“Panayır”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[P]: Panayır

P harfindeki kelime panayır. Kökeni Yunanca panegýrion [πανεγύριον] (festival, fuar) kelimesinden gelen kavram, Eski Yunanca pan [παν] (tüm) ve agora [αγορά] (toplanma, kalabalık) kelimelerinin birleşmesiyle oluşur.1 Pan ile başlayan panorama veya pandemi kelimelerindeki bütün bir resmi, büyük çapta bir kalabalığı imleyen anlamlar panayır için de geçerlidir. Mahalle pazarları veya hep açık olan çarşıların aksine, panayırlar yılın belirli zamanlarında geçici süreliğine yapılır ve tam da bu yüzden büyük kalabalıkları bir araya getirir. Ahmed İhsan’ın 21 Eylül 1906 Cuma günü gerçekleştireceği gezi de İstanbul’un sınırında kurulan panayırlardan birinedir. Yazar, K harfindeki “Kalabalık” metninden farklı olarak kentin olağan gündelik kalabalığının aksine bu kez bir etkinlik için Silivri’ye toplanan insan topluluğunu heyecanla kaleme alır. Kasabanın İstanbulluları iki gün boyunca ağırladığı hem kazançlı hem de şamatalı bu panayır, gündüz alışverişlerin yapıldığı gece ise eğlencelerin arttığı bir etkinliktir. Peki, Silivri panayırı nasıl bir kalabalığı bütünleştirir? 1906 yılı panayırında neler yapılır? Ne alınır, ne satılır? Bu soruların cevabını bulmak için Ahmed İhsan’ın Servet-i Fünûn’da 11 Ekim 1906 tarihli 807. sayısında yayımlanan “Silivri Panayırı” başlıklı yazısının satır aralarını okuyarak başlayabiliriz. 

1. Zevkine Düşkün Sabırsız Panayırcılar

“Rumeli sahilinde güzel ve geniş bir körfezin cihet-i şarkîsinde [doğu tarafında] kâin [bulunan] Silivri kasabasının pişgâhındaki [önündeki] sığ denizde derinlere doğru uzanmış olan taş iskele önünde henüz demirlemiştik ki birbirini müteâkip üç vapurun direklerini bayraklarla, defne yapraklarıyla küpeştelerini donatmış olarak geldiklerini gördük. Bu vapurlar hınca hınç halk ile dolu idi. Küpeşte üstünden, davlunbaz kenarlarından ve güverteden sarkmış olan kadınlar, çocuklar ve erkeklerin bir takımı menzil-i maksûda [istenen yere] muvâsalat [ulaşma] telaşıyla uğraşıyor, bir takımı ise bir lâ-kaydî-i safâ-perverâne [safa veren bir ilgisizlik] ile tutturduğu havadan terrennümâtında [şakımalarında] devam ediyor… Başta yerleştirilmiş laternanın raks-âver [oynatıcı] nagamâtını [ezgilerini] karşılara aks ettiriyor, biz ise ‘Berîd’ [postacı] kotrasının güvertesinde pür neşe yolcularla dolu gelen üç vapurun hem güzerân [geçici] zevk-perverânesini [zevkine düşkünlerini] seyrediyor, hem bir yandan resimlerini alıyorduk.”

Ahmed İhsan, yazısını Silivri’nin önünde Marmara Denizi’nde gemi içerisinde gördüğü manzarayla açar. Onun gibi kentin başka yerlerinden panayıra deniz yoluyla gelmiş olan bir dolu insan vardır. Danslarla, laternalarla gelen insanlar karnaval coşkusu içerisindedir. B harfindeki “Balo” metnindeki gibi gündelik hayattan bir süreliğine kopulması söz konusudur. Beyoğlu’nda düzenlenen baloların aksine bu sefer toplaşan kentli kesim, kentte değil onun dışında bu eylemi gerçekleştirir. Panayırın kendisi gibi oraya giderkenki yolculuk da bu eğlenceli etkinliğin parçasıdır. Yazar ilk paragrafında bu eğlenceye dışarıdan bir gözlemci olarak katılarak metnine eşlik edecek fotoğrafları çeker ve derginin aynı sayısında sayfalara yerleştirir.

