D harfinde İstanbul’a biraz daha farklı bir gözlükle bakıyoruz. Bundan önceki harflerde Ahmed İhsan’ın bizzat kendi eylemleriyle şekillenen deneyim manzaralarını seyretmiştik. Yazarın inşaat alanına, balolara, tren seyahatine ve çayırlara gitme serüvenleri, önceki harflerin odağı olmuştu. Şimdi ise Ahmed İhsan pasif bir izleyici rolünde ve bir doğa olayının filmini izlemiş gibi okurlara anlatıyor. D harfinde kavramımız ‘dalga’. İstanbul gibi suyla dört bir yandan sarılı bir kentin deniz ve dalga etkilerine maruz kalmaması mümkün değil. Belki Venedik veya Amsterdam gibi sığ bir kent değil ama rüzgâr hâkim yönünden esmediğinde dalgalar gündelik kent yaşantısını bir hayli sekteye uğratır. 7 Eylül 1907 Cumartesi günü de tam böyle bir gündür. “Daha önce görülmemiş” bir lodos fırtınası ortaya çıkar.
Ahmed İhsan, derginin ilk sayılarında yazdığı köşe yazı dizisinin başlığı olan “İstanbul Postası”nı zamanla “Musahabe”ye [Sohbetler] dönüştürür. Bu sadece isim değişikliğine değil biçimsel bir değişikliğe de işaret eder. Öncesinde bir konuyu ele alıp çoğu zaman da kendi deneyimini aktardığı köşesi, bu değişiklikle aynı konu çerçevesinde üç-dört alt başlığa ayrılan daha “sistematik” bir düzene sahip olur. 7 Eylül fırtına anlatısını da Ahmed İhsan “Musahabe”lerinden birine yerleştirir. 12 Eylül 1907’de derginin 855. sayısında basılan metni “Lodos Fırtınası”, “Alaim-i Cevviyye [Hava Olaylarının Belirtileri], “Vakitsiz Soğuklar ve Sıcaklar” ve “Bıldırcınlar” adlı dört başlık altında toplar. Birinci alt başlıkla İstanbul’un geçirdiği doğa olayına tanık olmaya yola çıkıyoruz.
1. Yükselen Dalgalar, Düşen Barometre Derecesi
“Lodos Fırtınası:
Evvelki cuma günü vezân olan [esen] şedid [sert] meltem rüzgârından sonra yavaş yavaş düşmeye başlayan barometre ibaresi geçen çarşamba günü derece-i sukutunu [düşme derecesini] ziyâdeleştirmiş, deniz satıhı [yüzeyi] bütün sevâhilimizde [kıyılarımızda] yirmi santim kadar yükseldiği gibi derece-i harâret [sıcaklık derecesi] dahi tenâkusa [azalmaya] başlamış olduğundan erbâb-ı vukuf ve tecrübe [bilirkişiler ve tecrübe edenler] yağmurla karışık bir lodos fırtınasının zuhurunu [meydana çıkmasını] muntazır [bekliyor] idi.”
Köşesinden hava olaylarıyla ilgili yazmayı her zaman seven Ahmed İhsan bu kez baştan ciddiyetini koruyan bir üslup takınır. Yazar, metnini dönemin bilimsel araçlarıyla açar. Havanın normal seyrinin değişmeye başladığını barometre üzerindeki sayısal verilerin önceden gösterdiğini aktarır. Deniz seviyesinin ne kadar yükseldiğini de benzer bir şekilde bilimsel rapor okuyucusu üslubuyla, santimetre bilgisiyle verir.
