“Gece”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[G]: Gece

G harfindeki kavramımız, diğer bazı harflerdeki gibi yeni ortaya çıkan bir kavram değil. İnsanların dünyadaki varlığından beri olagelen en eski kavramlardan biri: Gece. Eski Türkçe bir kelime olan “gece”, “geç, gecikmek” kelimeleriyle de akraba. Gün nasıl hayatın başlamasını tetikliyorsa, gece de pratiklerin azaldığı, bedenlerin evlere çekildiği ve ertesi gün için yenilendiği bir zaman dilimine işaret ediyor. Tabii bu geleneksel anlatı istisnalarla dolu. Osmanlı coğrafyasında ve özellikle İstanbul’da geleneği en çarpıcı şekilde bozan zaman dilimi ramazan ayı. Gündüz oruç tutan insanların geceleri bu aya özgü ortaya çıkan toplumsal yaşantıya katılması epey öncelerden beri yaşanan bir istisna hâli. Zamanla geceleri iyice aydınlanmaya başlayan kent, insanları da sokağa yönlendirmeye başlar. B harfindeki “Balo” metninde Beyoğlu’nun gece manzarası buna iyi bir örnekti. Yine de ramazan geceleri daha keskin bir istisna hâline işaret ediyor. Bu kez, İstanbul’un başka parlayan bölgesi olan Direklerarası’na doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Özellikle ramazan ayı geldiğinde geceleri yoğun bir insan trafiğine sahip olan Direklerarası’na yaptığı yolculuğu “Ramazan Gecesi – Bir Cevelân” başlığıyla Servet-i Fünûn’un 1160. sayısında kaleme alan N.B. isimli yazarımızla 1913 yılı İstanbul’unda bir yaz gecesini deneyimlemeye doğru yola koyuluyoruz. 

1. Gecenin İstisnai Kullanımı

“Ramazanın on beşinci gecesi. Vakit nısfü’l-leyl [gece yarısı]. Köşenin başında. Yakında Yemen’e gidecek bir arkadaştan şimdi ayrıldım. Eve geldim. Kafesi açtım: Mehtap. Ramazan ayının on beşinci gecesi. Kamer [ay] Marmara’nın, biraz açıklarında sis basan beyaz ıssızlıklarını sakin sakin aydınlatıyor. Bir balıkçı kayığı hiç küreklerinin sesi çıkmadan yavaş yavaş kıyıdan geçiyor. Mahalle sakin. Evlerin gölgeleri çimenlenmiş kaldırımlara düşmüş. Ses yok, sada yok; yalnız uzaktan, birkaç mahalle uzaktan gelmeye başlayan sahur davulunun muttarid [devamlı] gamgamaları var. Akşamdan arkadaşımla karar vermiştik ki: Çıkalım, şöyle İstanbul içinde dönüp dolaşalım, Şehzadebaşı’ndan geçelim, avdet edelim [geri dönelim]. Bu ikimiz için de iyi geldi.”

N.B., metnini sahura yaklaşan bir zaman aralığıyla açar. Gece bitmeye yakınken ıssızlığın hâkim olduğu atmosfer gibi yazı boyunca sıklıkla etkili tasvirler kullanır. Bu açılıştan sonra gecenin başına döner ve öncelikle çocukluğunun ramazan gecelerini düşünür.

“Bundan on, on beş sene evvel evden derlerdi ki yaz ramazanlarının hâli başkadır, halk gündüz oruçtan yanar, yakılır, akşam iftardan sonra sokaklara dökülür, satıcıların döner çıngırakları yolları tutar, kahveler, caddeler insandan taşar, o kısa gecelerde saat beşi bulur bulmaz davul çıkar, sonra yine o ertesi günün bitmez tükenmez orucu.”

