“Ücret”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[Ü]: Ücret

Ü harfindeki kavram ücret. Arapça olan ücret, günümüzde de kullanımda olan ve “emeğin karşılığı” anlamına gelen bir kelimedir. Kiralama, ücret karşılığında hizmet alma anlamına gelen “icar” ve kiralayan kişi için kullanılan “müstecir”, ücret ile aynı kökten türeyen kelimelerdir. Servet-i Fünûn’da çok sık olmasa da bazen fonograf gibi yeni icatların veya yeni yapılan inşaatların ne kadar paraya mal olduğu fiyat belirtilerek yazılır. Ahmed Rasim, özellikle Şehir Mektupları’nda İstanbul’un pahalılığından sık sık dem vursa da Ahmed İhsan “İstanbul Postası” isimli köşe yazısında bu konuya pek eğilmez. Yine de yazarlar bazı metinlerinde yeniyi tanıtırken alım gücünün her keseye uygun olmadığından bahseder. Bu sayıda odaklanacağım yazı da tam böyle.

18 Kasım 1897 tarihli 349. sayıda Mahmud Sadık, Kadri imzasıyla yazdığı “Musahabe-i Fenniye”de [Fenni Sohbetler] ücret kelimesini bire bir kaleme almasa da pahalılık üzerine odaklanır. Bir yandan geleceğin evlerini ve domestik yaşamını övgü dolu satırlarla sıralarken bir yandan da böyle bir deneyim için bolca ücret ödemek gerektiğinin de altını çizer. Uzunca Paris’te yeni inşa edilen elektrik döşeli bir konutu anlattıktan sonra, kendisini de dahil ederek okurların bu deneyimi ancak okumakla edinebileceği serzenişi hâkimdir yazarda. Daha fazla vakit kaybetmeden, 1897 yılında eğer ücretini karşılayabiliyorsanız nasıl yeni bir mimari içerisinde yaşayacağınıza dair heyecan verici bir metne eşlik edelim.

1. Cepte Para Bol Olmalı

“Terakkiyât-ı fenniye [fenni ilerlemeler] her cihette olduğu gibi fenn-i inşaatı da kâmilen [tamamen] değiştirdi; hele ikametgâh-ı hususiyelerin [evlerin] taksimâtında [bölümlerinde], vaziyetinde, tarz-ı inşasında büyük tebeddül [değişim] görüldü, bu tebeddül sade Avrupa’da değil; memleketimizde dahi meşhut oluyor [gözle görülüyor]. İnşaat-ı cedidenin [yeni inşaatın] atika [eski] ile olan mübâyenet-i külliyesi [bütünüyle farklılığı] bazı mahallelerimizde yeni yapılmış evlerle orada eskiden kalma, kırk elli daha ziyade yaşta ikametgâhlara bir nazar atfıyla [bakış atmakla] anlaşılır. Eskilerin basık, donuk şekli, güneşsiz, rutubetli hâli nerede, yenilerin mürtefi [yükseltilmiş] bodrum katları üzerine oturmuş mütebessim [gülümseyen], zarif, aydınlık, kurak manzarası nerede! Şimdi mimarlar kavâid ve kavânin-i inşa [inşa kural ve kanunları] ile beraber kavâid-i hıfzıssıhhaca [hijyen kurallarınca] da kat’a nazar-ı dikkatten dûr [uzak] tutmuyorlar, güneşin girmediği eve hekimin gireceğini, binanın rutubetli yerlerde çabuk eskiyeceğini bilirler, ev sahiplerine söylüyorlar; onun için yeni inşaatta ömründe içine ziyâ-yı müstakim-i şems [güneş ışığı] nüfuz etmemiş, daima râtıp [nemli] bir koku neşreder [yayar] o cesim avlular, güneşten mahrum şimâl [kuzey] tarafına maruz cepheler, yeşil duvarlar hiç görülmüyor.”1

