“Çayır”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[Ç]: Çayır

Sırada Ç harfi ve kavramımız ‘çayır’. Kökeni eski Türkçe olan bu kelime ‘otlak, dikenli ot’ anlamlarına sahip. Çimenden farklı olarak, çayırın daha karışık bitkisel malzeme içeren, homojen olmayan vahşi bir karakteri var. Servet-i Fünûn’un birçok sayısında bu vahşilik doğayla beraber ele alınarak romantik imgeye dönüşür. Sözgelimi, 1899 yılında 442. sayıda yayımlanan “Çayır Çiçekleri” isimli gravürde gerçeklikten uzak, ideal bir mutluluk imgesi olarak çayır tahayyülü iki sayfayı kaplayacak şekilde okurlara sunulur.

“Çayır Çiçekleri”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 442, 1899

Alman ressam Ernestine Friedrichsen imzalı bu resim, R. Jericke tarafından gravürü yapılarak 1892 yılında Moderne Kunst [Modern Sanat] adlı resimli dergide basılır; Prusya kralı ve ilk Almanya imparatoru I. Wilhelm’in 1884’te satın alıp koleksiyonuna eklemesiyle de ünlüdür. Ahmed İhsan bunu bildiği için belki, resmi dergide özellikle büyük bir yer açarak kullanır. “Sommerlust” [Yaz Coşkusu] başlıklı resmin ismi, Servet-i Fünûn’da “Çayır Çiçekleri”ne dönüşür. Böylece ‘coşku’ çeviride ‘çayır’ olur, benzer anlamlara bürünür. Ahmed İhsan’ın Moderne Kunst’u sıkı takibe aldığı, Servet-i Fünûn’a bu dergiden başka görseller de alınmış olmasından anlaşılır. Sözünü ettiğim gravürde birbirinden farklı çiçekleri toplayan çocuklar, çayırın mutluluk veren vahşi tabiatına işaret eder.

Güncel kullanımda ise çayır, üzerinde gür ot yetişen düz ve nemli yer anlamında kullanılır. Düzlük olması sayesinde, önceleri hayvanların otlaması için ideal bir yerken, mesire yerlerine gitmenin popüler bir eğlenceye dönüşmesiyle insanların gezinmesi için de kullanışlı hâle gelir. Mesire kelimesinin kökeni Arapça ‘seyr’e dayanır: Seyrederek gezmek. Dolayısıyla mesire, mekâna işaret etse de aslında içerisinde bir eylem barındırır. Bahçe, park veya çayır bir mesire yeri olarak kullanılabilir. Yine de park, hâlihazırda mesire eylemi için tasarlanan bir mekânken çayır ancak bir dönüşümle mesire yeri olur. Önceden gezinti amacıyla kullanılmayan bazı çayırlar, yeni gündelik hayat pratikleriyle kullanım amaçlarını değiştirir. Özellikle 19. yüzyılda İstanbul’un Anadolu yakasındaki sayfiyelerle kentin genişlemesi, bu bölgede yer alan birçok çayırın da karakterini değiştirir. Bu maddede ele aldığım metin, Anadolu yakasında bulunan ve öncesinde bir bahçe ve çayır olan iki mesire yerindeki bir günlük deneyime odaklanıyor.

Ahmed İhsan tabii ki bu popülerleşen aktiviteyi seven bir İstanbulludur. Sıklıkla dergideki “İstanbul Postası” köşesinde gezdiği mesire yerlerini kaleme alır. Kışın karnaval zamanı Beyoğlu’ndaki baloları anlattığı gibi, mevsim bahar ve yaz olunca da çayırlarda olan biteni yazıya döker. Derginin 2 Temmuz 1896’da yayımlanan 277. sayısındaki köşe yazısında anlattığı, Fenerbahçe ve Kuşdili çayırında yaptığı gezinti de bu örneklerden biri. Biz de Ahmed İhsan ve arkadaşlarıyla, İstanbul sıcağında bir yaz gününü beraber geçirmek üzere yola çıkıyoruz.