Jules Verne’in 1883 yılında yayımlanan Kéraban le Têtu [İnatçı Keraban] adlı romanının açılışında, gündüz İstanbul’a gelen Hollandalı Van Mitten ve uşağı Bruno şaşkınlıkla “Fakat bu saatte Tophane Meydanı’nın her zamanki insanları neredeydi?”1 sorusunu sorar. Kalabalığıyla meşhur olduğunu bildikleri meydanı meraklı gözlerle süzerken “Bütün İstanbul şehri uykuya dalmış gibi görünüyordu” diye düşünürler. Oryantalist gözlerle cevap arayan ikili “Bunca övülen İstanbul, Konstantin ve Fatih Sultan Mehmet’in iradesiyle gerçeğe dönüşen bu Şark rüyası burası mıydı?” diye sorarak hayal kırıklığına uğrar. Verne, bu iki yabancının bilmediğini bize açıklar ve hikâyenin bir yaz günü ramazan ayında geçtiğini yazar. Meydanda buldukları birine ne olduğunu soran bu seyyahlar, “Türkler bütün gün oruç tutuyor ama gece boyunca da acısını çıkarıyor” yanıtını alır. “Asıl güneşin batışından sonra göreceksiniz [...] ve büyüleneceksiniz! Bir sihirli değnek dokunmuş gibi, ölü bir şehir canlı bir şehre dönüşecek!” yazan Verne, gece ile gündüzün yer değiştirdiği bu istisna hâlini büyülü bir olay olarak Avrupalı okurlarına sunar. Yazarımız N.B. de bu anlatıdan çok farklı bir yol izlemez; özellikle kışa nazaran yaza denk düşen ramazanlar kente bir sihirli değnek değmişçesine geceyi canlandırır. 

“Bunları uzak, erişilmez bir istikbâlin muhayyel vâhimeleri gibi kış ramazanları içinde yağmurlar, karlar yağarken dinlerdim. Gündüz oruçlu oruçlu camilere, gece terâvihlere giderdim. Namazdan sonra Şehzadebaşı o devr-i hayatımda benim için bir gâye-i hayaldi. Gülmek için Abdi’yi, ağlamak için Mınakyan’ı gözümde büyüttükçe büyütür, her akşam birinden birine gidebilmek için titrerdim. Daha o vakitten sevdiğim gece hayatı benim için ramazandan ramazana gelirdi.”

Yazarın kaleme aldığı Abdürrezzak Abdi (1835–1914) ve Mardiros Mınakyan (1839–1920), Direklerarası’nın meşhur tiyatrocularından sadece ikisi. Selim Nüzhet Gerçek’ten aktaran Reşad Ekrem Koçu, ansiklopedide Direklerarası maddesini şöyle yazar: “Direklerarası eskiden, bilhassa ramazan gelince, İstanbul’un neş’e kaynağı oldu; tiyatrolar biraz tamir görür, bunlara, salaştan, yenileri ilâve edilirdi. Hayalhânei Osmânî, Eğlencehânei Osmânî, Handehânei Osmânî gibi muhtelif isimler taşıyan dar koridorlu, dar localı, dar koltuklu, dar sandalyeli bu muhtelif tiyatrolar bu bir ay zarfında dolup dolup boşalırlardı.”2 Direklerarası’nı hikâyelerle yazıya döken gazeteci Burhan Arpad, “Komik Abdi Efendi Heyeti”nin oynadığı tiyatrolarda çalgı, kanto ve tuhaflıklar olduğunu anlatır.3 Ahmed İhsan da 1896 yılında “Abdürrezzak’ın Handehanesi” için “temâşâ-gerân [seyirciler] o kadar ziyadeydi ki içeri bir seyirci daha ikame eylemek kabil değildi”4 diye yazar. Mardiros Mınakyan içerik açısından Abdi Efendi’den farklı olarak bir “melodram kumpanyası” ile temsillerini gerçekleştirir. Ç harfindeki “Çayır” metninde de karşımıza çıktığı gibi, kentin dört bir tarafındaki sahnelerde temsiller hazırlayan Osmanlı Dram Kumpanyası’nı oluşturan ünlü tiyatrocudur.

Salih, “Bir Ramazan Gecesinde
Şehzadebaşı Piyasası”,
kaynak: Sermet Muhtar Alus, Direklerarası’nda Ramazan Piyasası,
Tarih ve Toplum, sayı 130, 1994

“İlk ramazanlarım böyle geçti. Daha sonraki ramazanlar da hemen yine gece geçmezdi ki Yedikule’den kalkan son tramvaya evin önünde atlayıp Aksaray’a inmeyeyim, yine biraz Şehzade’de dolaştıktan sonra üç beş arkadaş toplanıp vakit geçirdiğimiz bir eve gitmeyeyim. Ramazan gecelerinin bu bende müzmin [kronik] bir derdi idi. Gece ilerler, saat sekiz, dokuz olur, uzaktan uzağa davulun sesleri işitilirken: Ne artık sahur, diye ayrılır, çamur içinde, yağmur altında izbe, muavvec [eğri], karanlık sokaklarda hava gazlarının soğuk rüzgârlardan titrek ziyâları arasında bastığım yeri görmeye çalışarak eve gelirdim.”