Mahmud Sadık, “Musahabe-i Fenniye” başlıklı köşe yazısında genelde yurtdışı basınından okuduğu yeni makineleri, icatları, terakkiyat kavramıyla yoğurarak Osmanlı okurlarına aktarır. Bu haftaki yazısına da inşaatı bir bilim olarak ele alırken son dönemde konut mimarisindeki terakkiyatı anlatarak başlar. Bilimi mimarinin meselesi olarak ele alan mimarlar güneş, rutubet gibi çevresel faktörleri insanların hijyen koşullarını yerine sağlayacak şekilde tasarıma dahil etmektedir. Yazar, İstanbul’un da bazı mahallelerinde bu gibi yeni yapıların var olduğunu belirtse de spesifik bir bölgeden bahsetmez. Yıllar sonra Ahmed İhsan da kendi köşe yazısında benzer bir eski-yeni konut karşılaştırması yapar ve “yalnız tefrişâtın değil, inşaatın da tarzı[nın] değiştiği”ni vurgular: “Odaların tavanlarına, pervazlarına yapılan nakışlar, oyalara bedel şimdi duvarlar ve tavanlar dümdüzdür.”2 Güneş ışığı ve hava akışının konutlarda elzem olduğunu yazarken, odaları gereksiz dolduran nesnelere, duvarlara asılan halılara, toz tutan kalın perdelere nasihat verici bir dille karşı çıkar. Bunlar yerine sıhhi ev inşa etmek için hastanelere, laboratuvarlara hatta “eşyadan muarrâ [arınmış], duvarları parlak ameliyat odalarından pek de farklı olmayan” tasarımlara bakmak gerektiğini düşünmektedir. Yazara göre, değişen çağın evi bilimsel bir tasarıma sahiptir: “Zaten mimariyyenin şimdi istinad ettiği [dayandığı] fen, hendeseden [şekil bilgisinden] ziyade hıfz-ı sıhhattir.” Böylece nispeten erken bir tespitle bu iki dergi yazarı, modernist mimarlığın dilinde yuvarlayacağı sıhhi, fonksiyonel, süssüz olmak gibi ideolojileri yüzyıl başında dağarcığına almaya başlar. 

“Hıfz-ı sıhhat hanelerde her şeyden ziyade abdesthanelere, mecâri-yi umumiyyeye [genel mecralara] ehemmiyet verdiği için eski inşaatta görüldüğü gibi bunlar hiçbir zaman rüzgârın daima estiği tarafa yapılmıyor, mecrâlarına itinâ olunuyor, sifon usulleri ile taaffünât [kötü kokular] kâmilen men olunuyor. Öyle ufak bir odada on beş pencere yapıp odayı kışın soğuktan kutb-ı şimâliye [kuzey kutbuna], yazın sıcaktan Sahra-i Kebir’e [Büyük Sahra’ya] çevirtmiyorlar. Hülâsa [sözün özü] hıfz-ı sıhhat fenn-i inşaatında büyük hizmet eyliyor. Hıfz-ı sıhhatten sonra inşaata tesir eden şey Fransızların ‘konfor’ ettikleri fenn-i istirâhattir. Konfor insana rahat yaşamak sanatını öğretir bir fendir; fakat rahatı temin için bu feni tahsil kâfi değildir; cepte dahi onun vücuduna lüzum gösterdiği şeyleri alacak hazırlayacak para bol olmalı.”

Hem hijyenik hem de konforlu bu yeni evlerin ücreti tabii herkes için uygun olmayacaktır. Mahmud Sadık, övgülere boğduğu bu konutların tek probleminin pahalılık olduğunu yazar. Birkaç sene sonra ise dergide “ehven” [ucuz] ev tartışmasını barındıran yazılar çıkacaktır. Yüzyıl başında aynı mobilyalar gibi evler de reklamı yapılan ve seri üretilen mallara dönüşmeye başlar. Hatta Ahmed İhsan bir yazısında standart bir evin maliyetini ayrıntılarıyla sayılara dökmeyi de ihmal etmez.3

“Fransa’da ‘Bove’ civarında inşaat şirketleri tarafından yapılan mutavassıt [orta halde] haneler”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 641, 1903

