L harfindeki kavram lezzet. Arapça tat, güzel tat anlamına gelen “ladda” kelimesinden türeyen lezzet, günümüzde de sık kullanılan bir kelime. “Telezzüz” [tad ve zevk almak] ve “mütelezziz” [lezzet alan] gibi çekimleri olsa da bu kelimeler gündelik dilde artık pek yer etmez. Yine de Servet-i Fünûn yazarlarının kelime dağarcığında bu kavramlarla da lezzet konuşulur. Yazarlar, lezzeti günümüzdeki gibi tat duyusuna indirgemez. Diğer duyularla hissedilenler de onlar için lezzetlidir. Örneğin I harfindeki Islah metninde Ahmed İhsan, Karadeniz’in İstanbul’a ve Haliç’e akan suları için “Gece gündüz lezzetli bir tazelik sağlar” diye belirtir. Yine yazarımız K harfindeki Kalabalık metninde “İnsan bir kere sokak manzaralarını temaşaya alıştı mı, yahut bi-t-tesâdüf böyle bir temaşadan lezzet aldı mı dalıp gidiyor” yazar. Böylece lezzet, yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak tınlar özellikle Ahmed İhsan’ın metinlerinde. Bazen bir yeri seyretmek, bazen bir fısıltıyı işitmek, bazen de Boğaz’ın rüzgârını hissetmek lezzet verir ona. 2 Aralık 1897’de çıkan Servet-i Fünûn’un 351. sayısında da Ahmed İhsan lezzeti kentsel bir deneyim olarak kaleme alır. Sayının “İstanbul Postası” bölümünde, bir yandan hayatın lezzetini bulmak için harekete geçtiği gezintiyi aktarır, bir yandan da anlam veremediği yek-tarz manzaralar, onun iştahını kaçırır. Belli ki yazar için kent, ancak yeni karşılaşmalar ile lezzetli olan bir deneyimdir. Daha fazla uzatmadan yazarın telezzüz etme pratiklerine doğru bir okuma yapmaya ilerleyebiliriz.
1. Musiki Lezzet
Derginin “İstanbul Postası” yazı dizisi, aktüel kent haberlerinin yeri olsa da çoğunlukla Ahmed İhsan’ın keyfini sürdüğü İstanbul deneyimine dair parçalar içerir. Genellikle hızlı bir çıkarımla Servet-i Fünûn yazarlarının “batılı” hayat tarzına öykündüğü sıklıkla yazılsa da aslında küçük anlatılara yakın okumalar yapıldığında çok daha tereddütlü ve karmaşık bir manzara çıkar. Özellikle Ahmed İhsan, hayatın lezzetini “batı”, “doğu”, “alafranga”, “alaturka” gibi etiketlerin ötesinde arar. Onun için sanatla ve üretimle geçen bir hayat her şekilde takdire şayandır. Bu sayısındaki metnini de böyle bir bestekârın ölüm havadisini vererek açar.
“Musiki-perverânımız [müzik sevenler] sahihten [gerçekten] meyus [üzgün] oldular; bu sanat-ı nefisenin [güzel sanat dalının] en mühim bir rüknü [önemli kimsesi] olan Zekâi Dede tekmil-i enfâs etti [öldü]. Az çok saz ile söz ile ülfeti [sıkı fıkı] olanların kâffesi [hepsi] bu hafta Dede merhumun zıyâ-ı ebedisine [ölümüne] teessüf-han oluyor [üzülüyor], koca sanatkârın ebedi olan bestelerini tekrarlıyorlardı.”