2. Aşina Olanın Kaybı

Yazarımız, sıklıkla eğlencelerle anlatılan ramazan gecelerini daha melankolik bir üslupla ele alıyor. Onun için bu serüven hüzünlü bir cevelan. Bunun nedeni ise yazarın hatıralarındaki İstanbul’un ani değişimleri.

“İşte altı, yedi sene vardı ki bu i’tiyâdâtı [alışkanlıkları] unuttum. Arkadaşımın teklifi beni mâziye ircâ’ etti [geri döndürdü]. Bütün çocukluğumdan yedi sene evveline gelinceye kadarki hâtırâtımı tazeledi. Ay aydınlığında bastonlarımızı sallaya sallaya çıktık. Tramvay yolundan yürüyorduk. Etrafa bakına bakına, her yere baka baka yürüyorduk. İlk senelerimle, ilk ramazan gecelerimle bu geceyi kıyas ediyordum, daha mahallemin hududundan çıkmadan kendimi aynı vestde [ev odasında] büyük bir yabancı gibi buldum. Evler çekilmişti, cadde genişlemişti, mahallemde bazı yerdeki evler bütün bütün kalkmış, yerine başkaları yapılmıştı. Manzara değişmişti. O kadar âşina olduğum yerde hâlâ eski vaziyetleri, daha artan harâbiyyetleri ile duran birkaç dükkânı birkaç evi gördükçe kadim bir âşinaya tesadüf etmişim gibi seviniyorum. Küçük Langa’yı geçtik.”

Yazar çocukluğunun geçtiği mahalleyi tam olarak telaffuz etmese de Yedikule ile Yenikapı arasında tramvay yolu hizasındaki Marmara’ya bakan Samatya, Kocamustafapaşa veya Kasap İlyas mahalleleri olabileceğini tespit edebiliyoruz.

1910’larda İstanbul Tramvay Haritası

Yazarımız ve arkadaşı tramvay yolundan yürür ve Langa bostanlarının (bugünkü Yenikapı Metro Meydanı) olduğu noktaya gelince Aksaray’a doğru bir bakış atar ve sarsıcı bir manzarayla karşılaşır. Kent tam bu noktada derin bir yara almıştır. 1913-1914 haritasında bu yara, pansuman yapılmayı bekleyen bir kesik olarak Langa’nın kuzey kısmında apaçık görünür.

1913-14 Aksaray çevresi haritası üzerine çakıştırılmış 1922 tramvay rotası,
kaynak: IUDB

“İstanbul yangınlarının çıplak bir kolu içerisine girdik. Caddenin eğri büğrü taşları üzerinde boşlukta yanan iki tarafın seyrek fenerleri arasında şimdi eski Karaköy Köprüsü üzerinde gibiydik. Burada büsbütün uzletim [yalnızlığım] arttı. Yabancı bir garip gibi oldum. Yolun o gecelik, gündüzlük, kendimi bildim bileli o her günkü, her zamanki yolun eski hâline yine de can vermeye çalışıyordum. Bütün eşi, dostu, ailesi, akrabası ölmüş, kendisi en sonraya kalmış bir ihtiyar gibi oluyordum. Evet, şu geçtiğimiz yerde bir mavi konak vardı. Cumbasının kenarından bir dirsekle uzanan petrollü fener vardı. Sonra bekçi kulübesi, sonra mezarlık; mezarlık yanından dönen sokak tramvay ahûrları [ahırları] önünden geçer, Aksaray Karakolu’na çıkardı. Şimdi ne o konak, ne o fener, ne o kulübe, ne o mezarlık; hayat memâta [ölüme] karışmış, alâim-i memât [ölümün izleri] bile kalmamış; adem [yokluk].. Sıra sıra yamru yumru bacalar, yıkık yangın duvarları, harâbelerden bakan siyah, iri baykuş gözleri gibi kurumlu ocak ağızları. İstanbul’da mıydık, evet o sokak duruyor, işte başından gözüken Aksaray Karakolu ışığı. Döndük. Burada biraz eskilik, âşinalık, dostluk, meveddet [sevgi] var. Horhor ağzında işte beygirciler duruyor. Köşedeki eczâcı selam veriyor. Ne kadar da değişmiş. Bu altı senelik bir tagayyür [değişme] değil, asırlık bir tebdil [dönüşüm]. Az zamanda nâgeh-zuhur-u hâdisâta [ansızın olan olaylara] tarih olmuş bir dimâğın simâsı...”