“Perşembe ve cuma günleri barometre sukutta [düşüşte], deniz sath-ı mürtefini [yükselen yüzeyini] muhâfazada devam etmekle beraber poyraz rüzgârı dahi vezân oluyor [esiyor] idi ki bu da zuhur edecek lodosun şiddetine, bir kat daha şiddetine delâlet [işaret] eyliyor idi. Ahvâl-i havâiyeyi [havayla ilgili durumları] tedkike ve barometrenin işaretini nazar-ı dikkat altında tutmaya alışık olan gemiciler sefinelerini [gemilerini] hep lodostan mahfuz [korunmuş] mevkilere götürmüşler, demirlemişler idi; onun için daha cuma günü sabahleyin Fenerbahçe’deki ufak liman kotralardan on beş kadarıyla dolmuş; bunların bir takımı da Heybeli Ada pişgâhına [önüne] ve Pendik’in ilerisinde kâin [mevcut olan] Mavri Adası’nın arka tarafında teşkil eden [kurulan] mersâya [limana] selâmete sokulmuşlar idi.”
Ahmed İhsan, okuru yavaş yavaş fırtınaya hazırlar. Barometre gibi daha nesnel aygıtların sesini duyurmak istese de metnini öyle bir kurar ki neredeyse gerilimli bir film izler gibi yükselen deniz yüzeyi ve daha şiddetli esen rüzgârı yanı başımızda hissederiz. Metin bu yönüyle diğer gazete metinlerinden ayrışır. Yazısını, herhangi bir hava durumunun etkilerini anlatan duygusuz bir tonla değil, şiddet, sürat, coşku gibi kavramlar da kullanarak yazıp, okurda heyecan uyandıran bir anlatıya dönüştürür. Ahmed İhsan’ın Mavri Adası olarak andığı yer Pendik ile Tuzla arasında kıyıya bir hayli yakın, Bizans döneminde ismi Mavronisi olan ufak bir adadır; Cumhuriyet döneminde Pavli ismiyle anılır. Mavronisi-Mavri-Pavli izleğinde 1970’te karayolu bağlanarak ada olmaktan çıkar ve ismi Aydınbey Yarımadası olur. Günümüzde ise içinde düğünler gerçekleşen bir tesis var. Adanın arka tarafındaki bahsi geçen korunaklı kısmın halen korunabilmiş durumda olduğu da hava fotoğrafından seçilebiliyor.
2. Gözle Görülmemiş Sürat ve Şiddet
“Fırtına cumartesi gecesi nısfü’l-leylde [gece yarısında] cihet-i garbdan [batı yönünden] zuhur etti; derece-i şiddeti yavaş yavaş artarak cumartesi günü vakt-i zuhra [öğle vaktine] kadar muhâfaza-i i’tidâl eyledi [dengesini korudu], vakt-i zuhru müteâkib lodos İstanbul’da pek çok senelerden beri gayr-i meşhud [gözle görülmemiş] bir derece-i sür’at ve şiddete çıkmış ve deniz bütün bütün coşmuş, lodos altı bulunan sevâhil [kıyılar] müthiş dalgalar altında köpüklere sarılmış, fırtınanın zuhur edeceğine delâlet eden alâime [belirtilere] nazar-ı dikkat atfetmeyen gemiciler emvâc-ı bahrın [denizin dalgalarının] tehâcümüne mâruz kalarak bir çok kazalara sebebiyet vermişlerdir. Kazalar en çok Silivri sahiliyle Anadolu cihetinin Moda, Kalamış ve Bostancı kıyılarında vukua gelmiş, Fenerbahçe Körfezi’ne ilticâ eden kotralardan üçü önlerindeki dökme taşlardan kemâl-i şiddetle [son derece şiddetle] aşıp gelen dalgaların tehâcümüne tâb-âver-i mukavemet [karşı durma gücünde] olamayarak zincirlerini koparıp karaya düşmüşlerdir.”