“Silivri manzara-i umumiyesiyle iskele başı”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 807, 1906

“Vapurlardan birincisi idâre-i mahsûsanın tontonu, beş numarası idi, o hiç acele etmeyerek, içindeki erbâb-ı zevkin [zevk sahiplerini] telâş ve şemâtetine [şamatasına] kulak vermeyerek bir meşi-i âtılâne [tembelce ilerleme] ile geldi, Silivri’nin taş iskelesine yanaştı, yolcular baştan, yandan arkadan atladılar. İskeleden kasabanın meydanlığına doğru müteveccih oldular [yöneldiler], ikinci vapur Boğaziçi’nde Arnavut Köyü ve Bebek ve buna civar köylerden topladığı panayırcılarla Silivri’ye gelen bir uskur idi ki iskeleden açıkta, bizim kotranın yanında lenger-endâz oldu [demir attı]. Derhal etrafını muhtelif şekil ve cesamette [büyüklükte] sandallar sardı; vapur panayırcılarını o merâkib-i bahriyeye [kayıklara] dökmeye başladı. Üçüncü vapur Silivri’den daha ilerisinde Rumeli sahilinin yegâne limanı olan Ereğli’den [Marmara Ereğlisi] gelen bir römorkör idi. O da ‘Berîd’in sol tarafında demirledi.”

İstanbul’un hem içinden hem de dışından topladığı bir dolu insanı panayıra getiren vapurlar Ahmed İhsan’ın bir hayli ilgisini çeker. İçinde bulunduğu “Berîd” kotrasından yazıda bahsettiği üç vapurun da fotoğraflarını çeker. Metin içindeki rengârenk kalabalık, uzaktan aldığı bu resimlerde pek de seçilmez. Aksine puslu, karanlık bir ortam hâkimdir. Belki de tam bu yüzden, bu üç resmi dergi sayfasına yerleştirirken yanına eklenen çizimlerle birlikte gösterişli bir kompozisyona dönüştürerek verir.

“Silivri manzaraları: 1- Vapur İskelesi ve İdare-i Mahsusa’nın beş numaralı vapuru 2- Marmara Ereğlisi’nden panayırcı dolu Silivri’ye gelen römorkör 3- Arnavut Köyü’nden Züvvar ile Silivri’ye gelen vapur”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 807, 1906

“Vapurlardan dökülüp çıkan bütün bu halk tehâlük-ı safâ-perverâne ile [safa veren arzuyla] sandallara dolmuştu, iskelenin kenarında birbirlerini iterek, kakarak çıkıyorlar, çarşıya doğru seyrediyorlar. Karaya çıkmak hevesi bizde dahi hâsıl oldu [ortaya çıktı]; akşam taâmının [yemeğinin] ihzârını [hazırlığını] gemicilerimize tembih ederek ufacık sandalımıza bindik, üzeri bir baştan bir başa züvvâr [ziyaretçiler] dolu iskeleye biz de yanaştık; o cereyân-ı safâ-cûyâneye [zevk arayan akışa] karıştık; nereye gidecektik? Bunda düşünecek ne var? Bu kadar halkın arkasına iltihâk ederiz [karışırız]; Silivri panayırında ne varsa görürüz. Fotoğraf makinemiz elde… İskelenin kapısından geçerken bir resim daha aldık; bunu da sahâif-i tasvirimizde [resim sayfalarımızda] müşâhede eyliyorsunuz [görüyorsunuz].”

Ahmed İhsan yazısında panayırcılar diye bir insan topluluğundan bahseder. Bu insanlar hiç zaman kaybetmek istemez, paldır küldür eğlencenin tadını çıkarmaya koştururlar. Derginin kapağına da bu koşturmaca hâlinden bir fotoğraf yerleştirir. Diğer fotoğraflara göre kadrajı o kadar da iyi çerçevelenememiş, nispeten daha amatör olan bu görsel, yazar için muhtemelen panayırcıların telaşını aktardığı için önemlidir. İçerdiği aktivitelerdense bu etkinliği panayır yapan bu telaşlı kalabalık ve oraya varma heyecanıdır. Ahmed İhsan da aynı cereyan içerisinde sürüklenirken bir an durup bu anı kaydetmeyi önemser.