“İstek edenleri satın alıyor yahut meydandaki numune üzere istedikleri yerde o fiyata yaptırılıyor” diye yazan Ahmed İhsan, numune evlerin ücretlerini içerisinde bulunan odalar üzerinden tanımlar.4 Yatak odası, salon, mutfak, çamaşırlık, sandık odası, misafir odası gibi bölmelere ayrılmış bu evlerin reklamı aynı zamanda su tesisatı, açık alan peyzaj düzenlemesi gibi özellikleriyle de güçlendirilir ve satış değerleri artırılır. Farklı ekonomik sınıflar için farklı ev modelleri kataloglar halinde piyasaya sürülerek, inşa edilmesi arzulanan evler seçilir ve “Orta Halli Ailelere Mesken İnşa Şirketi”, “Aile Çatısı” gibi şirketler tarafından üretilir.5 Servet-i Fünûn’da yayımlanan aşağıdaki görselde ise her evin altında yazan fiyatlarla kıyaslama yapmak da mümkün olur.

“Tasarrufkârane Haneler Sergisi”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 746, 1905

2. Asansör ve Tersyüz Olan Kiralar

“Paranın sarfından korkulmadıktan sonra hıfz-ı sıhhat ve ‘konfor’ kavaidine [kurallarına] mutâbık olarak Paris’te ‘Klişi’ [Clichy] Sokağı’nda inşa olunmuş yeni evler gibi ikametgâhları vücuda getirmek pek kolaydır. Zaten musâhabemizi [sohbetimizi] enmuzec-i terakkkiyât-ı fenniye ve sıhhiye [bilim ve hijyen ilerlemelerine örnek] olan şu evi tarif için başlamıştık; asıl maksada gelmeden uzunca bir mukaddeme [giriş] serd ettik [ileri sürdük]. Hâlbuki mukaddeme dediğimiz bahisler o kadar mühim ki her biri hakkında uzun uzun makaleler yazmak lazımdır. Gelelim Clichy Sokağı’ndaki yeni eve…”

Clichy Bulvarı, bugün meşhur Moulin Rouge binasının da bulunduğu cadde. 19. yüzyılın ikinci yarısında Paris’in bu hareketli caddesinde Edgar Degas, William Didier-Pouget, Henri de Toulouse-Lautrec ve Francis Tattegrain gibi günümüzde de meşhur olan sanatçılar yaşar. Van Gogh’un 1887 tarihli eseri Clichy Bulvarı’nda da farklı yüksekliklere sahip eski-yeni yapıları seçmek mümkündür.

Vincent Van Gogh, “Boulevard de Clichy”, 1887, kaynak: Wikimedia Commons

Edmond Georges Grandjean’in tam da Mahmud Sadık’ın yazısının yayımlandığı tarihlerde, 1896’da yaptığı Clichy Meydanı tablosundaysa Van Gogh’un aksine realistik bir anlatı hakimdir. Dönemin yeni icatlarından “velosiped” de meydanın parçası olarak çerçeveye girer.

Edmond Georges Grandjean, “La place Clichy”, 1896, kaynak: Wikimedia Commons

“Mimar Mösyö Dö Enrovel’in [?] planı mucibince [gereğince] ve gayet zengin bir zâtın parasıyla –kiraya verilmek üzere– yapılmış olan bu hane üç kata ve her katı yedi daireye münkasımdır [bölünmüştür], her bir daireyi ayrı müstecir [kiracı] işgal eyleyecektir. Hane tabii kâgirdir, cephe on beşinci Louis tarzında tezyin olunmuştur [süslenmiştir]. Üç daireyi teşkil eden asıl binaya iki de ilave yapılmış, bunlar iki ufak avlu ile rabt olunmuştur [bağlanmıştır]. Beheri [her biri] bir müstecir tarafından işgal olunacak olan daireleri mimar birbirinden ayrı olarak üçe taksim etmiştir: misafir kabulü, yatmak, hizmet.”

Mahmud Sadık’ın bahsettiği mimarın, bir sene önce 1896’da Clichy Bulvarı’nda La Villa des Platanes yapısını tasarlayan Leon Deloeuvre olması ihtimal dahilinde. Yine de bu yapı, yazarın anlatısının aksine bugün beş katlı ve nispeten çok daha geniş bir alana yerleşir. Metnini dergide görselle desteklemediği için yazarın tam olarak hangi yapıdan bahsettiğini keşfetmek bir hayli güç.