Yazarın bahsettiği bu çarpıcı değişim, 23 Temmuz 1911’de patlak veren Aksaray yangınının eseri. Meşrutiyetin üçüncü yıl kutlamaları sırasında resmi tatilde İstanbulluların mesire yerlerine hücum ettiği günde patlak veren yangın, büyük bir bölgeye yayılır ve yaklaşık 2.400 binayı yakar.

“Bir Mahallenin Harabeleri
(23 Temmuz 1911)”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 1052, 1911

Çocukluk ve gençlik anılarını kaleme alan İsmail Hakkı Sunata (1892–1988), oturdukları Karagümrük’teki evin yeri yüksek olduğundan “Okmeydanı, Şişli ve Harbiye ve bu yerlere rastlayan, Haliç’in karşı bölümündeki yangınlar çok güzel seyredilirdi bizim evden”5 yazar. Yaşamında bir dolu yangın gören Sunata, çocukluğunda bunlardan bazılarını izlemek için babasıyla kahveye gittiğini dahi anımsar. Özellikle gece yangınları seyirlik birer gösteriye dönüşür. Hem geceyi aydınlatan kızıllık hem de tulumbacıların ve itfaiyenin seremonik mücadelesi, yangından etkilenmeyenler için heyecanlı bir manzaradır. Tabii, alevlerin kendi hanelerine doğru yaklaşanlar için durum farklı. 1910’da Sunata kendi evlerine sıçrayan yangını anlatırken anlatısı farklılaşır. Bir ramazan gecesi iftardan sonra gezmeye çıkan yaşlı bir kadının ocağını açık unutması yüzünden yangın çıktığını belirtirken, “Böyle yangın çıkınca, söndürmeye koşulmaz da eşya toplanmaya başlanır” yazar. Hane fertleri canhıraş yangın sıçramadan eşyaları dışarı çıkarırken, lise çağındaki Sunata “İmkânını bulsam cam, çerçeve ve kapıları da çıkarıp taşıyacaktım” yazar. Bu yangından bir sene sonra çıkan Aksaray yangınına da hatıratında yer verirken, hiç bu kadar hızla ilerleyen bir yangın görmediğini belirtir: “Eşya kurtaracak hiç kimse yok. Bütün evler kapalı. Belli ki bayram gezmesine çıkmışlar.” Servet-i Fünûn’da yangından on gün sonra basılan fotoğrafta eşyalarını kurtarabilen bir avuç İstanbullu görünür. 

“Evlerden Arsalara Kaçırılan Eşyanın
Vaz-ı Perişanından Bir Numune”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 1052, 1911

“Yürüyorduk. Yürüdükçe muhayyelim [hayalim] canlanıyordu. Yabancılık kalmıyordu. Hafızamın içinde belli, samimi bir yoldan yürüyordum. Yalnız başı boş atlar yoktu, makasta tramvaylar yoktu. Sahih, sucularda çıngıraklar tiz, acul [aceleci] çıngırtılar dönüyordu. Yollara iskemleler atılmış. Gecelikli, geceliksiz halk oturuyordu. Evimin bir odası gibi bu kısa güzergâhtan geçtik. Sonra? Sonra yine başka bir alana, yine binasız harâbât, metin Aksaray’dan yokuşa doğru açılan dikine bir füvvehe-i adem [yokluğun sokak ağzı]: Yangının diğer bir kolu. İki taraftan kulağıma siyah arsalarda saklı ilâhe-i lehibler [alev tanrıçaları] bir şeyler fısıldıyor, bir ocak ağzına gerilmiş kirli bir çuval parçası titredikçe arkasında gizli bir aile gözüküyor, muhâcir çocukları avuç açmışlar, bir mekâri [yük hayvanı] arabası caddeyi sarsan gürültülerle yokuştan aşağı iniyor, etrafın yoksuzluğundan Türbe ile Laleli Camii’ni yabancı yabancı yeni görüyor gibi oldum. Hep öyle ecnebi bir zâir [ziyaretçi] gibi yine döndük.”