6 Eylül Cuma ile 7 Eylül Cumartesi gününü birbirine bağlayan gece, fırtına kopar.1 Ahmed İhsan, fırtınayı öncelikle dalgaların yarattığı tahribat üzerinden anlatmaya başlar. Yazısının başında değindiği aygıtlar sayesinde öngörülebilen hava durumuna dikkat etmeyen gemicilerin başına gelen kaza anlatıları, bilimsel yöntemlerin önemini bir kere daha vurgular. 1871 senesine uzanan, Avrupa kıtası genelinde kayıtlar barındıran Metcheck veri tabanında 6 Eylül’den 7 Eylül’e düşen basınç, sıcaklık ve yaklaşan yağmur bulutu öbeğini bulmak mümkün. Sıcaklığın da lodos öncesi 11°C’ye kadar düştüğünü, ayın 6’sında 13°C olduğunu, 7’sinde ise lodosun etkisiyle 15°C’ye yükseldiğini başka bir kaynaktan öğreniyoruz.2
Derginin bu sayısının kapağında “Ayastefanos’ta [Yeşilköy’de] Lodos Dalgaları” başlıklı bir fotoğraf vardır. Özellikle belirtilmediği için, büyük bir ihtimalle derginin çektiği fotoğraflardan biri değildir bu. Hatta Ahmed İhsan’ın metninde kaleme aldığı 7 Eylül fırtınasında dahi çekilmiş olmayabilir; çünkü fotoğrafa metin dahilinde hiçbir atıf yapılmaz. Fotoğrafın tam çekildiği an, mimarinin lodos dalgalarıyla olan ilişkisini açığa çıkarır niteliktedir. Yapı dizisi önündeki dar rıhtımda açılan delikler ile içeri giren dalga sularının dışarıya çıktığı an yakalanmıştır. Bu bir nevi doğanın şiddetine karşı insanın akıl yoluyla üretiminin kazanımını da belgeleyen nitelikte bir fotoğraftır.
Dalga imgesi üzerine biraz eğilmekte yarar var. Çinkografi tekniğinden önceki dönemlerde, Servet-i Fünûn gibi resimli dergiler gravürlere yer verir. Gravür tekniğinde birden fazla baskı yapabilmek için fotoğraf veya çizim, çoğunlukla ahşap bir kalıba kazılarak (hakkaklık) tekrardan üretilir. Bu zanaat içerisindeki üretimlerde belli motifler benzer şekilde gösterilir. Dalga da bu motiflerden biridir. Eğrisel çizgilerle temsil edilen hareketler, dalganın şiddetini güçlendirir niteliktedir. Sözgelimi 1895 yılından “denizde yürümek aleti”nin tanıtıldığı bir gravürde, havayı temsil eden düz çizgilerin yanında, dalga sık ve nispeten birbirine paralel kavisli çizgilerle vücut bulur.
Sonrasında, baskı teknikleri geliştikçe dalga, çizgilerden kurtulur ve renk kontrastlarıyla cisimleşen bir imge olarak belirir. Lodos fırtınası haberinin verildiği sayıdan bir sonraki sayıda, bu kez renkli bir dalga imgesi vardır. Jenerik bir balıkçılık temsili olan bu görselde dalganın hırçın hareketini güneşin onu parlattığı yüzeylerinden okuruz. Bir önceki gravürdeki gibi düzenli bir dalga hareketi değil artık çok daha şekilsiz formlara bürünmüş dalgalar söz konusudur.
“Pendik civarındaki Mavri Adası’nda bulunan bir zâtın ifadesine nazaran cumartesi günü akşama yakın rüzgâr o kadar kesb-i şiddet ve dehşet imiş [şiddet ve dehşet kazanmış] ve dalgalar öyle büyümüştür ki bu adanın basık olan aksâmından [bölümlerinden] aşıp öbür tarafa şelale teşkiliyle akıp gitmiş, arka tarafta lenger-endâz [demir atmış] bulunan sefâini [gemileri] ikişer üçer demir atmaya ve sahildeki ağaçlara halatlar uzatmaya mecbur bırakmıştır.”
Dönemin popüler gazeteleri Sabah ve Tercüman-ı Hakikat, Mavri Adası’nda yaşanan bu olayı haber yapmaz. Ya pek önemli bulmamış ya da hakkında bir malumat edinmemişlerdir. Bu gazetelerin aksine belli ki Ahmed İhsan, adada bulunan bir kişiden aldığı bilgileri özellikle yazmak ister. Bu küçük ada parçasını boylu boyunca aşan dalgalar, onun şiddet anlatısını iyice pekiştirmeye yarar. Diğer gazeteler dalganın gündelik hayatta yarattığı başka bir konuya eğilir. Dalga, İstanbul’un özellikle iki yakası arasında gerçekleşen toplu taşıma faaliyeti için hayati bir öğedir. Aşağıdaki haritada, özellikle lodosun en çok etkilediği Marmara Denizi’nde gerçekleşen seferlerin hayli yoğunluklu bir dokuda olduğunu görmek mümkün.