24 Kasım 1897’de vefat eden Zekâi Dede, Osmanlı musiki kültüründe hayli öneme sahiptir. Özellikle Darüşşafaka’da musiki dersleri veren ve hoca unvanına sahip az sayıda Osmanlı bestekârlarından olan Zekâi Dede, hem dini hem de serbest türde bir dolu eser besteler. Reşad Ekrem Koçu’nun Rauf Yekta’nın anılarından aktardığı şu pasaj, bestekârın üretimi hakkında fikir sahibi olmamıza imkân tanır: “Zekâi Efendi bir gün Mustafa Fazıl Paşa’nın huzurunda müşârünileyhin [adı geçenin] pek ziyâde telezzüz ettiği [lezzet aldığı] Şevkitarab âyin-i şerifini okumuştu, paşa merhum üstadı suret-i mahsusada [özel olarak] takdir ve taltif buyurduktan [iltifat ettikten] sonra demiş ki: Zekâi!.. Sûzidil makamını ne kadar sevdiğimi bilirsin. Geçen gün esnâ-yı musahabede [sohbet esnasında] bir zât: ‘Sûzidil makamının seyr ü reftârı [gidişatı] âyin bestelemeğe pek de müsait değildir’ dedi, sebebini sordum, müddeâsını [iddiasını] ispat edecek mukni [ikna edici] bir delil bulamadı, yalnız ‘Olamaz’ demekle iktifa etti [yetindi]. Sûzidilden bir âyin-i şerif besteleyecek olsan ne kadar makbule geçerdi... Zaten o makamdan başka âyin-i şerif de yok... Paşanın bu teşvikaat ve temenniyatı [teşvikleri ve istekleri] Zekâi Efendi’de tesir-i matlubu [arzu] hâsıl etmişti. Koca üstad üç dört gün içinde sûzidilden mükemmel bir âyin-i şerif besteleyip Mustafa Paşa’ya okudu. Kadirşinaslıkla [kıymet bilirliğiyle] iştihar eden [meşhur olan] paşa âyin-i şerifi kemâl-i hürmetle [tam bir saygıyla] dinledikten sonra fevkalâde takdir etmiş ve üstad-ı mâhire birçok in'am ve ihsanda [nimet ve yardımda] bulunmuştu. İşte Zekâi Efendi’nin ibtidâ [ilk] bestelediği âyin-i şerif budur ki tanzimi 1287 milâdî (1870-1871) tarihlerine tesadüf ettiği halde her nedense o esnada dergâh-ı şeriflerin birinde kıraati [okunması] müyesser [nasip] olamayıp 1309 senesinde (milâdî 1891-1892) ilk defa Bahâriye Mevlevihânesi’nde okunabilmiştir.”1 Ahmed İhsan gibi birinin özellikle Zekâi Dede’ye hayranlığının nüveleri bu alıntı içinde seçilir. Gayretiyle üç dört gün içinde üretimini bitiren bestekâr, bir yandan da yapılamaz denen bir alanda yeni olanı ortaya çıkarır.
“Vâkıa Zekâi Dede rıhlet ettiyse [göçtüyse] de onun mahsul-i iktidarı [yeteneğinin ürünleri] olan enafis-i asar-ı musikiye [en nefis müzik eserleri] ebedidir, her zaman için hânendelerimize, sâzendelerimize meşk olmuş ve olacaktır.2 Bir sanatta bir meslekte fevkalâde eser-i iktidâr gösteren erbâb-ı dehânın [dâhilerin] ne kadar nâdir yetiştiği düşünülünce onların zayâ’ları [kaybolmaları] insana daha ziyâde tesir eyler; fakat elden ne gelir ki... Onun için üstâd-ı merhumun vefatını haber aldığımız gün işte böylece bir çok acındıktan sonra hep bir ağızdan kemâl-i hulusle [samimiyetle] ruh-ı pakine [tertemiz ruhuna] bir rahmet okuduk, bâde [içki] içmezden bir arkadaşın âsâr-ı üstâddan okuduğu bir parçayı belki yüzüncü defa olarak –fakat bir başka his tesiriyle– dinledik.”
Ahmed İhsan ve arkadaşları, bestekârın yasını onun eserlerini dinleyerek tutar. Zekâi Dede, Hamparsum3 ve Batı nota sistemlerine hâkim olmasına karşın notasız ve işaretsiz olan geleneksel meşk yöntemlerine sadıktır. Daha sonra, oğlu Ahmet Irsoy ve öğrencilerinin çabaları sayesinde besteleri notalara dökülür. Böylece plaklara kayıt alınmaya başlanır. Ahmet İhsan’ın eserlerin ebedi olacağına dair inancı ancak bu sayede gerçekliğe bürünür. 2012’den beri İstanbul Üniversitesi Osmanlı Dönemi Müziği Uygulama Araştırma Merkezi’nin (OMAR) taşplakları sayısallaştırmaya başlamıştır ve Zekâi Dede’nin erken dönemlerde kayıt altına alınan ve taş plakta duran bir bestesi de bu sayede dinleyicilerle kavuşur.
2. Hayatın Lezzeti
Ahmed İhsan yazısının devamında her zamanki gibi o haftaki kent deneyimlerine geri döner. Mevsim kış olduğu için dilediği kadar İstanbul’un tadına varamasa da artık dışarı çıkma vakti gelmiştir.
“On beş gündür doktorun sözünü dinliyordum, geceleri sokağa çıkmıyordum. Habersiz, vakitsiz birdenbire gelen dehşetli soğuklar çokları gibi beni de sarsmıştı. Beyoğlu’na yeni iki tiyatro gelmiş, icrâ-yı lubiyata [oynamaya] başlamış diye gazeteler sayfasında havâdis okudukça –zâhir [elbette] doktor men ettiği için olmalı– köprüyü gece geçip bu kış misafirimiz olan Avrupalı oyuncuları görmek arzusu gittikçe ziyâdeleşiyordu. Sahih [sağlam] insan sıhhatten mahrum kalmayınca hayatın lezzetini bulamaz derler.”