“Silivri panayırı manzaraları: Silivri’de Köprü Caddesi” kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 807, 1906

2. Yerel Bir Panayır Hayali

“Silivri iskelesinin iki tarafında kahveler ve gazinolar var; hepsi denize nâzır idi; bunları bıraktık. Herkes sol tarafa gidiyor; mahalle arasında sokaklara girdik; biraz sonra çarşı dahi göründü. İki sıra dükkânlar; her taraf kalabalık… Dükkânların teşhir eylediği eşya meyanında [arasında] Silivri panayırına has mahsûlât ve ma’mûlât-ı mahalliyyeyi [yerel mahsulleri ve ürünleri] arıyorduk… Vâ esefâ! [Çok yazık!] Dükkânlar Avrupa’nın ‘kamelot’ dedikleri nev’den çürük ve rengârenk kumaşlarını, sırlı tencere ve çanaklarını; cam avanisini [yemek takımlarını]; yine Avrupa’dan gelip Beyoğlu’nda sürülemediğinden dolayı Silivri’ye hicret etmiş şekerlemelerini pisküvlerini teşhir eyliyordu; kalıp çakılar, çürük kunduralar, fena şemsiyeler, hep ortaya yığılmış idi. İki arkadaş birbirimize baktık. Ben dedim ki:

— Biraz daha gidelim; yahut soralım. Elbette şâyân-ı dikkat bir şey görürüz.”

Ahmed İhsan’ın Fransızcadaki camelot [seyyar satıcı, işportacı] kelimesinden de faydalanarak aktardığı çarşı, hayal kırıklığını gizleyemediği bir yer olur. Yerel olanı ararken “adi” bir Beyoğlu manzarası bulan yazar, umudunu kaybetmez, panayırın devamında Silivri’ye has bir atmosfer yakalamayı hayal ederek gezintisini sürdürür.

“Yürümek de devam eyledik; hep bir nev’ eşya satan dükkânlar, birkaç kavun ve karpuz, elma ve ayva sergisi, muhâcir işi bir bıçakçı… Daha ileride üç beş aşçı dükkânı ve kahvehâne… Bunların arasında bir ümit zevk ve safâ ile gelerek serseriyâne dolaşan zâirler [ziyaretçiler]. Yolumuz bizi bir kadîm köprü başına getirdi: Köprünün altından az su akıyor; zâhir [coşkun] yağmurlarda kışın ziyâde sel geliyor olmalı ki vaktiyle bu köprüyü gayet metin ve geniş yapmışlar. Köprünün üzerinden geçerken ve hâricinden birer resmini aldık; bunları da temâşâ eyliyorsunuz [seyrediyorsunuz].”

Yerel ürünler bulamadıkça Silivri’nin kendisini, tarihi dokusunu okurlara aktarmaya başlayan Ahmed İhsan burayı adeta turistik bir deneyimin mekânına dönüştürür. Onun gibi etrafta serseri gibi sürüklenen diğer ziyaretçiler için de bu geçerlidir. Silivri’de kurulan panayır, sadece ürünlerini satmaya gelenlerin değil, kasabanın kendisinin de ziyaretine ön ayak olur. Ahmed İhsan bir yandan da Silivri’ye has olan bahsettiği yapıların fotoğrafını çekerek, panayırın ötesinde dergiyi okuyan tüm insanlara burayı tanıtma görevini üstlenmiş olur.

“Silivri’de kale ve kadim köprü”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 807, 1906

“Köprüden sonra gördüğümüz manzara hoşumuza gitti. Burası vâsi’ [geniş] bir meydandı. Solunda metruk [terk edilmiş] bir un fabrikası var. Meydana sıra sıra talika arabalar dizilmiş; hepsinin içinde satılık mal var. Peynir, sucuk, tarhana, buğday, un… Sonra sürülerle, kafeslerle tavuk, kaz ve hindi. Bütün bu talikalar ta Kırkkilise’den [Kırklareli’den] itibaren panayıra satmaya gelmişler; panayırın asıl ahz ü i’tâsını [alışverişini] teşkil etmişler. Arabaların hayvânâtı arka taraflarda otluyor; talikalar birer dükkân olmuş, arabacı da tâciri. Alışverişe biz de karıştık. Bir tulum peynir, birkaç kıyye [okka] Ramazâniyye [ramazanlık] güzel sucuk ve pastırma, biraz kışlık tarhana ve erişte aldık. Doğrusu cevelânımızın [gezimizin] bu kısmından pek memnun kaldık.”

Sonunda yazarımız aradığı manzaraya kavuşur. 19 Ekim’de başlayacak olan ramazan ayı için de öteberisini almayı ihmal etmez. Talikalar, yani dört tekerlekli, yaylı at arabalarıyla çevrili bu meydan onun panayır imgesine yakışan biçimdedir. Kenti veya kentin bir kopyasını değil kırsal olan manzarayı bulunca buranın da fotoğraflarını çeker ve buğday, orak gibi çizimler eklenmiş bir kompozisyon kurarak dergi sayfasına yerleştirir.

