C harfindeki kavramımız ‘cevelan’. Bu sefer İstanbul dışına çıkıyoruz. Arapça kökenli bu kelime, ‘gezinme, dolaşma’ anlamlarına sahip. Günümüzde kullanımı epey azalmış, yerine ‘seyahat’ yerleşmiş olsa da çok dolanan, atik olan gibi anlamları ile ‘cevval’ hâlâ gündelik dilde mevcut. Kent içi veya kentler arası gezintilere çıkarak deneyimlerini kaleme alan Servet-i Fünûn yazarları için ise bu kavram önemle belirir. Tabii ki başlıca kullananlar arasında da Ahmed İhsan gelir. “İstanbul Postası” yazı dizisi içerisinde kent içi cevelanlarını metne döken başmuharrir, şehrin dışına da çıkmaya hayli heveslidir. A harfinde ele aldığım yeni inşa edilmekte olan Haydarpaşa Rıhtımı Ameliyâtı’na yaptığı cevelan gibi bu kez ele alacağım yazıda, inşaatı yeni bitmiş olan Haydarpaşa–Eskişehir demiryolu hattında bir cevelan gerçekleştirir. 18 Ağustos 1892 tarihli 75. sayıda yayımlanan “Haydar Paşa’dan Alpu Köyü’ne Osmanlı Demir Yol Hattında Bir Seyahat” başlıklı yazısı eşliğinde Ahmed İhsan’ın cevelanını nasıl metne dönüştürdüğüne dair biz de başka bir cevelana çıkıyoruz.
1. Cevelana Hazırlık
“Servet-i Fünûn”un her taraftan mazhar olduğu [sahip olduğu] teveccüh-i nezaketperverane [nezaketle yönelen] cümlesinden olmak üzere âhiren [son zamanlarda] Anadolu Demir Yol Kumpanyası tarafından vuku bulan dâvete icâbeten Haydar Paşa’dan hattın şimdilik nokta-i intihâsı [son noktası] bulunan Alpu Köyü’ne kadar icrâ ettiğimiz bir cevelân, pişgâh-ı kâriin-i kirâma [değerli okurların huzuruna] şu makaleyi ve makalemize ait olup hattın mühim parçalarını irâe eden [gösteren] resimleri vaz’ ettirdi [yerleştirdi]. Resimlerimiz on beş parçadan ziyadedir; hepsinin bir nüshaya derci [baskısı] kâbil [mümkün] olamadığından makalemizi dahi resimlerin münderiç [yerleştirilmiş] bulunacağı nüshalara taksime [bölüştürmeye] mecburiyet hâsıl oldu [ortaya çıktı]; resimler Demir Yol Kumpanyası tarafından aldırılan fotoğraflarla bizim vakit-i cevelânda [seyâhat sırasında] aldığımız fotoğraflardan ototipi veya şimografi usulüyle yaptırılmıştır; tarafımızdan alınan fotoğraflar küçük kıt’âda olup ekseriyet üzere [çoğunlukla] istasyonları, hat boyundaki şehirlerin nukat-ı mühimmesini [mühim noktalarını] irâe ediyor; bu resimler hakikaten iyi çıkmıştır; binâenaleyh seyâhate mahsus ‘Kodak’ denilen fotoğraf makinesini tedârik etmiş̧ olduğumuz Mercanof [Mertzanoff] mağazasına beyân-ı memnuniyet etmeden geçemeyeceğim. Mertzanoff mağazası malum olduğu üzere Sultan Hamamı civarındadır. Hele fotoğrafa ait levâzım satan şubesi gittikçe kesb-i mükemmeliyet [mükemmelliği kazanma] eylemektedir.”