“İstanbul Postası”nda birçok kez kaleme aldığı için artık iyice aşina olduğumuz bir husus var. Ahmed İhsan’ın en zevk aldığı etkinlikler, Beyoğlu’nda sahnelenen ve genellikle Avrupalı kumpanyaların ürettiği tiyatro oyunları. Sıkı bir tiyatro takipçisi olan yazarımız, hastalıkta evden çıkamayınca ve başka gazetelerdeki yazıları okudukça iyice içi içini yer. Dışarıda vuku bulan karşılaşmaları kaçırdığına hayıflanır. Bu yüzden de hayatın lezzetini almayı tam da bu kentsel rutini koptuğunda yazısına döker. Yeni bir oyun görmek, o karşılaşmanın lezzetini tatmak ve gazetesinde okurları için yazmak, onun için elzem bir yaşam sevincidir.
“Ben de geceleri yazıhânemin başında gazetelerimle, kitaplarımla yalnız kaldıkça, başka vakitler pek yek-tarz [aynı tarzda] bulduğum karşı taraf eğlencelerini âdeta arzuluyordum. Onun için Tepebaşı tiyatrosunda Arbelly Kumpanyası’nın icrâ edeceği ‘Le Bolinar’ [Les Boulinard] oyununu görmeye giderken parlak hülyalar kavuruyor, zevkli bir gece geçireceğim diyordum.”
Ahmed İhsan, yeni bir oyun görmek için heyecanlansa da İstanbul’un Pera tarafını yek-tarz bir manzara olarak tanımlar. Bu tadını kaçıran manzaranın nedenini uzun uzun metnin devamında açıklayacaktır ama kendisini karşı tarafa gitmekten alıkoyamadığı da bir gerçektir. Bahsi geçen Arbelly Kumpanyası hakkında pek bir bilgi çıkmasa da 22 Kasım 1897 tarihli The Oriental Advertiser gazetesindeki haber kumpanyanın turnesini şu şekilde duyurur: “Önümüzdeki çarşamba [24 Kasım 1897], Petits-Champs [Tepebaşı] Tiyatrosu’nda Parisli Matmazel Arbelly direktörlüğündeki turne başlıyor. Ernest Feydeau’nun Konstantinopolis’te bilinmeyen ve Paris’te büyük bir başarı yakalayan M. Chasse oyunu, önümüzdeki Çarşamba, Tepebaşı Tiyatrosu’nda. Arbelly’nin turnesinin sadece 9 performans vereceğini zaten biliyoruz. Seçilen parçalar –neredeyse tamamı Pera tarafında bilinmiyor– şunlar: M. Chasse; Les Boulinard; Le 1er Mari de France; Le Veglione; Le Petit Lord; l’Ecole des Venfs; Bébé; la Mariée récalcitrante; Le Dindon.”4 Ahmed İhsan’ın bu kumpanyanın oyunlarına dair iştahının neden açıldığı belli. Bu gösterim listesi, daha önce başka kumpanyalar tarafından oynanmayan, İstanbul’da ilk defa seyirci karşısına çıkan oyunları içermektedir; dolayısıyla bilinmeyenin lezzeti yazarımızı daha da heyecanlandırır.
Fransız oyun yazarları Maurice Ordonneau, Albin Valabrèque ve Henri Kéroul’ün 1890 yılında kaleme aldığı Les Boulinard opereti, zengin ve emekli hardal tüccarı Boulinard ve ailesi etrafında şekillenen bir komedi. Arbelly bu oyunu nasıl bir afişle Osmanlılara duyurdu bilmiyoruz ama Paris’te 1890 yılında Frédéric Archard’ın turnesinde sergilenen afişin odağında yer alan hardal şişesi ve oyundan çekilen fotoğrafta görünen ziyafet sofrası, lezzetine düşkün bir kesimin hikâyede yer ettiğine işaret eder.
3. Yek-Tarz Lezzetler
“Oyun zamanına kadar Doğruyol’da [İstiklal Caddesi’nde] dolaştım. Yine hep o yek-tarz manzara... Birahaneler yuvarlak şekilde buzlu fenerleriyle uzun medhalli [girişli], duvarları vapur ilanlarıyla mestur [örtülmüş] kapılarının önünü alelmu’tâd [âdet olunduğu gibi] aydınlanmışlar; Konkordiya’nın kapısı etrafına birkaç renkli gaz asmışlar, ilan yapıştırmışlar. Dar caddenin ratib [nemli] kaldırımları üzerinden gelip geçenlerde hemen yerlerine çekilmek üzere bir isti’câl [acele] var. Beyoğlu’nun âdetleri ma’dud [addedilen], çehrelerindeki alâim-i zekâları [zekâ belirtileri] mahdud [sınırılı] olan o adamları –ki insan daima birbirine benzetir– ya bir birahâne kapısından çıkarken yahut bir pastacı dükkânının mermer masası kenarında otururken görünüyor. Daha ileride Lüksemburg’un önünden geçerken şöyle bir içeri baktım, cesim [büyük] kahvehânenin yüksek zemini, içinde yanan hava gazları, sokakta bulunanlara orasını âdeta bir tiyatro sahnesi gibi gösteriyordu. Bana öyle geldi ki her zaman gördüğüm birtakım yaşlı mösyöler asla vaziyetlerini değiştirmemişler; önlerindeki kahve fincanından yahut konyak kadehinden midelerine boşalttıklarını hazmederken ellerindeki gazetenin –tazeleyip tazeleyip ortaya sürdüğü– havâdisi okumakta devam eyliyorlar.”
