Alfabenin son harfine, Servet-i Fünun’un bu serideki son manzarasına geldik. Z harfindeki kavram “zevk”. Serinin çoğu harfindeki metinde satır aralarına sızan bu kavram, bazen İstanbul’un gece eğlencelerini tanımladı, bazen de mesirelerde miskin vakit geçirmeleri. Servet-i Fünûn yazarları, bilhassa da Ahmed İhsan, bin türlü derdine rağmen 19. yüzyıl sonu İstanbul’undan zevk almayı bilen bir kentliydi: Beyoğlu’ndaki baloları gezer, o hafta yeni gösterime giren tiyatro oyunlarının lezzetini çıkarır. Sokak manzaralarını bir film gibi seyrederek yürür. Büyükada’da yelken yarışlarında ödül kazananları heyecanla izlediği gibi ilk hareketli fotoğraf gösteriminde de hemen yerini alır. Yazın en sıcak gününde Tepebaşı Bahçesi’nde tatlı bir akşam serinliği almayı ihmal etmez. Bazen çayırlarda sakin bir gezintiye çıkar, bazen de fabrikalardaki makine şamatasından ayrı bir zevk alır. Dolayısıyla A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları’nı kapatırken böyle toparlayıcı bir kavram şüphesiz yazarın külliyatına eşlik edecektir.
Kökeni Arapça olan ve tatma, tat, lezzet, keyif anlamlarına gelen zevk, Türkçe kaynaklarda da epey önceden beri kullanılan bir kelime.1 Ahmed İhsan genelde bu kavramı “erbab-ı zevk” [zevk sahipleri] veya “zevkperver, zevkperest” [zevk düşkünü] kalıplarıyla kullanırken daha çok İstanbul’un tadını çıkaran insanlardan bahseder. Derginin ilk sayısından beri sürekliliği olan İstanbul Postası köşe yazısından satır aralarında bazen referans verirken “musahabe-i zevkiye” [zevk sohbeti] tanımını yapar. Bu yazılarda naif bir tutumla kentin eğlence kültürünün sunduğu her şeyden keyif alır bir duygusallıkta değildir; bazen zevksiz bulduklarını da sitemkâr bir dille köşesinden bildirir. Zevk kavramına odaklanacağım 19 Ocak 1899 tarihli 410. sayıda yayımlanan İstanbul Postası da tam olarak böyle bir metin. Yazar, önce köşe yazısını neden yazamadığını anlatarak başlar ve devamında kentte o günlerde yaşanan zevksiz eğlencelerden dem vurur. Diğer yazarları da eleştiri yağmuruna tutarak sonlandırırken yazısını, belki bu seri içerisindeki en içten, en duygusal metnini kaleme almış olur. Daha da uzatmadan Ahmed İhsan’la beraber zevksiz bir İstanbul ramazanına doğru ilerleyelim.
1. Hava Durumu ve Zevk Sohbetleri
“Ramazan geldi, musâhabe [sohbet yazısı] yazmalı diyorlar... Evet, yazmalı, bu sözü sade ramazanda değil, ben her hafta birkaç kereler tekrar ediyorum. Yazmalı, fakat ne yazmalı? İstanbul Postası sernâmesiyle [başlığıyla] Servet-i Fünûn’da ilk nüshadan beri ara sıra neşrettiğim [yayımladığım] makalât [makaleler] birer musahâbedir ki şehrimizin hülâsa-i şuun-ı zevkiyesi [zevk hadiseleri özeti] olacak; bunlara kâh ahval-i havaiyeden [hava durumundan] bahis ile başlıyorduk, kâh o aralık erbab-ı zevki [zevk sahiplerini] en ziyade işgal eden bir meseleden tutturuyorduk.”
Ahmed İhsan’ın sohbet dilinde ilk sayıdan itibaren yazmaya başladığı “İstanbul Postası” bölümü, bir süre sonra isim değiştirir ve tam da sohbet kelimesinden türeyen “Musahabe” olur. Dergi bünyesindeki başka bir yazar, Mahmud Sadık da “Musahabe-i Fenniye” [Fen Sohbetleri] bölümünü yine benzer bir tonda kaleme alır. Aynı yıllarda, sivri diliyle ünlü Ahmed Rasim, Malumat dergisinde “Şehir Mektubu” bölümünde, kentin zevkleri ve dertlerini Servet-i Fünûn yazarları gibi sohbet edercesine aktarır. Dolayısıyla tüm bu yazarlar sayesinde kent yazımı üzerine kökleşmiş bir çeşit janr oluşur. Yıllar sonra Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi’ni kurmaya başlarken bu geç 19. yüzyıl yazarlarının kaydettiği kentin gündelik, uçucu ayrıntılarının peşine düşüp ince ince ayıklayıp maddelerini derleyecektir.