Öncelikle bu cevelanın niyeti hayli ilgi çekici. Bir noktaya varmak ve o noktada vakit geçirmek üzere gerçekleşen bir seyahat değil. Aksine, tren yolculuğunun kendisi asıl cevelanı oluşturan eylem. Bu yüzden, görseller de yazı da trenin dışarısına pek çıkmaz. Çıktığı zaman da Ahmed İhsan’ın trenden baktığı kadarıyla şekillenir. İş böyle olunca bu seyahat için geniş açı alabilen iyi bir fotoğraf makinesine ihtiyaç var. Bahsi geçen Mertzanoff mağazası, 1904 Goad Sigorta Haritası’nda görünür. Günümüzde Büyük Postane caddesinde bulunan bu yapı işlevi değişse de hâlâ ayakta. Em. J. Mertzanoff, dikiş makinesi, saat gibi dönemin lüks teknolojik ürünlerini Osmanlı’ya getirerek satan, mağaza sahibi bir tüccar. Mertzanoff’un bitişiğinde de dönemin asansörüyle meşhur heybetli Orosdi-Back mağazası mevcut.1
Mertzanoff Mağazası,
kaynak: Charles Edward Goad,
Plan d’assurance de Constantinople.
Vol. I - Stamboul. No: 6 (detay), 1905
“Anadolu Demir Yolu hattında, intihâya [sonuna] kadar bir cevelân icrâ etmek böylece karargir olduktan [karar verildikten] sonra matbaa refikam kardeşim Asım Bey ile Temmuz’un 23üncü gününe müsâdif [tesadüf eden] cuma günü sabahleyin saat on birden evvel köprüde Haydar Paşa vapuruna bindik; ben bizim Vani Köyü’nden [Çengelköy–Kandilli arası] sandal ile inmiştim, Asım Bey ise İstanbul’daki evinden gelmiş̧ idi. Vapurda birleşmiş idik; ikimizde eşya olarak iki ufacık çanta ile bir sepet yiyecek ve benim fotoğrafımdan başka bir şey yok idi; kıyafete gelince geçen sene Avrupa’da icrâ ettiğim demir yol yolculuklarında icrâ ettiğim tecrübe neticesi olarak pek hafif ve sade giyinmiş̧ idim; kolalı gömlekten, yelekten, toz ve kurumdan [isten] müteessir olacak [etkilenecek] esvaptan [elbiselerden] eser yok idi, yalnız ne olur ne olmaz diye yağmur muşambamı almıştım.”
Ahmed İhsan, Mustafa Asım Bey ile 1886’da Şafak dergisinin kurulması esnasında tanışır. Birkaç kısa süreli yayın deneyiminden sonra Mustafa Asım, Ahmed İhsan’ın 1890’da açtığı Alem Matbaası’nın üç ortağından biri olur. Matbaanın tüm hisseleri, önce ilk ortak Mustafa Nuri’nin ölümü, sonra da 1907’de Mustafa Asım’ın meslek değiştirmesiyle Ahmed İhsan’a kalır. Böylece ismi de Ahmed İhsan Matbaası’na çevrilir.2
“Vapur saat on birde köprüden ayrıldı; Boğaz içi’ne gider gibi hareket olunduğu hâlde vapurun yolcuları ne garip bir manzara teşkil eyliyordu; zira herkes az çok uzun bir yola çıkmak üzere şu vapura binmiş olduğundan umumda [genelde] kara yolcusu kıyafeti ve yanında yol eşyası bulunuyor idi; içlerinde memleketine avdet eden [dönen] epeyce köylüler var idi, bunlar beş altı günde katar sırtında geldikleri yolu: ‘Kara Pampur’ ile on saatte alacaklarını düşünerek memnuna gülüyorlar, terakkiyât-ı sanâyiye [sanayinin ilerlemesine] karşı izhâr-ı hayret ediyorlardı [hayretlerini gösteriyorlardı].”
Ahmed İhsan köylüler üzerinden, yapacağı seyahate dair heyecanını açığa vurur. Belli ki beş altı günlük yolculuğun on saate düşmesi onu da epey hayrete düşürmüş. Özellikle halk ağzından bir kelimeyi tırnak içinde kullanması da köylü kesim ile teknoloji arasında bir uçurumu belli etme çabası. ‘Pampur’ özellikle Balkanlar’da, vapura karşılık gelen argo bir kelime. ‘Kara Pampur’ ise belli ki trenler ortaya çıkınca yerleşir. Özellikle 20. yüzyıl başında yazılan göç ağıtlarında aynı ‘kara tren’ gibi ‘kara pampur’ da yer bulur. Bu ifade, Chicago’da Lehçe basılan 1907 tarihli Dziennik Chicagoski gazetesindeki Ewweli Bey’in Osmanlı Ermenilerinin hayatını anlattığı “Suryawansa” adlı tefrika öyküsünde birden fazla kez geçer, bu da epey büyük bir coğrafyaya yayıldığına işaret eder.