1. Fotoğrafı Çekilen Çayır

“Ağaçların sâyesini [gölgesini], denizin kenarını takip ederek üzerinde daimî dönen arabalarıyla her gidişte bana cesim [büyük] bir bostan kuyusunu hatırlatan Fener’e o gün resimli gazetecice gitmiştik; niyetimiz hem ziyaret hem ticaretti: Kafile-i devvare [durmayıp dönen kafile] arasında biz de gezerken ufak makinemizle epey resimler yaptık ki o sâyede musâhabe-i üsbûiyyemiz [haftalık sohbetimiz] musavver [resimli] oldu.”

Ahmed İhsan, ilk cümlesinden gezintinin niyetini belirtir. Resimli gazeteci kimliğiyle fotoğraflar alıp, bunları dergiye basmak ister. Büyük bir bostana benzettiği Fenerbahçe, önceden saraya mahsus bir bahçeyken zamanla halka açık bir mesireye dönüşmüştür. Bostan kavramı ilgi çekicidir. Özellikle kentsel doku içerisinde tarım faaliyeti yapılan bu alanlar, gerekli olduğu kadar ıslah edilmiş bir karaktere sahiptir. Fenerbahçe de bu yönüyle bostana benzer. Park gibi sıkı sıkıya tasarlanmış değil, yettiği kadar doğa hissini veren öğelere sahip bir yer olması kâfidir. Aşağıdaki kartpostalda da görünen cılız bitki örtüsü ve patikamsı yoluyla, tasarlanmış bir parktan çok çayıra benzer.

“Fenerbahçe’de Servi”,
kaynak: Saint Joseph’li Yıllarımız

“Vâkıa fotoğrafçılığın şu devr-i terakkisinde yazılan makalelerin, edilen teferrüçlerin [gezintilerin], seyâhatlerin yanına istenildiği kadar resimler terfiki [yanına katma] pek kolaylaşmıştır: Fener’e giderken cebimizde götürdüğümüz ufak makineden tutunuz da cesâmeti [büyüklüğü] nihâyet irice bir kitap derecesine çıkacak aletlerle insan her istediği şeyin resmini almaya muvâfık olabiliyor; aldığımız fotografileri sonradan keyfimize göre büyütüp ufaltmak da yine şu sanat-ı mükemmelenin sâye-i muâvenetinde [yardımı sâyesinde] pek âsan [kolay] oluyor. İşte o kolaylık bu defâ ki musâhabe-i mu’tâdimizin [alışılmış sohbetimizin] yanında nazar-ı temâşânıza on kadar resim takdimine bizi muvaffak etti [eriştirdi].”1

1896 yılına gelindiğinde dergi, hususi fotoğrafları ilk yıllarındakine nazaran daha kolaylıkla çekebilmeye ve basabilmeye başlar. Ahmed İhsan bununla gurur duyduğundan, çoğu metninin girişinde özellikle uzunca bu husustan bahseder. Sıra dışı olan, bu sayı için gerçekleştirdiği fotoğrafların mizanpajıdır. Bahsettiği on kadar fotoğrafı tek tek dergi sayfalarına yerleştirmektense tümünü bir arada uygun bir düzende dizerek kapak sayfasında kullanır. Fotoğrafların içeriğine özel olarak yaklaşmak yerine bir çeşit atmosferik kolaj üretir ve böylece Fenerbahçe’nin daha bütüncül havasını yakalamaya çalışır.

“Fener Bağçesinde”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 277, 1896

Tercih edilen bu mizanpaj nedeniyle bazı fotoğrafların üstü kapanır, okunmaz olur. Ahmed İhsan bu konuda genellikle çok hassastır. Sözgelimi, Haydarpaşa rıhtım inşaatına gittiği zaman çektiği her fotoğrafı ayrı sayfalara yerleştirmekle kalmaz, her birinin altına o fotoğrafta yapılan ‘ameliyatı’ da ayrıntısıyla anlatan altyazılar ekler. Burada ise neredeyse sinematik bir montaj söz konusudur. Deniz, ağaçlar, arabalar, fener ve en nihayetinde bu çayırı oluşturan gündelik ve geçici öğeler bir arada ancak anlam kazanır. Göz istediği yerden izlemeye başlar, istediğine odaklanır.