Dergi, ramazanın gelişine kapağında yayımladığı görselle de eşlik eder. Ne hava durumu ne de zevk düşkünlerinin eğlenceleri; kapakta dergi illüstratörlerinden Diran Çırakyan’ın çizgileriyle hazırlanmış sekiz erkek ve bir de kedinin saatin on iki olmasını, yani iftar vaktinin gelmesini bekleyen görüntüsü mevcuttur.
“Ahval-i havaiye... Of bu ufak cümleler söz söylemekte sermayesiz kaldığımız zaman yahut teklifli bir yerde fekk-i dehne [ağız açmaya] vesile olmak üzere tekrarladığımız bu bahislerden o kadar usandım, bunlar bana o derece yek-tarz ve kasvetengiz geliyor ki tarif edemem... ‘Aman efendim hava ne soğuk... Bir çamur var ki... Ne güzel güneş... Aman dondum... Terledim...’ diye başlayan bu sözleri ne zaman birisi tekrar etse sahihan [gerçekten] soğukluğundan titrerim... İşitmek istemediğim, binâenaleyh söylemesinden de hazzetmediğim bu mebâhis-i âfakiyeyi [afaki konuları] ikide birde musâhabât-ı zevkiyeye [zevk sohbetlerine] zemin ittihaz etmek [olarak kullanmak] hoş değil.”
Ahmed İhsan bu paragrafında çelişkili bir tutum sergiler. Neredeyse bütün “İstanbul Postası” yazılarını hava durumuyla açtığını, serinin çoğu yazısında takip edebilmiştik. Bazen istisnai hava koşulları olduğunda, sözgelimi D harfindeki “Dalga” yazısında olduğu gibi fırtınalar estiğinde, yazar bütün anlatısını bunun üzerinden kurar. Bazen de baharın gelişi ve kentin zevk veren eğlence hayatının canlanışını ballandırarak anlatır. Burada yazılarına hava durumunun zemin hazırlamasının hoş olmadığını söylese de onun için kentin zevk dünyası ve hava durumu birbiriyle çok ilişkilidir.
“O hâlde iş erbab-ı zevki en ziyade işgal eden bir eğlenceyle meşgul olmaya kalır. Darılmayınız ama bu eğlencelerimiz de pek mahdut [kısıtlı] ve hep evvelkilerdir. İşte mübarek ramazan geldi; tabii davulu, kandili, mahyası, topu, iftarı da beraber... Şimdi kalkıp size ramazanın bu tetimmat-ı mutade ve malumesini [her zamanki ve herkes tarafından bilinen bölümlerini] tasvir edersem ne dersiniz? Ramazana göre vaaz ve nasihate gelince o da zevk ve keyfe taalluk eden [ilgisi olan] musâhabemiz sütununa yakışmaz, zaten benim elimden de gelmez. Ey, ne yazacağız, yine Direklerarası’nı değil mi?”
Bu seri içerisindeki birçok yazıda ramazan ve dolayısıyla Direklerarası odak olmuştu. Sözgelimi, G harfindeki “Gece” yazısında yanmış Aksaray’dan yürüyerek geçen N.B. adlı yazarın hüznünü takip etmiştik. O harfindeki “Oyun” yazısında da bütün bir gece boyunca Direklerarası’ndaki muhtelif mekânlarda vakit geçiren Ahmed Samim’in sözcükleriyle bugün var olmayan yaşantıyı deneyimlemiştik. Ahmed İhsan bu yazarların aksine Direklerarası’na mesafelidir; L harfindeki “Lezzet” yazısında olduğu gibi karşı taraf eğlencelerine yani Beyoğlu’ndaki zevk hayatını daha mütelezziz bulur. Direklerarası’yla sıklıkla karşılaştırmalı anlatı kurarken asıl zevki Pera tarafındaki yabancıların kurduğu tiyatrolardaki oyunlarda bulur.