“Seni yeryüzünden silen –kara pampur– Yoldan Çekil!...”, kaynak: Ewweli Bey, “Suryawansa”, Dziennik Chicagoski,
sayı 82, 1907
“O gün hava bulutlu idi; katarda sıcaktan bizar [bezmiş] olmayacağız diye sevindim ama alacağım fotoğraflara şu güneşsizliğin ziyade tesir edeceğini düşünerek canım sıkılıyordu; Haydar Paşa iskelesine çıkıp çantalarımızla gelerek vagonumuza yerleştiğimiz zaman saat on ikiye yirmi beş̧ kadar var idi; hâlâ hava bulutlu devam ediyordu.”
2. Tamam!
“Tam on ikiye çeyrek kalarak demir yol şirketinin memurları çıngırağı çaldılar. Edâ-i mahsusla [özel üslupla]:
— Tamam!
Kumandasını verdiler; biz de hareket ettik; vagonda bizden başka iki zât daha var idi; polis efendi tezkere [resmi belge] muâyene ederken bu zâtların Hereke’ye çıkacaklarını anladık; vagonun birer köşesine ve pencere kenarına oturmuş olan Asım ile benden başka uzun yolculuğa giden arkadaş yok idi.”
Ahmed İhsan ve Mustafa Asım’ın trene bindiği günkü sefer detaylarını Oriental Advertiser’dan edinebiliyoruz. Belirtildiği gibi Eskişehir’e kadar gidecek 22 numaralı tren tam 11:45’te kalkar ve 13 saat süren yolculuk sonrası gece yarısı Eskişehir’e varır.
Kumpanyası sefer tarifesi,
kaynak: The Oriental Advertiser,
sayı 479, 1892
“Haydar Paşa hattının bidâyet-i inşasında [inşasının başlangıcında] celb olunup [getirilip] alan-ı istimâl edilmekte [kullanılmakta] olan vagonlar Fransa imâlâtından olup şimdi Fransa’da âmedşüd eden [gelen giden] katarların [trenlerin] tıpkısıdır, yani tavanı alçak, döşemesi dardır; böyle vagonlarda insan uzun yolculuk edemez. Geçen sene Avrupa’yı dolaşıp müşâhedâtımı [gözlemlerimi] muhtevi olarak [içine alarak] yazdığım ‘Avrupa’da Ne Gördüm’ eserinin muhtelif yerinde yazdığım üzere Fransa şimendiferlerinin yolcu arabaları kadar rahatsızı hiç bir yerde yoktur; araba hususunda en rahat olanları tekmil [bütün] Almanya’da ve Avusturya’nın kısm-ı cüz’isinde [az kısmında] bulunanlardır; şu tafsilâtı [ayrıntıyı] vermekten maksadım vaktiyle Fransa vagonları gibi rahatsız arabalar yerine yeni şirketin Almanya’dan rahat, geniş ve yüksek tavanlı araba getirmiş bunlara binilmiş olduğunu söylemektir, yani Anadolu’muzda işleyen arabalar tekmil Avrupa’da Almanya’dan başka bir yerde yoktur. Bir kusur var ise o da memleketin yazın sıcakça olduğunu unutup döşemeyi serin tutacak bir kumaştan yapacak yerde kadife, çuha gibi mensucattan [dokumalardan] yapılmış olmalarıdır.”