“Fener Bağçesinde” (detay),
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 277, 1896

Epey karanlık olsa da kullandığı fotoğraflardan birinde, yazarın bahsettiği büyük fotoğraf makineleri seçilir. Fenerbahçe fotoğraflarının arasına bir tane de fotoğraf çekme sahnesinin fotoğrafını yerleştirir. Ahmed İhsan bu seçimle en az mesire kadar, yeni gazeteciliğin enstrümanlarını da göstermeye heveslidir.

2. Temaşa Edilen Çayır

“Sıcakların kemâl-i germi [hararetin fazlalığı] ile hüküm-fermâ olduğu [hüküm sürdüğü] şu mevsimde ehl-i zevk ve tenezzühün memnunen intihâb ettiği [seçildiği] yerlerden biri de Fener’dir; letâfet-i mevkiyesi [mevkisinin güzelliği] ile hakikaten fevkalâde olan şu mesire-i ruh-efzâda [ruha tazelik veren mesirede] –yolların tozuna nazar-ı müsâmaha [hoşgörü] ile bakmak şartıyla– gönül handan olur. Civar sayfiyelerden tenezzühe [gezintiye] gelmiş olanlara inzimâm eylemeyen [katılmayan] İstanbul tarafı seyircileri bir iki haftadır Fener’de ziyâdece kalabalık gösteriyor. Şiddet-i harâreti ile epey terli döndürmüş olan güneş saat on kararlarında ufka doğru takribe başlayınca [yaklaşınca], denizin râkid [durgun] ve mücellâ satıhına [parlak yüzeyine] temas ile gelip serin serin hübub eden [esen] rüzgâr çehreleri –bir dest-i nâzenini [cilveli eli] tanzir edercesine [tazeleştirircesine]– okşuyor, o zaman araba gezinen taze bir şevk ile devrâna başlıyor, bir kenar-ı sâyedarda [gölgeli kenarda] durup pişgâhınızdan [önünüzden] gezenleri temâşâ etmek de pek tatlı oluyor.”

Ahmed İhsan bu paragrafta yer verdiği romantik anlatısıyla bizi bir resmin içerisinde gezinmeye davet eder gibidir. Kalabalıktan ve gidiş yolundaki tozdan ne kadar şikâyet etse de rüzgârın esintisini hissetmek, denizin parlaklığını seyretmek şevk vericidir onun için. Özellikle konumu bu mesireyi eşsiz kılar. Moda tarafında St. Joseph Koleji’nden bakılarak çizilmiş kartpostal görselinde, Fenerbahçe, denizin ortasında içerisinde vaha olan bir ada gibi görünür. Ağaçlarının heybetiyle sadece içeriden deneyimlenen bir yer değil, uzaktan da temaşa edilebilen bir bahçedir.

Fenerbahçe yarımadasını
gösteren kartpostal,
kaynak: Saint Joseph’li Yıllarımız

“Bakınız, üzeri kırmızı tenteli uzun bir arabaya sıra ile dizilmiş hanımlar vaziyet-i lâkaydanelerini [ilgisiz vaziyetlerini] bozmadan nasıl gidiyorlar; şu arabadaki bey ter içinde kalmış ufacık hayvana hiç merhamet göstermiyor; savurduğu kırbaç sadâsını etrafa aks ettirip [yansıtıp] muttasıl [aralıksız] şibh-i cezirenin [benzer adanın] muhiti üzerinde daireler çiziyor; acaba kaçıncıdır?...”