“Silivri panayırının mahsulat arabaları ve panayırda erzak teşhiratı” kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 807, 1906

“Aldığımız nevâleyi adamcağızla kotraya gönderdikten sonra Silivri’nin aksâm-ı sâiresini [diğer kısımlarını] gezmeye başladık. Çarşıyı bir daha baştan başa kat’ eyledik; İslam mahallesini, burada kâin [bulunan] ve cidden şâyân-ı dikkat olan ‘Piri Paşa’ Câmii envâr-ı lâmi’ni [parlayan ışıklarını] temâşâ eyledikten sonra kasabanın yokuşlu Musevi mahallâtının [mahallelerinin], sonra Rum kilisesi önünden ve Rum mahallâtının içinden geçerek kadîm kale kapısından hârice [dışarı] çıktık, Silivri kara tarafından bir baştan bir başa muhkem [sağlam] ve kadîm bir sur ile muhât [kuşatılmış] bulunuyor. Bu sur-ı kadîmin resmini de fotografilerimiz meyanında [arasında] görüyorsunuz.”

3. Panayırın Diğer Yüzü

“Artık Silivri’de görecek bir şey kalmamıştı. Akşam olmuştu. İskeleye döndük. ‘Berîd’e avdet eyledik. Nasıl bir iştiha ile yemek yediğimizi söylemek fazla olur. Böyle cevelanların verdiği iştihâyı teskinden [yatıştırdıktan] sonra uykunun lezzet-i istirahat bahşâsına [bahşedişine] mürâcaat mu’tâdimiz [alışkanlığımız] idi ama Silivri’nin gece alemi şâyân-ı temâşâdır diye işittiğimiz birkaç ihtâra [tembihe] riâyet etmiş olmak üzere karaya ben çıktım. Arkadaşım kamarada istirahati tercih eylemişti. Karada her taraftan laterna sadâları, gitar nağmeleri, şarkılar işitiliyordu. Kasabanın en mürtefi’ [yüksek] ve denize nâzır bir noktasında kâin [bulunan] kahvehâneye kadar çıktım. Bütün panayırcılar burada toplanmış, bu zevk düzen notlarıyla ara sıra sâmiaları [işitme duyularını] tahriş eden orkestrayı dinleyip önlerindeki masaları doldurmuş olan ufak kadehler ve meze tabakları içinde dimâğlarını [şuurlarını] daha ziyâde dumanlandırmaya çabalıyorlardı. Meğer panayırcılar sabaha kadar böyle içerler, gezerler şarkı ve mâni söylerlermiş. Uyku maâyibten [ayıplardan] imiş! Varsın ayıp olsun kararıyla henüz saat üç [yaklaşık 21:00] iken yatağıma avdet ettim [geri döndüm].”

Ahmed İhsan panayırın gündüz alışverişinden sonra gece hayatına da yazısında yer verir. İki günlüğüne buraya farklı yerlerden gelen zevk düşkünü panayırcılar, kaldıkları tek gece de kasabanın başka türlü bir âlemine dalar. Ahmed İhsan uzaktan seyrettiği bu karnavalvari coşkuya katılmayı tercih etmez, erkenden kamarasına döner. Onun aksine Ahmed Rasim, Şehir Mektupları’nda İstanbul panayırlarından bahsettiğinde bu âlemlerin içerisinde kendini bulur:

“Bu yaz mevsimi değil, panayır faslı. Fakat ne panayır! Ne eğlenceler! Ne şaklabanlıklar! İstanbul'un kalbur üstüne gelen ne kadar hovardası varsa hepsi orada. Sokaklar kâğıttan asma, halka halka birbirine geçik, allı, morlu, sarılı, yeşilli mahyalarla müzeyyen [süslenmiş], fener dipleri taflan, defne dallarıyla mütevvec [taçlandırılmış], ortalık iskemlelerle meşhûn [dolu], budaklı, koltuk değnekli, kıranta, kırbıyık, palabıyık, pisbıyık, köse, hıtır, kâküllü, kırma, kıvırcık, perçemli, ipekli mendil boynunda, camadanı omzunda, usturpası belinde, nârabab [gürültülü], titrek, sarsak, sulu, içi dolu, cıvır, cıvık (aman muktebesçiler [alıntı yapanlar] duymasın) ne kadar kenar malı, çarşı kalfası, kunduracı ustası varsa cümlesi fitil gibi sarhoş oldukları hâlde bu yerlerde gezinirler. Zevk mi dediniz? Haddi, hesabı yok. Avurduna güvenen ne kadar kayış bacak, kahverenkli, dudu varsa buralardadır. Gelsin keriz! (Aman muktebesçiler duymasın) Bu böyle, fakat ben de muktebesin ihtarı veçhile [başkalarından alıntı yapanların ihtarı üzerine] tavr-ı külhan-pesendânemi [külhanbeyi tavrımı] takınarak bu alaya girmeliyim. Girmezsem olmaz...”2