Tecüman-ı Hakikat, “Lodos fırtınasının şiddetinden Şirket-i Hayriye’nin Salacak ve Harem vapurları işleyemediği gibi İdâre-i Mahsusa vapurları da Ayastefanos hattına saat üçten sonra seyrüsefer edememişlerdir” diye yazar. Sabah gazetesi ise fırtına sırasında bir vapur içerisindeki yolcuların deneyimini de içeren habere yer verir: “Köprü’den Adalar’a hareket eden İhsan vapurunda hayli yolcu bulunmakta idi. Vapur Köprü’den hareketle Kadı Köyü pişgâhına [önüne] gelmiş, bu sırada fırtınanın şiddetinden mütehassıl [meydana gelen] emvâc-ı bahr [deniz dalgaları] vapurun bir tarafından girip diğer cihetinden çıkmakta olduğundan ahâli telâşa düşmüştür. Vapur Fenerbahçe önüne doğru biraz daha yol aldıkça yolcular büsbütün düçâr-ı havf ve heyecân olmakla [korku ve heyecana uğramakla] beraber akşamın hululü [gelmesi] de vapurun yoluna devam etmektense geriye dönüp yolcuların Köprü’ye çıkarılmasını mecburiyette göstermiş ve binâenaleyh Fenerbahçe önünden bocalayarak Köprü’ye avdet etmiştir [dönmüştür].”
3. Vakitsiz Soğuklar ve Sıcaklar
“Fırtına nısfü’l-leyle [gece yarısına] doğru hafiflemeye başlayıp tam yirmi dört saat devamdan sonra münkatı olmuş [kesilmiş] ve bu müddet zarfında yağmur dahi kesilmemiş olduğundan işbu lodos fırtınasının nâdiren meşhud [görülmüş] fırtınalardan add olunması lazım gelmiştir.”
Ahmed İhsan metnini burada başka bir yöne doğru kaydırır. Fırtınaya hazırlık ve devamında şiddetine odaklandığı kısımlardan sonra, şimdi bu beklenmedik doğa olayı hakkında düşünmek ister. Yine de öncelikle okurlara bir film gibi aktardığı fırtınanın mutlu sonunu içeren sahneyi vermeyi ihmal etmez.
“Teşekkür olunur ki pazar günü sabahtan itibaren barometre tereffuya [yükselmeye], deniz sathı tenezzüle [düşmeye] başlayıp akşama kadar karayel yani şimâl-i garbi [kuzeybatı] rüzgârı mutavassıt [orta] şiddetle esmiş, hele pazartesi günü kubbe-i semâ [gökyüzü] bütün sehâb parelerden [bulut parçalarından] âzâde olarak tezyin-i nazar eylemiş [bakışları süslemiş], şems-i tâbânın ziyâlarına [parlayan güneşin ışıklarına], harâretine herkes büyük bir hiss-i sürurla [sevinçle] arz-ı vücud eylemiştir [vücudunu sunmuştur].”3
“Musahabe”nin alt başlıklarından “Vakitsiz Soğuklar ve Sıcaklar” bölümü bir hayli ilgi çekici. Ahmed İhsan, yaşanan fırtına vesilesiyle ekstrem koşullara dönüşebilen iklim olaylarını gündeme getirmek ister.