Tünel tarafından Taksim’e doğru yürüdüğü rotasından belli olan Ahmed İhsan, önce Konkordiya Tiyatrosu’nun (Théatre Concordia) etrafını sonra da Lüksemburg Kafe’yi (Café Luxembourg) metnine yerleştirir. Konkordiya, bugün St. Antuan Katolik Kilisesi’nin (Saint Antoine) yerinde bulunan tiyatro odaklı bir eğlence kompleksidir. Hem kışlık hem de yazlık tiyatrosu olan işletme, ayrıca ünlü Bon Marche mağazasının sahibi Bartoli Kardeşlerin kendi isminde bir birahanesini de bünyesinde içerir. Tiyatro sahnesi hayli küçük olduğundan olsa gerek, 1906 yılında Katolik cemaati araziyi satın almak istediğinde işletmeciler kabul eder. Böylece Beyoğlu’nun bu şaşaalı noktasının hayatı son bulur.
Lüksemburg ise günümüzde Demirören AVM, önceden ise Deveaux Apartmanı’nın yer aldığı kompleksin caddeye bakan cephesinde yer alır. Caddenin en pahalı mekânlarından biridir. Dışarıya saçılan heybetli ışıkla caddeden geçenlere içerisini seyrettirmek, adeta bir sahneye dönüştürmüştür kafeyi. Böylece Ahmed İhsan için hoşuna gitmeyen yek-tarz manzaranın en iyi örneklerinden birini oluşturur bu mekân.
Ahmed İhsan, Beyoğlu’nu bir tiyatro gibi anlatır. Birahaneler, kahvehaneler, pastaneler her akşam, aynı oyuna ev sahipliği yapan birer sahneye dönüşür. Bu mekânların içerisindeki oyuncular da birbirlerine benzer ayırt edilmesi mümkün olmayan “mösyöler”dir. Yazar için bu gibi bir günlük rutinin hiçbir lezzeti yoktur, çünkü o yeniyi tatmak denemek için can atar. Dolayısıyla vaziyetlerini değiştirmeden her gün aynı eylemlerin gerçekleştiği bu sahne Ahmed İhsan için gülünç olur. K harfindeki Kalabalık metninde gündelik sokak manzaralarına dair duyduğu heyecanı burada bulamayacağından emindir; çünkü yazara göre burada yeni bir karşılaşmaya müsaade olmayacak kadar planlanmış bir eylem rutini vardır. Onun için lezzetli hayat, aylaklıkla değil, Zekâi Dede’ninki gibi üreterek geçen bir yaşamla mümkündür.
“Bu manzaraları temâşâda [seyretmekle] devam etmek yahut bir pastacı dükkânında çay içmekle oyun vaktini getirdim. Saat dörde geliyordu. Tiyatro salonuna girdim. Ne kadar tenha… Hâlbuki ‘Le Bolinar’ piyesi hoş, bu seneki aktrisler, aktörler zararsızdı. Üç perdeyi sürekli bir lezzetle seyrettim.”
Sonunda aradığı lezzeti, izlediği oyunda bulur. Uzun uzun anlatmasa da oyuna rağbetin az oluşundan dem vurur. Bu serzenişin Beyoğlu’nda hayattan tat almayı bilmeyen bir dolu “mösyöye” isabet ettiği ise aşikârdır.
1. Reşad Ekrem Koçu, “Bahariye Mevlevihanesi”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 4 (İstanbul: İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kolektif Şirketi, 1960).
2. Metnin buraya kadar olan kısmının transliterasyonunu Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün hazırladığı “Osmanlı Kültür Tarihinde Servet-i Fünûn Dergisi” projesinden edindim.
3. Bestekâr Hamparsum Limonciyan, (1768-1839) Ermeni kiliselerinde kullanılan sistemden faydalanarak bir notasyon geliştirir. Bu sayede Osmanlı topraklarında eserlerin notalara dökülerek korunması anlamında önemli bir adım atmış olur.
4. The Oriental Advertiser, “Theatres et Concerts”, 22.11.1897.