“Hizmete müteallik [dair] kısmının diğerlerine münâsebeti pek uzaktır; burası bir matbah [mutfak], bir çamaşırhane, bir kilerden ve haneye gelecek me’kulât ve meşrubatı [yiyecekler ve içecekleri] alıp mahallerine tevzi’ etmek [dağıtmak] üzere ufak bir asansörü hâvi [bulunduran] bir mübâyaat [satın almalar] odasından mürekkeptir [meydana gelmiştir]. Fazla olarak yan tarafta keçeleri silkmek için uzun bir aralık ile mutfağın, kilerin müzahrefâtını [çerçöpünü] indirip aşağı dökmek yine yukarı çıkmak için porselenden bir de süprüntü küfesi vardır. Bir düğmeye basınca küfe vazifesini derhal ifâ eyliyor [işini yapıyor].”

Yıllar sonra özellikle Le Corbusier gibi mimarların daha alegorik bir şekilde ele alacağı “Ev bir makinedir” manifestosunun daha doğrudan bir anlatımını Mahmud Sadık bu yapı için üretir. Ev, içerisinde insanları oradan oraya sürükleyen, çerçöpü anında uzaklaştıran, yiyecek ve içecekleri dağıtan, başka bir deyişle sürekli işleyen hareketli bir makine gibidir. Bir düğmeye basınca tüm problemlerin çözüldüğü bir fabrika hayaline bürünür ev.

“Her dairenin kapısında bir de mektup kutusu bulunuyor, postacı gazeteyi mektubu içine atınca derhal mektuplar hizmetkâr odasında camlı bir dolaba gelip kendini gösteriyor. Kabul kısmı dairenin cesâmetine [büyüklüğüne] göre birkaç salon ile bir yemek odasından müteşekkildir [şekillenmiştir]. Cümlesinin tavanları gayet sade fakat zarif işlenmiştir. Yatmak kısmı diğerlerinden uzakçadır, bu ise yatak odası, tuvalet odası, hela, hamam, hizmetçi odası, esvap [elbise] odasını hâvi bulunuyor. Odaların tavanları gayet yüksek, pencereleri mahdud [sınırlı], fakat gayet büyük. Kapılar duvarların içine girdiği için bir ziyafet olduğu zaman odalar adeta yekpare büyük salon haline geliyor. Aşağı kattan yukarı çıkmak üzere mevcut asansör sayesinde yukarı katlar daha pahalıdır. Şimdiye kadar alt katların icâresi [kirası] yüksekti. Şimdi iş ber-aks [tersine] olmuş, semâdan itibaren birinci kat zeminden başlayan birinci kata tercih olunmuştur.”

Makineleşme, evin ücretini de değiştirir. Öncesinde sokağa yakın olan katların pahalılığına karşın artık asansörlerle insanların kentten daha kopuk, daha mahrem yani gökyüzüne doğru bir yeri mesken etmesi olanaklıdır. Böylece üst katların kira ücretleri epeyce yükselir. Bir süre evvel Haussmann zamanında (1853-70) Paris’te yapılan yeni evlerde bu değişim henüz yaşanmamıştır. Bu evlerin karikatürvari bir kesitinde görünen birinci ve ikinci katların büyük hacimleri ve çatı katının alt gelirli gruplara ayrılması durumu asansör icadıyla belli ki tersine dönecektir. Bugün Paris’te üst kat loft dairelerin metalaşıp yüksek ücretlerle kiralanmasının nedeni de budur.