2. Zevksiz Maskaralıklar
“Eğer biraz bi-tarafane [tarafsızca] ve hakikat-perverane [doğruyu severcesine] im’an-ı nazar ederseniz [çok dikkatle bakarsanız] görürsünüz ki şu Direklerarası âlemi şimdi terakki edecek [gelişecek] yerde gittikçe tedenni ediyor [geriliyor], revnakını [parlaklığını] kayıp eyliyor. İşte tiyatrolar, seneler geçtikçe duş-ı sanat ve gayreti [sanat ve gayret omzu] ihtiyarlığın ağırlığı altında çökmekte olan Osmanlı Tiyatrosu’ndan başka bahse layık sahne-i temaşa yok. ‘Sahne-i Âlem’, yok ‘Temâşâ-yı Cihan’ gibi heybetli unvanlar altında zevk-i selimden [mükemmel zevkten], hüsn-i tabiattan [zevk güzelliğinden], edep ve nezâhetten [ahlakın temizliğinden] külliyen uzak birçok hezeyanları sahnelerinde tekrar eden o maskara oyunculardan bahsetmek, onlara bir vücut, daha doğrusu mevcudiyetlerine ehemmiyet vermek demektir ki benim işim değil.”
Seri içerisinde I harfindeki “Islah” yazısında olduğu gibi Ahmed İhsan’ın iflah olmaz maskaralıklar olarak tanımladığı tiyatrolar yine Direklerarası’nda olanlardır. Bu oyunlarda ona göre ne bir zevk vardır ne de temiz bir ahlak. Kitleleri ramazan ayı boyunca eğlendirmek için hızlıca kurgulandıkları için mi yoksa zaten insanların talebinin de böyle oyunlar olduğu için mi bilinmez ama Ahmed İhsan’ı epey sinirlendiren bir durumdur bu. Ahmed Rasim de benzer yıllarda bu bölgelerde epey dolaşır. Kaleme aldığı Şehir Mektupları’nın birinde Sahne-i Âlem tiyatrosu için o şöyle yazar: “…Yahut! Bir kere olsun Sahne-i Âlem tiyatrosuna gittiniz mi? Orada kafes içinde bir maymun var. Zıplıyor, sıçrıyor, kızıyor, tahta kafesi bir vuruşta dağıtıyor. İpe sarılıyor, locaların kenarında pire gibi sekiyor, sarığa çıkıyor. Mandalinayı ayağına sıkıştırıp soyuyor, türlü maskaralıklar ediyor. Gözünü süzüyor, dişlerini gösteriyor, ufacık dünbalesini [kuyruğunu] sallıyor. Birdenbire şaşırdım.”2 Ahmed İhsan gibi Ahmed Rasim de aynı oyunları maskara olarak tanımlarken daha da ayrıntıya girerek içeride yaşananları da dahil ettiği bir anlatıyla okura aktarır.
“Erbab-ı zevkimizin yoksulluk hasebiyle [dolayısıyla] çar-naçar [ister istemez] mürâcaat ettiği ve mürâcaat ede ede maskaralığına, rezaletine alıştığı bu tiyatrolar temâşâgeranını [seyircilerini] gılzat [yoğunluk] içinde biraz eğlendirse bile bu temâşâcıların tar-ı hissiyatında fena ihtizazlar [titremeler], tesirler bırakır, onlardan her türlü hissiyat-ı nezihe [temiz hissiyatı] ve latifeyi refeder [kaldırır]. Bunun numunesini daha dün akşam bir çocukta gördüm. O tiyatroların bilmem hangisinde kıymetli zamanının üç dört saatini geçirmiş olan bu küçük bey ile biraz konuştum; bana nükte olarak orada işittiği galiz [kaba], iğrenç kelimeleri tekrarlıyor, musiki ve şiir olarak da sahne-i hezeyanda göbek atan birkaç Galata yadigârının murdar kantolarını, nağmelerini tekrarlıyordu. Bir akşam canımız sıkılınca biz şu maskaralıkları seyre gidebiliriz; fakat insaf edelim de kuvve-i mefkûreleri [idealist güçleri], hayaliyeleri [hayalle ilgileri] henüz mebde-i neşvünemâda bulunan [büyümeye başlayan] çocuklarımızı götürmeyelim, göndermeyelim!”3