Ahmed İhsan, Servet-i Fünûn’u kurduktan hemen sonra baskı teknolojileri hakkında yerinde gözlem için Avrupa’ya üç ay süren bir cevelan gerçekleştirir. Sırasıyla Marsilya, Paris, Londra, Brüksel, Antwerp, Amsterdam, Hannover, Hamburg, Berlin, Zürih, Cenevre, Roma, Venedik, Viyana ve Budapeşte’yi gezen yazar, döndüğünde seyahat masrafını karşılayabilmek için bahsi geçen Avrupa’da Ne Gördüm adlı seyahatnamesini yayımlar.3 Bu yazıdaki Osmanlı topraklarında gerçekleştirdiği küçük cevelan, Ahmed İhsan’ın Avrupa’da tecrübe ettiği cevelan deneyiminin bir yansıması gibidir. Her iki deneyimi, vagonların konforundan sefer saati düzenlemelerine kadar kıyaslar. Yine de bu cevelan onun için özeldir, çünkü bizzat tren yolculuğu hakkındadır. Önceden görmüş olduğu bazı yerleri bu kez tren içerisinden görmek onu bir hayli heyecanlandırır. Sunduğu hem kırsal hem de teknolojik manzaralarıyla turistik bir deneyimdir bu seyahat. 1896’da aynı hattın Konya’ya kadar uzamasından sonra hazırlanan oryantalist reklam broşürü, bu hattın sadece bir ulaştırma pratiği değil, Anadolu’nun ‘otantik’ kasabalarına turistik cevelan pratiği olduğunu da söyler. Afişteki tünelden çıkan tren de zorlu coğrafyanın insan eliyle aşınması bağlamında teknolojik gücü gösterir.
kaynak: MIT Libraries – Dome
“Hava elân [hâlâ] bulutlu devam ediyordu; evvelâ herkesin malumu olan Kızıl Toprak, Eren Köyü, Bostancı ve Maltepe gibi civar mevkiflere [duraklara] uğradıktan sonra İzmit’e kadar mevcut ne kadar mevkif varsa cümlesinde ârâm ile [durarak] ilerlemeye başladık, işte şu hâl –Haydar Paşa İzmit hattındaki mevkiflerin çokluğundan dolayı katara sürât vermek kâbil [mümkün] olamadığından– insanın içini sıkıyor idi; şüphe yok ki tekmil [bütün] Ankara hattı küşâd edildiği [açıldığı] zaman Haydar Paşa’dan doğru İzmit’e kadar bir katar teşkil ile (91) kilometrelik yolu dört buçuk saatte kat’ gibi ruh sıkıcı bir hâli, beyhude zaman izaasını [kaybetmeyi] ortadan kaldırırlar. Ale’l-husus [özellikle] Eskişehir’e gece saat bir buçukta muvâsalâtın [varmanın] böyle yollarda beyhude vakit izaasından mütevellid [ortaya çıkan] netice olduğu insanı hakikaten bizar [bezmiş] eyliyordu. Bir de şimdi günün uzun olması sayesinde sabahleyin on birde hareket kâbil olunur, kışın ikiden evvel tahrik-i çark [çarkı harekete geçirmek] mümkün bulunamayacağından Eskişehir’e gece yarıları muvâsalât-ı mahzuru [varmanın sakıncası] düşünülürse şu Haydar Paşa İzmit arasındaki istasyonlardan sarf-ı nazarla [vazgeçmekle] (91) kilometreyi iki saatte kat’ ve üç saat istifâde-i lüzumu katiyen lazım olur.”
cevelan güzergahı, harita: Gürbey Hiz
Ahmed İhsan, derginin 75. sayısında cevelanının ilk kısmı olan İzmit’e varışını yazar. Alpu Köyü’ne kadar sürecek olan anlatısına bu sayıdan sonraki dört sayı içerisinde devam eder. Hayli uzun bir metin olduğu için, biz ilk kısmına dahil olacağız. Daha sonra, 1893’de Ankara’ya ve 1896’da Konya’ya yapacağı cevelanlarda da yine Mustafa Asım ona eşlik eder. Dergide hatların inşaat sürecine de bolca yer veren Ahmed İhsan, açılışlarıyla da deneyimini okurlara aktarmayı adeta misyon edinir.