Paris apartmanında yaşam, kaynak: BnF

“Hane dahilinde ahır, arabalık yoktur, bunlar için karşı tarafta iri kısım inşa edilmiştir. Geceleri merdivenler karanlık durur, fakat merdivenlere çıkan bir kapıyı açınca on dakika müddet –yani siz geçip gidinceye kadar– oralar mükemmelen ziyâdar [parlak] olur. Mevsim-i şitâda [kış mevsiminde] tekmil [bütün] daire elektrikle ısınıyor. Yazın da on dört on beş derece harârette serin hava istenildiği zaman odalarda esip ortalığı serinletiyor. Hanenin inşaatında istimal olunan [kullanılan] mevadd [malzemeler] fevkalade itinâ olunmuştur. Rutubete mâruz cihetlerde duvarlar ziftli bir harç ile yapılmış sıvanmış, zemin zift ile setr olunup [örtülüp] ifrâzat-ı râtıba [nemli salgılara] mâni olunmuş, yağmura karşı olan duvarlar mükemmel çimento ile kaplanmış, döşeme tahtaları yeni icat bir mahlule yatırılıp hem rutubetin hem ateşin tesirinden musavver hale konulmuş, kirişler ile tahtalar arasına mikropları daka’ ve ihlâk eden [vuran ve öldüren] bir keçe mıhlanmış, tahta araları mantarlı bir macun ile kâmilen sıvanmıştır.”

Mahmud Sadık, epey bir detaya girerek dönemin yapı teknolojileri üzerine de bir dolu bilgi verir. Her bir detay, bu yeni evlerin hijyen koşullarının nasıl bilimsel yollarla sağlandığını okura öğretecek niteliktedir.

3. Elektrikli Evler, Latif Ziyafetler

“Helaların mecrâları mücellâ [parlak], sular bol ve kuvvetli olduğu için mecâriden [su yollarından] mikropların yukarı çıkabilmeleri gayr-i kabildir, hizmet dairelerinde mükemmel, müceddid [yenileştiren] hava makineleri konulmuş olduğundan hanenin kendine mahsus fena kokuları kâmilen harice tard ve def olunur [uzaklaştırılır]. Teshinin [ısıtmanın] elektrikle olduğunu söylemiştik, dairenin her tarafında hâraret elektriği neşreden [yayan] nikelli tel dolaşıyor, tel bir takım madeni levhaları teshin ederek latif bir hâraret tevzi’ eyliyor [dağıtıyor], her taraf hatta helalarda bile derece-i hâraret [sıcaklık derecesi] müsâvi [eşit] bulunuyor. Hamam da elektrikle teshin olunmuş olduğu gibi mutfakta yemekler elektrikle pişiyor, binâenaleyh mutfağın bacası yoktur, orada mükemmel bir müceddid hava makinesi bulunuyor, pişen yemeklerin kokularını def eyliyor. Artık vazife-i tenviriyyenin de [aydınlatmanın] elektrikle olduğunu söylemeye lüzum yoktur değil mi?”

Yazının çıktığı sene düşünüldüğünde 1900 Paris sergisine üç yıl kalmıştır ve Mahmud Sadık gibi yeni gelişmeleri merakla takip eden yazarları heyecanlı bir bekleyiş sarar. Bu serginin başrol oyuncusu olan elektrik adeta tüm sorunları çözen bir mucize gibi övgülere boğulacaktır. Yine Mahmud Sadık’ın kaleminden çıkan başka bir yazıyı odağa aldığım Numune metninde de elektrik dönemin ruhuna eşlik eden öncül bir öğedir. Sonrasında, 1907 yılında da Ahmed İhsan “Elektrikli Bir Ziyafet” başlıklı yazısında elektrik sayesinde hizmetçiler ile misafirlerin karşılaşmasının önlenmesi üzerine bir yazı çevirir:

“Masanın orta yerinde genişçe bir boşluk vardı. Tabaklar dizilmiş, bardaklar, çatallar, bıçaklar, kaşıklar yerli yerine konmuştu. Parıl parlayan bir maden yapılmış olan küçük zarif, bir demiryolu bu tabakların ön tarafından bütün masayı devrediyordu. Sofrada herkes yerli yerine oturdu. Hane sahibi bir düğmeye basınca masanın ortasındaki boşluktan dumanlar savurarak bir çorba kâsesi çıktı. Demirler üzerinde her davetlinin önünde tevkif ederek [durarak] bir devr-i icrâ etti. Payımızı aldık. Kâse takımı yine bu açıklıktan matbaha gitti. Her yemek böyle geldi. Böyle gitti kendi kendine tevzi’ olundu [dağıtıldı]. Her taâmdan [yemekten] sonra bir tarafı boş öbür tarafında temiz tabaklar, çatallar, bıçaklar bulunan zarif bir sepet bir devr-i icrâ ediyordu. Davetliler kirli tabaklarını, takımlarını bu sepetin gözlerine bırakıyorlar, temizlerini alıyorlardı. Bir hizmetçi meydana çıkmadan hane sahibi elektrik düğmesine basarak davetlilerin sofra hizmetini ifâ etti. Hayret içinde lezzet ve iştiha ile karınlarını doyurdu.”6