Ahmed İhsan’ın çektiği birkaç fotoğrafta bu arabalar görünür. Bu araba tutkusuna Ahmed Rasim de Şehir Mektupları’nda yer verir: “Fenerbağçe mesiresinde fakir ve orta tabaka halk, tekerleklerin ve arabalara koşulmuş hayvanların ayaklarının kaldırdığı kesif bir toz bulutu altında çimenlere serilir, hoşça bir gün geçirmeğe çalışırdı. Arabalar, Fenerbağçe turunu, durmadan, fıldır fıldır dönerlerdi.”2 Reşad Ekrem Koçu da Fenerbahçe’de “yarımadayı fırdolayı dolaşan bir araba yolu yapıldığını” ve “arabaların bu yolda dolaşmasına ‘tur’ adı verildiğini” yazar.3 Fenerbahçe, arabayla piyasa yapmak konusunda ün salmıştır. Ahmed İhsan henüz tur ismini telaffuz etmez ama ‘aralıksız daireler çizmek’ anlatısı bu pratiği karşılar. Yazarların hemfikir olduğu husus ise bunun tozlar içerisinde bir deneyim olduğudur.

“Fener Bağçesinde” (detay),
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 277, 1896

“Bir başka açık arabaya yerleşip mütebessim çehreleriyle nazar-ı dikkate davet eden şu sevimli çocuklar ise satıcı geçirmiyor; biraz evvel yolundan çevrilmiş olan muhallebici gibi şimdi de kâğıt helvacısının kutusu nazar-ı şikemperverane [boğazına düşkünlerin bakışı] altına alınmıştır, acaba can erikçiyi çağırmayacaklar mı? Şu ağaçlar altına nasb-ı nigâh ediniz [gözünüzü dikiniz]: Geldikleri arabanın hayvanlarını çözmüşler, şilteleri yere sermişler, arabanın içerisi hayvanlara yemlik olmuş; sepetler dolusu getirilen yiyecek midelere intikal etmiş, harâret-i hâzm vücutlara tatlı bir rehâvet vermiş olduğu için tenezzühgâhını [gezinti yerini] seyretmek isteyen gözler gayr-i ihtiyâri [istemeksizin] kapanır.”

Yazar, çocuklar üzerinden seyyar satıcılara göz gezdirir. Kapakta serpiştirdiği fotoğraflardan birinde bu satıcılardan alışveriş yapma anını yakalar. Görselin küçüklüğünden ne alındığı anlaşılmasa da övgü dolu sözlerine bakılırsa, kendisinin ve beraber gittiği arkadaşlarının bu yiyecekleri tattığı şüphesizdir.

“Fener Bağçesinde” (detay),
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 277, 1896

3. Bir Boşluk Olarak Çayır

“Saat on biri bulunca Fener tenhalaşıyor, vâkıa [olagelen] Kuşdili çayırı safâsından mahrum kalmak revâ [uygun] değildir. Çayırdaki tiyatro heveskarları da tam o zaman dağıldığı için ilkbahardaki renk-i zümürrüdini [zümrüt gibi rengi] insana mahzûnane tahattur ettiren [tasayla hatırlatan] o vasi [geniş] meydan pek kalabalık oluyor.”

Ekibin bir sonraki durağı Kuşdili Çayırı olur. Fenerbahçe’yi mesire olarak tanımlayan Ahmed İhsan, Kuşdili’nde çayır ifadesini kullanır. Günümüzde eski Salı Pazarı’nın olduğu arazi olan Kuşdili Çayırı’nı Kurbağalıdere (1906 haritasında Kuşdili Deresi olarak geçiyor) ikiye ayırır.

Kadıköy ve sağda Kuşdili Çayırı,
kaynak: Charles Edward Goad,
Plan d’assurance de Constantinople.
Vol. III – Kadi-Keui. Plan - Index, 1906