“Saat biri iki geçerek Gekbüze’ye [Gebze’ye] geldik, burada yeni yapılıp resm-i küşâdı [açılış töreni] icrâ edilen cisr-i âhenin [demir köprünün] üstünden aştık; eski köprü yan tarafta kalmış̧ idi; malum olduğu üzere Gekbüze köprüsü kasabanın üstünden aşar. Köprü hakikaten heybetli ve rasin [sağlam] idi.”
Bu köprünün fotoğrafına yer vermese de hat üzerindeki bazı köprüleri dergiye basar. Bu gibi ikonik fotoğraflar, metnin başında da belirttiği gibi kumpanyanın çektikleridir. Fotoğraflarda beliren köprü ve tüneller, engebeli topografyayı yeni inşaat teknolojileriyle gururla aşmanın temsili olarak odağa yerleşir. Bazı fotoğraflarda ise bu gururu, strüktürlerin önünde poz veren mühendis ve işçilerle görmek mümkün.
kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 79, 1892
Üstünde Geyve Köprüsü”,
kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 76, 1892
“Saat 2yi 46 geçerek Hereke’de tevkif ettik [durduk], yolculardan ikisini burada bırakıp vagonda üç kişi kaldık! İleride Yarımca, Tütün Çiftliği, Derince gibi mevkiflere uğrayarak saat dördü sekiz geçiyordu ki İzmit istasyonunun pişgâhında [huzurunda] tevkif ettik. Haydar Paşa’dan İzmit’e giden hat-ı güzergâh nokta-i nazarından hakikaten latifdar, Maltepe’den ileriye benim ilk seyâhatim olduğu için hoşuma gitti, katarın kâh sebze tarlaları, kâh üzüm bağları arasından gitmesi, bazen sahile inip denizi hep bir cenâhta bulundurması, deniz kenarındaki arazilerden dolayı açılmış tranşelerden [hendeklerden] geçmesi hoş idi; Haydar Paşa’dan ta İzmit’e kadar hat üstünde tamirât var idi; her tarafta eski traversleri tebdil ile [değiştirmekle] hattın Anadolu kısmı gibi demir travers döşüyorlar, telgraf direklerini demir sütunlara tahvil eyliyorlar [değiştiriyorlar]; deniz kenarındaki rıhtımları tarsin ile [sağlamlaştırmakla] toprak cihetine duvarlar çıkıyorlar. Elhâsıl [özetle] Haydar Paşa İzmit kısmını da İzmit Eskişehir ciheti gibi rasânet ile [sağlamlıkla] ikmâl ediyorlardı [tamamlıyorlardı].”
Ahmed İhsan, trenden gördüğü pastoral ve teknolojik manzaraları bir arada ele alır. Onun için tarlalar ve telgraf direkleri aynı beğeninin parçasıdır. Bu bakış, Sapanca Gölü kenarında çektiği fotoğrafta iyi bir şekilde görünür. Ağaç baskı tekniğiyle dergiye basılan fotoğrafın kompozisyonunu, doğal göl ve yanında kıvrılan insan yapımı tren yolu beraber oluşturur.
Sapanca Gölü ve Mevkifi”,
kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 79, 1892
“İzmit’te yirmi dakika kadar durduk, mevkifin olduğu yerden dağ üstüne yayılmış şehrin manzarası, İzmit Körfezi’nin nokta-i intihâsı [son noktası], civarın heyet-i manzarası [manzara yapısı] hoş idi.”
3. Cevelan ama Tenezzüh Cevelanı
“Seyâhat (ama tenezzüh [gezinti] seyâhati, iş yolculuğu değil) ömr-ü beşerde [insan ömründe] telezzüz edilen [zevk alınan] en tatlı eğlencelerdendir, en bahtiyâr bir hayatın bile merbut [bağlı] olduğu her türlü revâbıt [bağlılıklar], menâfi [yararlar] ve ekdârdan [kederlerden] muvakkatan [geçici olarak] bir zaman için halâs olmaya [kurtulmaya] yegâne çare varsa o da seyâhattir. Seyâhatte her türlü arzu sâkit [suskun] kalır, yalnız merak-ı müşâhede [gözlem merakı] uyanıktır. Seyâhatte olan bir adam her şeyi unutur. Eğer hata etmiyorsam seyâhatte en latif cihet enzârımıza [bakışlarımıza] hoş̧ görünen mâvaka [olup biten] şahsımızla, menafimizle [menfaatlerimizle] hiç rabıtası [bağlı] olmamasıdır. Gördüklerimiz bizim için bir sahne-i temâşâdır [seyredilen sahnedir]. Oralarda menfaatten külliyen âzâde bir memnuniyet ile geştügüzâr [gezinti] ederiz. İşte seyâhat hakkındaki fikrim bu merkezdedir. Onun için en kısa yolculuğu bile pek ziyade severim, düşündüğüm zamanlar ömrümün en tatlı eyyâmı [günleri] seyâhatte geçirmiş olduğuma hükmetmemek elden gelmiyor. Binâenaleyh ne zaman fırsat-ı geştügüzâr zuhur etse tatlı zaman geçireceğim diye hemen kendimi oraya atarım.”