“Vakitsiz Soğuklar ve Sıcaklar
Bazı seneler küre-i arzda [yeryüzünde] yazlar pek sıcak devam ettiği, bazı seneler şitâ [kış] pek ziyâde şiddetli olduğu gibi bu bir iki sene zarfında müşâhede edildiği [görüldüğü] üzere bazen vakitsiz fırtınalar, yaz ortasında soğuklar da hiss olunuyor. Bu sene ağustos içinde, geçenki fırtına esnâsında, Karpat Dağları’na düşen karları yalayarak, lodosa galebe ederek [üstün gelerek] vezân olan [esen] rüzgârların tesiriyle olmalı ki, termometre on bir dereceye kadar indi. Tesirli bir soğuk hiss olundu.”
Yazın normalden daha sıcak, kışın daha soğuk olması sıradan iklim olaylarıdır yazar için. Ağustos ayında sıcaklığın 11°C’ye düşmesi veya aniden gelen fırtınalar ise belli ki yeni bir olgudur. Ancak bir iki senedir bu vakalar gerçekleşmeye başlamıştır.
“Geçen sene kışta Amerika’nın şark sahilinde New York civarında birkaç gün öyle şiddetli bir sıcak oldu ki birçok kimseler denize girdi. Yine bu sene içinde Avrupa’nın muhtelif nukâtında [noktalarında] mevâsimin [mevsimlerin] te’sirât-ı mücerrebesiyle [tecrübe edilmiş etkileriyle] tevâfuk etmeyen [uymayan] hâdisat-ı cevviyye [hava olayları] vukua geldi. Yaz ortasında bazı yerlere kar yağdı.”
Ahmed İhsan meseleyi küresel ölçeğe taşır. İklimdeki tutarsızlıkların dünyanın dört bir yanında vuku bulduğu bilgisini, takip ettiği yabancı basından edinir. Küresel bilgi yayılımı, iklimi de yerel bir konu olmaktan çıkarma potansiyeline sahiptir.
“Acaba bu gibi ihtilâfât-ı havâiyye [havayla ilgili uyuşmazlıklara] sebep nedir? Bu hâdisat fasılalı [aralıklı] zamanlarda vakit vakit mi zuhura geliyor? Mesela yüz senede bir defa birkaç sene mevâsimde ıttırâdsızlıklar [mevsimlerde düzensizlikler] vukua gelerek bu surette mi geçiyor? Bu noktayı izâh edebilmek için beş yüz senelik, belki bin senelik bir zamandaki hâdisat-ı cevviyye [gökyüzü olayları] hakkında mâlumat elde etmeli ki ona göre bir hüküm verilebilsin. İşte bu defâ tahavüllât-ı havâiyye [havayla ilgili değişiklikler] hakkında tedkikat-ı tarihiyye [tarih incelemeleri] icrâsına erbâb-ı fenni [bilim insanlarını] sevk eden sebep budur.”
Ahmed İhsan sorduğu sorulara verdiği cevapları tarihsel bilgide arar. Bu gibi iklim olaylarının önceden var olup olmadığının bilimsel yollarla keşfini önemser. Henüz bilmediği ise “mevsimlerdeki ıttırâdsızlıklara” insanların sebep olduğudur. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren atmosfere salınan CO2 gazları, belli ki 1907 senesinde artık insanların iklimde anlayabileceği farklar yaratmaya başlamıştır.
4. Tahribatın Faydaları
“Musahabe” bölümünün son alt başlığı olan “Bıldırcınlar” bölümünde yazar, yaşanan fırtınanın yarattığı etkiyi kaleme alır. İklimde yaşanan ani tutarsızlıkların, hayvanların mevsimlere yönelik döngüsel yaşamında nasıl tahribatlara yol açabildiğini bıldırcın örneğiyle tespit eder. Böylece, insan olmayanlar üzerinden de konuya dair gözlemlerini aktarır. Yine de bu tespiti insan odaklı yaptığı için hemen ilgisini krizin nasıl faydaya dönüştüğüne çevirir.