Ahmed İhsan’ın çevirdiği bu metinde elektriğin toplumsal sınıflar arasında oluşturacağı garip uçurum, eleştirel olmak yerine keyif verici ve problem çözücü bir anlatıyla aktarılır.

“Bu kadar mükemmeliyete karşı şu binanın bir kusuru var; kirası gayet yüksek her kesenin harcı değil, ne yapalım, içinde oturamadığımıza göre böyle tarifâtını [tariflerini] okuruz ya?”

Mahmud Sadık, sonunda bu kadar mükemmel konut yaşamının bir karşılığı olduğunu belirtir. Bu gibi hem hijyen hem konfor koşullarına sahip dönemin son teknolojileriyle üretilen yapıların halkın geneli için yapılmadığını –hatta yazar için böyle bir umut bile taşımadığını– yazı dilinde karşısındakiyle adeta sohbet eder bir tonla ifade eder. Yazısının son paragrafını ise bu sohbeti sürdürür biçimde evin hareketli makine olma durumunu espriye vurarak tamamlar.

“Yeni hanede her hizmet elektriğe ve makineye gördürüldüğü gibi İngiltere’de bazı inşaat-ı cedidede [yeni inşaatlarda] görüldüğü üzere kapının yanına kendi kendine müteharrik [hareketli] bir küfe vaz’ olunacak [koyulacak] idi ki bu da müstecirler arasında sarhoş gelenleri yataklarına kadar götürecektir.”

1. Ana metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu adı geçen “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.

2. Ahmed İhsan, “Musahabe”, Servet-i Fünûn, sayı 867, 1907.

3. İşte bunlardan bir adedinin teferruat-ı hesabiyyesini şöyle çıkardılar: Temeller: metro mükaab [metreküp]: 30: 1400 kuruş lira; Yangın Duvarı: metro mükaab: 20: 1500 kuruş lira; Kaplama, direk ve badadı: metro mükaab: 84: 1400 kuruş lira; Dahili bölmeler: metro mükaab: 150: 2000 kuruş lira; Çatı ve kiremit: metro mükaab: 60: 1000 kuruş lira; Döşeme ve tavan: metro mükaab: 270: 2700 kuruş lira; Merdiven: adet: 2: 1500 kuruş lira; Matbah ve abdesthane levazımı: 1000 kuruş lira; Kapılar ve pencereler ve takımları: 2000 kuruş lira; Harici merdiven ve kapı: 800 kuruş lira; Ocaklar: 1000 kuruş lira; Sıva: 1500 kuruş lira; Boya: 2000 kuruş lira; Toplam: 19700 kuruş lira; Müteferrika [hesapta olmayan masraflar] ve fevkalade: 2300 kuruş lira; Toplam: 22000 kuruş lira. Kaynak: Ahmed İhsan, “Ev Yapmak ve Kiralık Evler”, Servet-i Fünûn, sayı 641, 1903.

4. Ahmed İhsan, “Haneler Sergisi”, Servet-i Fünûn, sayı 746, 1905.

5. Ahmed İhsan, “Ev Yapmak ve Kiralık Evler”, Servet-i Fünûn, sayı 641, 1903.

6. Ahmed İhsan, “Elektrikli Hanede Bir Ziyafet”, Servet-i Fünûn, sayı 831, 1907.

Ahmed İhsan, ev, Gürbey Hiz, Mahmud Sadık, Servet-i Fünûn, ücret

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...