Çayır, kentsel dokunun sönümlendiği noktada başlar. Fenerbahçe’ye göre erişimi daha kolay olan bu alanın karakteristiği yine bir kartpostalda görünür olur. İçerisinden geçen dere ve arazi sınırındaki mezarlık servileri dışında aslında düz bir boşluktur bu alan. Zemininde neredeyse bitki dahi bulunmaz. Kente daha yakın olmasına rağmen daha az tasarlanmış, sakin bir boşluktur. Tabii her zaman bu sükûnetini korumaz. Ahmed İhsan’ın da belirttiği gibi birden kalabalıklaşır. Bunun nedeni, tam da tasarlanmamış olması sayesinde bir dolu ilgi çekici etkinliğe ev sahipliği yapma şansı bulmasıdır. İstanbul’un ilk futbol karşılaşması veya Varyete Hayvanat Kumpanyası’nın4 gösterileri burada gerçekleşir. Muhsin Ertuğrul, çocukluk anılarında Kuşdili’ni “bir kenarda kurulan tiyatro binasından başka geniş alan alabildiğince boş, çimenli bir bahçe gibiydi” diye hatırlar.5 Ahmed İhsan’ın da ilgisi hemen bu tiyatroya kayar. 

Kuşdili Çayırı’nı gösteren kartpostal, kaynak: Saint Joseph’li Yıllarımız

“Çayırdaki Osmanlı Tiyatrosu bu sene pek gayret ve himmet [emek] gösteriyor; oraya cumaları pazarları hayli kalabalık doluyor. Hissiyât-ı kalbiyyeyi [gönüldeki duyguları] tasvir eder yeni oyunlar birbirini vely eyliyor [takip ediyor]. Evvelki cuma günü “Hanriyet’in Rüyası”nı icrâ etmişlerdi, bu cuma “Münâsebât-ı Gayr-i Meşrûa [Gayr-i Meşru İlişkiler]” ünvanlı yeni bir piyesi daha oynayacaklarını haber veriyorlar.”

Ahmed İhsan, Kuşdili’ni Fenerbahçe’yi anlatırken başvurduğu romantik üslupla kaleme almaz. Belki de ilkbahardaki zümrüt yeşili rengini kaybettiği için buradaki tiyatroda oynanan oyunlar ona daha cazip gelir. Günümüzde itfaiye istasyonunun bulunduğu yerde konumlanan ahşap tiyatro, bahar ve yaz aylarında İstanbullulardan büyük ilgi görür. Burada sahnelenen oyunlar için reklam afişleri hazırlanarak matbaalarda basılır ve böylece halkın ilgisi daha da artırılır. “Münâsebât-ı Gayr-i Meşrûa” adlı oyunun afişinde, sadece çağrı metnine değil oyunla ilgili hazırlanmış iki gravüre de yer verilmiştir. Böylece görsel bir çağrı da mümkün olur.

“Münâsebât-ı Gayr-i Meşrûa” oyun afişi, kaynak: Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Asya-Afrika Dilleri ve Kültür Enstitüsü, H18

86 × 24 cm boyutlarındaki afiş, “Kadı Köyü’nde Kuşdili Çayırı’nda vâki [olan] tiyatroda” yazısıyla açılır. Hemen altında Osmanlı Tiyatrosu’nun logosuna büyükçe yer verilir. Afiş, “Osmanlı Dram Kumpanyası tarafından Mınak Efendi muarrifiyle [anlatıcısıyla]” ibaresinden sonra oyunun “işbu Temmuz’un 22. cuma günü gündüz saat 7’de” sahneleneceğini duyurur. Büyük harflerle yazılmış “Fevkalâde Lu’biyyât [Tiyatro Oyunu]” ve “Birinci Def’a Olarak” sloganları öne çıkar. Oyunun ismi de benzer büyüklükteki harflerle yazılmıştır. Oyuncuların hangi rolleri canlandıracağı tek tek sıralanır ve devamında beş perdelik oyunun her perdesinin içeriği kısaca aktarılır. En alt kısımda da “kadınlar tarafı” ve “erkekler tarafı” olarak ikiye ayrılan fiyat listesine yer verilir.6

Bu sayıdan 17 sayı önce, 260. sayıda Osmanlı Dram Kumpanyası’nın tanıtıldığı bir metnin yanında “aktrisler ve aktörlerin” bir arada fotoğrafı da yer almıştır. Fotoğraf kompozisyonunun merkezine, çoğunluğu Ermeni oyunculardan oluşan kumpanyanın müdürü Mardiros Mınakyan Efendi (1839-1920) yerleşir. Ahmed İhsan’ın metnindeki “Bu çehreleri görmemiş, tanımamış pek azdır zannederiz” şeklindeki övgü dolu sözleri okurken, dönemin ilk yıldızlarına da tanık oluruz.