Sunata’ya kıyasla, yangından iki sene sonra yazarımız daha hüzünlü bir anlatı takip eder. N.B. için yangının arkasında bıraktığı harabeler, orada yaşayanlara dair melankolik bir tahayyüle mekân oluşturur. Bu ramazan gecesinden beklediği cıvıl cıvıl mahalle yaşantısını bulamadıkça ancak onu hayal edebileceğini anlar.

3. Kendi Evinde Bir Yabancı

“Geçerken hiç can veremediğim, tahmin bile edemediğim tozlar, küller, tuğlalar, taşlar arasından dört yol ağzına, Şehzadebaşı’na çıktık. Biraz durduk, ileriye doğru baktık. Kafes arasında alışan, izbe, ıssız, dar, muavvec [eğri] yollarda dolaşan şark ruhi şehirde vüs’at [genişlik], füshat [açıklık] sevmiyor. Kemerleri kaldırılan Şehzadebaşı düzgün kılık kıyafetle bana sokakta dolaşan bir açık baş gibi geldi. Sonra bütün bu cadde, çocukluğumun o kadar içi titrediği, bu bana o kadar âşina, o kadar yakın cadde bu sefer soğuk, yine yabancı, tamamıyla yabancı geldi. Evden buraya kadar etrafımdaki siyahlıkların, evimin içinde yas tutan hatırâta gömülmüş bir aile babası gibi geldi. Benim mâtemimin yanında burasını âdi, soğuk, hiç eskisine benzemeyen bir düğün evi gibi gördüm. Yasım beni o kadar derinlere, uzaklara, uzaklıklara götürüyordu ki kendimi asırlarca yaşamış bir aile reisi zannediyor, ahfâdımın ahfâdını [torunlarımın torunlarını] benim evimin içinde hafidlerimin [torunlarımın] evvelilerine karşı alay eder, eğlenir gibi görüyordum. Kalabalığa daldık, filhakika âlem başka bir âlemdi. Şahıslar başka idi, turlar başka idi, simâlar başka idi, lisânlar başka idi, eski hatırâtımı, kış ramazanlarımı bulamamaktan, onlara tesâdüf ve temas edememekten mütevellid elem ve hırsım beni o dereceye sürüklüyordu ki bütün etrafımda kubbeleri kaldırılan eski çayhânelerde kahve, nargile içenleri, yolda fıstık, fındık yiyenleri, gülenleri, eğlenenleri mülkümü fethetmiş düşman orduları gibi görüyordum.”

Nihayet Direklerarası’na varan N.B. bu kez de dönüşüme uğrayan meşhur sokaktan dem vurur. 1910 yılında elektrikli tramvay hattı yapımı sırasında Şehzadebaşı Caddesi’nin genişletilmesi için bir dizi sütun (direk) ve bağlı olduğu kubbe yıkılır.6 Yazar için bu, hatıralarına başka bir darbe olur. Buranın dönüşmüş hâline gelen ve eğlenen insanları gördükçe içine doğduğu evin fethediliyor olduğunu düşünür. 

Yıkımdan önce Direklerarası, 1903,
kaynak: Sermet Muhtar Alus, “Direklerarasında Ramazan Piyasası”,
Tarih ve Toplum, sayı 130, 1994

“Filhakika Abdi yine vardı, Mınakyan yine vardı; fakat o muhit, o semâ, o sokak, o hat, o ruh, o eski ruhum, o eski râ’şe-i hissiyatım [titremem] yoktu. Abdi ile Mınakyan’ı, bütün o heyeti, endâm-ı menfaati [vücudun yararı] için dakika dakika his değiştiren fettân zamana benzettim. Kar, kış, yağmur, çamur demeden koynuna koştuğum bu yerin işte yine kolları arasında fakat bu sefer ben bir muhâcir gibi döndüm. Kalbimde büyük bir inkisâr-ı âmâl [kırgınlık] vardı. Ruhumda büyük bir sıklet-i hissiyât [sıkıntı hissi] vardı. Üzerimde geçmiş, unutulmuş aşkların harâretli zamanlarını düşünen aşıklar gibi bir hâl vardı.”