Ahmed İhsan özellikle buradaki eğlence imkânının ucuz olduğu için bu kadar rağbet gördüğünü belirtse de çocukların üzerinde yaratacağı etkiler üzerine bir hayli endişelidir. Ahmed Rasim başka bir yazısında Ahmed İhsan’ın kızdığı Sahne-i Âlem kantolarını anlatırken şöyle erotik bir dil takınır: “Ah! kantolar! İşte Viyolet, üç karış gövde, bir topak saç, avuç kadar yüz, kara kaş, kara göz, kuzu gerdanlı, ince belli, ufak elli, tarak ayak, kısıla kısıla çıkan sesiyle haykırmak istiyor. Oynuyor, âdeta zıplıyor. El şakırtılarından hazzediyor. Soldaki locadan birine sık sık bakıyor. Mini mini kurnaz kimseye çaktırmıyor. Diyorlar ki bu ‘surpet’ büyüdükçe bir âfet olacak! Ah! kantolar! İşte Virjini Minyon... Aman ne minyon! Gözler süzerek, kalın kapaklar altında nîm-hâbide [mahmur], saçlar buruşuk, ufak bir gîsû-bende [saç bağı] esir, fikri kayd-ı nazla fırıl fırıl dönüyor. Yanakları pudralı, bütün nâsiyesi [alnı] kireç ocaklarının zemin-i sefidini andırıyor. Bu da hafif gerdan, o kollar gâh kalbe, gâh sineye dokunuyor. Ah! kantolar! Matmazel Flora ah! Bu Balkan kızı. Sahihü'l-bünye. Lapiska saçlarını toplamış, mavi yeşil gözleriyle; henüz acemi nigâhıyla [bakışıyla] bir şeyler arıyor, kolları daima mukavves [eğri]. Hay hay hay! Dey dey dey!”4 Bir yandan dönemin sahne sanatçılarının isimlerini sıralayarak onlara özel alan açarken, bir yandan da tasvirleriyle bu kişileri neredeyse gözler önüne getiriyor. Ahmed Rasim, Ahmed İhsan gibi çocuklar var mı yok mu pek önemsemiyor, besbelli onun derdi bu gibi kantolarda İstanbul’un gece hayatının zevkini çıkarmak.
3. Çirkin Manzaralar
“Muhâfaza-yı edep ve ahlak duasında bulunan muharririn-i kiram [şerefli yazarlar] biraz da bundan bahis eyleseler, Garp’tan [Batı’dan] mütercim âsarı [tercüme eserleri] çocuklara okutmak, onları mürebbiyeler elinde büyütmek ahlak bozar diye feryat eyleyecek yerde biraz da her gece binlerce nevresidegân evlad-ı vatana edeple, terbiyeyle, ahlakla asla münasebeti olmayan şu çirkin manzaraları gösteren tiyatro taslaklarını tetkik etseler onların te’sirât-ı elimesini [üzücü etkilerini] anlatsalar daha iyi olmaz mı?”
Çoğunlukla Fransızca olmak üzere birçok kitap çeviren Ahmed İhsan sözgelimi, Jules Verne’in çocukların da ilgisini çekebilecek romanlarını ilk kez tercüme eder. Bu paragraf ise muhtemelen kendisine gelen eleştirilere cevap verir gibidir. Ahmed İhsan, Verne’in kitaplarında kullandığı görselleri de yayınevinden isteyerek resimli bir şekilde baskıya hazırlar. Dergi içerisinde de bu kitapların reklamına görselleriyle yer verir. Bir tiyatro oyunundan farklı olsa da başka türlü bir temaşaya çağırır okurları.
“Ah bu çirkin manzaralar! İnsan bunları meşher-i edep ve ahlak [edep ve ahlak sergisi] olması lazım gelen tiyatro sahnelerinde ve ondan ziyade gazete sahifelerinde gördükçe her şeyden ziyade teessüf ediyor. Lisan-ı matbuat, lisan-ı hakikat, lisan-ı edep olacak değil mi? Ben böyle bilirim; zaten böyle bildiğim için meslek-i matbuata heves ettim. İşte on seneyi mütecâviz [geçkin] müddettir o meslekte çalışmakla müftehir bulunuyorum [övünüyorum]. Fakat hayf [yazık] ki erbab-ı mütâlaayı [okurları] memnun etmek üzere lisan-ı hakikat biraz istimal olundu mu [saptırıldı mı] derhal topu üç beş taneden ibaret olan rüfekanın [arkadaşların] dehan-ı na-hoşnutusu [hoşnutsuz ağzı] açılıyor.”
