahmed İhsan, aylaklık, Beyoğlu, flâneur [flanör], Gürbey Hiz, İstanbul, kalabalık, kent, şehir, Servet-i Fünûn

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...