Yazarın deneyiminden sonra yıllar içinde yeni kamusal donatılar ile Direklerarası iyice farklılaşacaktır. Sözgelimi 1920’li yıllara gelindiğinde tiyatrolar yerini sinemalara (Turan, Ferah, Hilal, Milli) bırakır. Zamanla bir dönemin yoğun kamusallığını taşıyan Direklerarası iyice gözden düşecek ve günümüze tek tük dükkân ulaşacaktır.

Direklerarası, 1935,
kaynak: Jacques Pervititich,
Vezneciler Sigorta Planı.
No: 48 (detay), 1935

“Artık bu yabancı yerden döndük. Sanki eski hatırâta bir penâh [sığınacak yer] orası kalmışmış gibi geldik, bir de mahallemizin kahvesine oturmak istedik. Heyhat!... Kahve değişmiş, cadde değişmiş, sağ değişmiş, sol değişmiş, bekçi, imam, kahveci, hepsi, hepsi değişmiş. Yalnız arada tanıdık üç beş simâ var. Onlar bize biz onlara mütereddid [tereddütle] bakıyoruz. Onlar bizi, biz de onları değişmiş buluyoruz. Yukarıdaki, Şehzade’deki tagayyürât-ı hissiye [hislerin değişimleri], buradaki, mahalledeki tebdilât-ı maddiyye [maddi dünyanın değiştirilmeleri] sonra bütün güzergâhımızdaki inhidâm-ı mâzi [geçmişin yıkımı] zihnimi alt üst etti, yabancılık korkaklık, ecnebilik verdi, arkadaşım da öyle idi. Kalktık. İşte köşenin başında iki himem-i şehri [meşhur ermişler] gibi ellerimizi sıktık, ayrıldık. Ben hissiyâtımı zapt ettim. Sonra yatağıma çekildim. Gelen geçen davulun şimdi kulağıma artık sura yakın son mahallelerden sönük sesleri geliyor, mahalle minaresinde müezzinin e-s-salâtına [namaza davetine] karışan pürüzlü horoz sesleri var. Ufuk ağarıyor. Artık yavaş yavaş sabah... Fakat bilmem neden boğazımda bir akide-i teessür [keder], gözlerimden akmak isteyen bir iki katre [damla] yaş var. Akşamki cevelân fena geldi, büyüdüğüm yerde aldığım bu hiss-i gurbet ve hicret nefsime girân [ağır] geldi. Islanan gözlerimi kapadım. Benim o samimi sokaklarımı, samimi yaşlarımı, titrek gazlarımı, eşhâs [insanlar] ve eşyasıyla on sene evvelki hayat-ı mâzimi yaşadım. Oh… Hatıra!... Eğer sen de an’anât-ı hissiyeye [hislerin geleneklerine] bir müze olmasaydın insan çöl ortasında bir taş gibi kalmaz mıydı?”

Gecenin sonuna doğru gözü yaşlı yazarımızın sığınacağı tek mekânı, müzeye benzettiği hatıralarıdır. Kentteki yıkımların yanı sıra yeni altyapısal hamlelerle İstanbulluların geceyle olan ilişkisi derinden değişmeye devam eder. Gazhanelerin etkinliği ve yavaş yavaş kentin elektriklenmesiyle öncelikle Beyoğlu ve sonrasında diğer bölgeler hiç olmadığı kadar aydınlanır. Böylece gece, N.B.’nin hatıra müzesindeki gibi ramazan ayına ait istisnai bir yaşam içermez, aksine gündüzle olan keskin ayrımı gitgide bulanıklaşır.

1. Jules Verne, İnatçı Keraban, çev. Nihan Özyıldırım (İstanbul: İthaki Yayınları, 2010).

2. Reşad Ekrem Koçu, “Direklerarası”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 8 (İstanbul: Koçu Yayınları, 1966).

3. Burhan Arpad, Direklerarası: Türk Tiyatrosundan Hikâyeler (İstanbul: May Yayınları, 1974).

4. Ahmed İhsan, “İstanbul Postası”, Servet-i Fünûn, sayı 260, 1896.

5. İsmail Hakkı Sunata, İstibdattan Meşrutiyete Çocukluktan Gençliğe (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006).

6.Direklerarası”, Hayal-et Yapılar

Direklerarası, gece, Gürbey Hiz, İstanbul, Servet-i Fünûn

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...