“Bıldırcınlar
Bu hafta içinde bıldırcın avı lodos fırtınasından ziyâde sayd [av] ve şikâr [avlanma] meraklılarını işgal etti. Kışı geçirmek için sıcak memleketlere doğru ecniha-güşâ olan [kanatlar açan] sevimli, eti leziz, hele bu mevsimde pek besili olan bu kuşcağızlar fırtınaya tutularak, tâb ü tüvânı [kuvveti] kesilerek, geceleri uçamayıp akşamladıkları yere konmak, sinmek i’tiyâdiyle [alışkanlığıyla] şehrimizin muhtelif nukatına [noktalarına] serpildiler. Makri Köy [Bakırköy] ve Ayastefanos [Yeşilköy] cihetlerine, Anadolu hattı boyunda Eren Köyü ve Göztepe taraflarına döküldüler, düştüler, bir iki gün erbâb-ı zevk ve iştihâ [zevk ve yemek düşkünleri] bu leziz kuşun etini tehâlükle [istekle] aradı, sayyâd [avcılar] ise barutunu, saçmasını bir isti’câl-i mahsusla [aceleyle] hazırladı. Tüfeğini sildi. Bıldırcın avına çıktı. Hatta bazı yerlerde tüfeksiz, saçmasız toplanabildiği, çünkü bu hayvancıkların pek bir bi-tâb [güçsüz] bir hâlde bulunduğu da söylendi.
Köprü üstünde, Galata’da, Eminönü’nde hevenk hevenk [ipe geçirilmiş] bıldırcınlar göründü.
— Kaça aldınız?
— Makri Köyü’nden aldım. Çifti üç kuruşa.
— Ben şimdi tavuk pazarında sordum. Tekine dört kuruş istediler.
gibi sözler de işitildi. Gazetelerden biri de bu bıldırcınlar vesilesiyle küçük kuşlardan bahsederek zirâata ve insanlara fâideli olan bu sevimli mahlukatın tahribâttan vikayesi [korunması] yolunda bir makale neşr etti [yazdı]. Bunlar hakkında celb-i merhamete [merhamete çağırmaya] çalıştı. Fakat besili bıldırcının leziz etinden çaşni-senc olmak [tatmak] isteyenler, tüfeğini kapıp ava çıkanlar bu sözleri havâle-i sem [işitmeye] i’tibâr ederler mi?”
Metnin bu kısmının tonu biraz çelişkilidir. Bazı kısımları tahribatın insanların lehine bir bolluk olabileceği yönüne kayarken, bazı kısımları ise “hayvancıklara” üzülür. Özellikle metnin sonunda yazar tereddüdünü iyiden iyiye saklayamaz olur. Bu hayvanları tahribattan korumalı mı yoksa lezzetlerinden faydalanmalı mı, kendisi de bir taraf seçemez. Ama emin olduğu bir şey vardır ki her iki argümanın da barındırdığı neden, hayvanların insanlara fayda sağlaması yönündedir.
Böylece, dalgalardan bıldırcınlara uzanan daha önce görülmemiş bir İstanbul manzarasını noktalıyoruz.
1. Yazıyı kaleme alırken İstanbul’da kırk sekiz sene sonra 1955’te yaşanacak olan 6-7 Eylül pogromunu düşünmemek elde değil. İster istemez bu tarihsel denk geliş, birbirinden çok farklı olan iki farklı şiddet olayının da yaz rehavetinden sonra hareketliliğe geçilen (hem doğa ve hem insan eylemi) eylül ayında gerçekleşmesini sorgulatır.
2. Bu kaynak çok güvenilir mi emin değilim. Tarihte bir günün sıcaklığını öğrenebilmek için sitenin “Doğduğun gün hava nasıldı?” bölümüne giriş yapmak gerekiyor. Fırtınanın öncesi ve sonrası günlerinde yaptığım girişler, Ahmed İhsan’ın anlattıklarını doğrulayacak şekilde sıcaklık değişimini ortaya koydu.
3. Ahmed İhsan bu noktada “Musahabe” kısmının ikinci alt başlığı olan “Alaim-i Cevviye” bölümüne geçer. Bu bölümde insanların tarih boyunca hava durumunu tespit etmek için yaptığı icatlardan bahseder. Tartışmadan ziyade bilgi içeren bir bölüm olduğu için yazı dahilinde yer vermiyorum.