“Osmanlı Dram Kumpanyası
Aktrisleri ve Aktörleri”,
kaynak:
Servet-i Fünûn, sayı 260, 1896

4. Çayırdan Kente

“Fener’den, Kuşdili’nden avdet [dönüş] zamanı yolunuz sizi Kadı Köyü İskelesi’ne inmeye mecbur ediyorsa o zaman hakikaten acırım. Bir vakitler caddelerin intizâmı hususunda Kadı Köyü’nü numune gösterirlerdi, şimdi ise bozuk kaldırımlarıyla Kadı Köyü de Üsküdar gibi şöhret buldukça buluyor. Kuşdili’nden sonra ‘Dâire-i Belediye’nin önünden geçip çarşı boyu iskeleye kadar inen caddeyi araba ile mürur etmek [geçmek] hakikaten tahammül olunur cefâlardan değildir. Hele arabada iki kişi iseniz kafa karambollerinden kendinizi mümkün değil kurtaramazsınız. Cadde, dâire-i âidesinin [ait olduğu resmi makamın] pişgâhından [önünden] geçtiği cihet ile [yön ile] nazar-ı dikkati celbe [çekmeye] lüzum görmez isek de yine şu birkaç satırı yazmaktan kendimizi men edemedik.”

Yazar, çayır gezintisini bitirirken, kentin bozuk yollarından bahsetmeden geçmez. Geçirdiği latif günün akabinde yaşadığı bu deneyimi köşesinden yakınmasının altında bir yandan da eleştirisinin belediye tarafından duyulmasını ister. Gazeteciliğin açtığı mekâna dair kamusal tartışmayı tetikleme gücünün farkındadır ve son sözünü Haydarpaşa rıhtımı üzerine karamsar bir tonda bitirir. Ne yazık ki bu eleştirisinin karşılığını bulması altı sene daha bekleyecektir. Belki de A harfinde yer alan Haydarpaşa rıhtımı ameliyâtını bu yüzden son derece heyecanla takip etmiştir.

“Haydar Paşa’dan Kadı Köyü’ne giden rıhtım yolunu da soruyorsanız geçen sene teftişât-ı ve tedkikât-ı fenniyesi ikmâl olunan [tamamlanan] şu caddenin rıhtımları bu sene de ıslah olunmazsa kış lodoslarından sonra yerine kâmilen [tamamen] deniz kaim olacağında [mevcut] şüphe yoktur; şu hesapça kasım gelmeden yapıldığını görmezsek şimdi üzerinden ancak bir araba geçecek kadar daralmış olan zavallı yol ile kış üstü ebediyen vedalaşmak icâb edecek!”

1. Metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün hazırladığı “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.

2. Ahmed Rasim, Şehir Mektupları’ndan aktaran: Reşad Ekrem Koçu, “Fenerbağçe, Fenerbağçesi”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 10 (İstanbul: Koçu Yayınları, 1971).

3. Koçu, Reşad Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 10, “Fenerbağçe, Fenerbağçesi”, İstanbul: Koçu Yayınları, 1971.

4. Arın, Özgün, İstanbul’un Anadolu Yakası Kıyılarında Mesire Alanlarının Dönüşümü (1839-1938) ve Günümüze Yansımaları, İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Peyzaj Mimarlığı Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 2018.

5. “Muhsin Ertuğrul’un 87 Yıllık Yaşamı (1892-1979)”, Cumhuriyet, 23 Nisan 1989.

6. Osmanlı Dram Kumpanyası oyunlarının birçok afişi, Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Asya-Afrika Dilleri ve Kültür Enstitüsü’ne ait olup bu kurum tarafından dijitalleştirilmiştir.

Ahmed İhsan, çayır, fotoğraf, Gürbey Hiz, İstanbul, Servet-i Fünûn

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...