İstanbul’a dair yaptığı çoğu gözlemde olduğu gibi karmaşık kalabalığın bir nevi yazınsal listesini döken Ahmed Rasim, panayırcılar için de bunu yapmayı es geçmez.

“Panayırda ikinci günümüz evvelâ civarda bıldırcın avı yapmakla başladı. Ba’de [sonra] Silivri’ye muvâsalatımızdan [ulaşmamızdan] haberdar olup bize karşı ziyâdesiyle nezâket-i mihmân-nüvâzâne [misafirperver bir nezaket] ibrâz eden [gösteren] kaymakam beyefendiyi ziyâret ve kendilerine teşekkür vazifesini ifâ eyledik [yerine getirdik]. Köyün çarşısında ve ale’l-husûs [özellikle] zâhire [yiyecek] pazarında bir daha cevelândan sonra vezân olmaya [esmeye] başlayan güzel imbattan istifâde ile yola çıkmak üzere ‘Berîd’e avdet ettik. Vapurlar da bir taraftan yolcularını dolduruyordu. İskele başında münâdîler [seslenenler]:

– İstanbul beş kuruş! Pende kuruşya!3

diye bar bar bağırıyorlar! Üç vapurun bir arada avdeti sayesinde hâsıl olan şu ehveniyyet-i fiyattan [fiyat ucuzluğundan] müstefid [faydalanan] ve memnun olan panayırcılar geceki sermestînin [sarhoşluğun] humârını [baş ağrısını] unutuyorlar. Çarşıdan ve pazardan aldıkları paketleri, kazları, tavukları ve ördekleri taşıyıp götürüyorlar. Onlar şemâtet [şamata] ve tehâlükler [koşuşturmalar] içinde vapurlara dolarken ellerindeki horozlar ötüyor; hindiler gulgulesini [gürültüsünü] etrafa aks ettiriyor. Ördeklerin vak vakı herkesi güldürüyordu.”

Panayır sona erer ve panayırcılar geldikleri telaşa benzer bir curcunayla vapurlara doluşur. Bu sefer yanlarında Silivri’den evlerine götürdükleri, şamatayı daha da artıran misafirleri de vardır. Burada Ahmed Rasim’e tekrar dönmek de fayda var. Panayır âlemlerinin içinden verdiği gözlemlerin yanında, bir de tam olarak Silivri panayırından dönen vapuru anlattığı kısa paragraf, eğlencenin sonundaki yorgun düşmeye dair iyi bir metafordur: “Arıyorum, tontonumu [Ahmed İhsan da aynı vapura tonton demişti] arıyordum. Yok. Acaba ne oldu gece yok, gündüz yok. ‘Ararım âh ile her yerde seni’ diye şarkılar okuyorum, yine yok. Bir de evvelki akşam sahilde mütefekkir [düşünceli], mahzun dolaşırken düdüğünü duymayayım mı? Meğer köftehor Silivri panayırına gitmiş, dönüyormuş! Yorgun, argın, bî-tâb-ı zevk [zevkten bitkin], bî-mecâl-i neşe [neşeden bitkin]! Çarkları bile pat pattan âzâde [pat pat etmiyor]! Sevk-i cereyanla [suyun akıntısıyla] yaşıyor.”4

1. Nişanyan Sözlük

2. Ahmed Rasim, “189. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).

3. Osmanlıcadan Türkçeye tam transliterasyonu “Pende kuruşya” olmakla beraber bu söyleyişin tam neye karşılık geldiğini bulamadım. [Editörün notu: “Pende kuruşya”, “Beş kuruş”un Rumca karşılığıdır.]

4. Ahmed Rasim, “197. Mektup”, Şehir Mektupları (İstanbul: Oğlak Yayınları, 2017).

Ahmed İhsan, Gürbey Hiz, kalabalık, panayır, Servet-i Fünûn

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...