Tam da bu serinin ismi olan Servet-i Fünun Manzaraları’na Z harfinde yazarın tabiriyle “çirkin manzaralar” konu olur. O gün orada sergilenen oyunların yanı sıra Ahmed İhsan, bu oyunların nasıl gazetelere gireceğinin ve böylece yönlendirici güçlerinin de olduğunun son derece farkındadır. Neden bu işi yapmayı tercih ettiğini bu paragraf bağlamında belki de hiç olmadığı kadar apaçık yazar. O edepli ve doğruyu yazan gazetecilikten zevk alır. Tabii hakikat dediği bir anlamda kendi doğruları olduğunu pek de belirtmez, sanki evrensel bir gerçeklikten bahseder.
“Bakınız, geçen hafta yine bu sahifelerde bir ‘Musahabe-i Edebiye’ münderiç idi [basılıydı]; bir gazetenin intihab-ı mündericat [yayın seçimi] hususunda menfaat-i kariini [okurların menfaatini] idarehanenin yani sâhib-i ceridenin [gazete sahibinin] menfaatine fedâ etmemesi lazım geleceği haklı bir suretle yazılıyordu. Sâhib-i ceride yani muharrir-i aciz o musâhabeyi okur okumaz tasvip ve teslim etmiş ve ‘Bütün arkadaşlar da benim gibi düşünürler’ demişti. Meğer içimizde böyle düşünmeyenler, gazete sahibinin menâfi’ne [yararlarına] menâfi’-i kariini [okurların yararlarını] fedâ etmemeli yolunda bast olunan [anlatılan] hakikate şaşanlar ve şaştıkça hezeyan edenler de bulunuyormuş; ne yapalım, onlar şaşarsa biz de o şaşkınlığa şaşar ve acırız. Daha ziyade acınacak bir şey varsa o da doğru yanlış birçok mübâhasat [fikir tartışmaları] ve münâkaşat [çekişmeler] ile merhametsizce işgal ve imla edilen zavallı gazete sütunlarıdır!”
A’dan Z’ye Servet-i Fünun Manzaraları’na burada noktayı koyarken, metni Ahmed İhsan’dan duymayı pek de ummadığım bir sözle kapatıyorum. Sivri dilli oluşuyla pek de meşhur olmayan bu yazar, “zavallı gazete sütunları” ibaresini kaleme alırken dönemin medya kuruluşlarını ağır eleştiri yağmuru altına tutar. Bu yazıyı sonlandırırken belli ki keyfi ve zevki büsbütün kaçmıştır. Bizi serinin her harfinde dört bir yana sürükleyen Servet-i Fünûn yazarlarının kalemleriyle ürettikleri muhtelif manzaralar içerisinde çelişkileri, yakınmaları, serzenişleri, keyifleri pek tabii mevcut. Bu ve daha birçok duyguyla beraber dönemin atmosferine dair kapı açıp sohbetlerine davet ettiklerini kabul etmeliyiz. Serideki tüm yazarlara ama özellikle de böyle bir ortamı başlı başına kuran Ahmed İhsan’a, zevk veren sohbetleri için müteşekkir olmamak mümkün değil. Son olarak, matbaada makineler üzerinde baskıyla uğraşan kişinin kendisini temsil ettiğine inandığım bir görselin yer aldığı ilanla manzaraları kapatıyorum.*
2. Ahmed Rasim, “29. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).
3. Metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu adı geçen “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.
4. Ahmed Rasim, “35. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).
* Editörün Notu: Bu yazı dizisinin ilk on üç metni Esen Karol’un editörlüğünde hazırlandı. L harfinden itibaren dizinin editörlüğünü üstlenmeme vesile olan Esen Karol’a; özeni, emeği ve daimî desteği için Nihal Boztekin’e teşekkür ederim. Servet-i Fünûn yazarlarının gözünden bir dönemin atmosferini, kente dair yakınmalarını, çelişkilerini, heyecanlarını farklı duygular ve benzersiz kolajlar eşliğinde bize aktaran Gürbey Hiz’e Manifold’a yaptığı bu uzun soluklu katkı için müteşekkirim. Okur olarak eksikliğini hissedeceğim.