Ahmed İhsan, cevelan kavramını ‘gündelik hayatın akışından kopma’ olarak tanımlar. Geçici olarak tüm bağlılıklardan kurtulmak ve rahatlamak olduğunun altını ısrarla çizer. İyi veya kötü bu bağlılıklar askıya alınınca eylemeyi bırakan pasif bir birey kalır. Bir tiyatro oyununda gözleri önünden geçen sahnelere merakla bakan ama o sahneye müdahale etmeyen bir insanın deneyimi gibi düşünür cevelanı.
“[...] İzmit’te vagonumuzu değiştirdiler, zira Haydar Paşa’dan gelen birkaç araba orada bırakıldı, bizi ileride duran diğer birinci arabaya geçirdiler, Ada Pazarı’na gitmek üzere üç yolcu daha geldi.”
kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 77, 1892
“İzmit mevkifinden hareket eden katar ‘Hamidiye’ unvân-ı celiline hâiz [ulu unvana sahip] latif bir caddeden geçti. Bu caddenin resmini enzâr-ı kariine [okuyucuların bakışına] vaz’ eyleyeceğim [yerleştireceğim]. Cadde resimde göreceğiniz üzere dört sıra ağaçla müzeyyen [süslenmiş], ikiye münkasım [bölünmüş] iki cenahı dükkân ve muntazam evlerle hoş̧ bir hâl almış̧ idi. İkiye münkasım yol yekdiğerinden ağaç parmaklık ile ayrılmış, birisi demir yoluna diğeri âbirine [gelen geçen yolculara] tahsis olunmuş idi.
(Mabadı [devamı] var)”
Son olarak, İzmit’e doğru bir bakış atarak yazısının ilk kısmını bitirir. İzmit yolunda gördüğü kırsal manzaralar şimdi fotoğrafını da çektiği bir kent manzarasına dönüşür. Kent, bu cevelanda içinde deneyimlenen bir yer değil, dışarıdan bakış atılan bir resim olur. Belirli bir mesafe ve yükseklikten daha görünür olan muntazam düzene sahip cadde, onun için bu resmin odağını oluşturur. Gözlerinin önünde bu sahne geçer, başkası gelir. Arada bazı sahnelerde duraklar, daha yakın bakar ve sonra devam eder.4 Ahmed İhsan ve Mustafa Asım’ın cevelanı bu seyirle Alpu Köyü’ne kadar devam eder, bizimkisi ise burada biter.
1. Yavuz Köse, Dersaadet’te Tüketim (1855-1923), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2016.
2. Ahmet İhsan Tokgöz, Matbuat Hatıralarım, Ankara: Çolpan Kitap, 2020.
3. Ahmet İhsan Tokgöz, Avrupa’da Ne Gördüm, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007.
4. Yazıyı hazırlarken Pelin Esmer’in İşe Yarar Bir Şey filmindeki trenden dışarıya bakma sahneleri aklıma geldi sıklıkla. Özellikle Büşra Kara’nın Manifold’da yayımlanan yazısındaki “Tren, seyrettiği yolda karşılaştıklarına bazen uzaktan, bazen de olabildiğince yakından bakıyor” ifadesinin Ahmed İhsan’ın anlatısıyla bir bağ kurduğunu düşünüyorum.
