“Sürat”, kolaj: Gürbey Hiz
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[S]: Sürat

S harfindeki kavram sürat. Arapça kökenli kelime, hızlı gitmek anlamına sahip. 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısında günbegün icat edilen ulaşıma dair yeni teknolojiler sayesinde bu kavram, Servet-i Fünûn yazarlarının kaleminden sıkça çıkar. Derginin içerisindeki birçok anlatı, mesafeleri daha hızlı kat etmeyi hem sevinç hem de hayretle karşılar. Bu yüzyılda icat edilen makinelerden biri de bisiklet veya dönemin deyişiyle velosipeddir. Fransızca velosiped kelimesini kullanan yazarlar, kelimenin kökenindeki velox yani “hızlı” anlamını da pek tabii benimser. Başlarda Osmanlı topraklarında deneyimlenmese bile, fevkalade süratle bir yerden bir yere velosipedle gitme bahsi dergi içerisinde defalarca geçer. Bu anlatıları okuyan ve velosipedi denemeyi bir hayli merak eden Tepedelenlizade T.L. ise şanslı kesimdendir. Yıllardır dergiyi okuduktan sonra sonunda daha uzak mesafelere gidebileceği bir velosiped edinebilmiştir ve vakit kaybetmeden kendi deneyimini kaleme alarak dergiye gönderir. 27 Şubat 1896 tarihli derginin 259. sayısında yayımlanan “Velosiped Hatıraları” adlı yazı, T.L.’nin Bursa’dan Mihalic’e [Karacabey’e] yaptığı serüveni anlatır.

1. Meraklı Osmanlılar

“Memâlik-i Osmânîyede [Osmanlı memleketinde] teammüm-i isti’mali [genel kullanımı] en ziyade Servet-i Fünûn’un semere-i teşvik ve himmeti [teşvik ve gayretinin ürünü] olan velosipedlere oldukça merakım vardır. Velosipedciliğin henüz avan-ı intişârından [yayılma anlarından] mukaddem [önce] yâni dört beş sene evvelleri –pnömatik velosipedler o kadar bulunmadığından– havasız bir velosiped iştirâ ederek [satın alarak] isti’malinde [kullanımında] oldukça iktisâb-ı mahâret eylemiş [beceri kazanmış] idiysem de uzakça bir mesafeye kadar derrâce-i süvâr-ı tenezzüh [gezinti bisikletçisi] olmak fırsatı bulamamıştım.”

Yazar, mektubunu dergiye hakkını vererek açar. Servet-i Fünûn, 1896 yılına gelene kadar bir dolu velosiped haberine yer vererek T.L. gibi hevesli okuyucuların iştahını kabartır. Sözgelimi 1893 yılında “Velosiped Sevdası” altyazılı bir görsel yayımlanırken şu satır da metin içinde geçer: “Avrupa ehl-i zevkinin yeni vâsıta-i tenezzühü [gezinti vasıtası] olan bu iki tekerlekli araba üstünde süratle kat’-i mesafe eden bir zâtın resmini irâe eyliyoruz [gösteriyoruz].”1 Fransız ressam Jean Béraud’a ait bu çizim, kent içinde süratle hareket ederken kadraja bir saniyeliğine yakalanan yeni zamanın yeni kentli insanını yakalar. Aynı yıl yayımlanan başka bir yazıda ise “Avrupa’da son on, yirmi sene zarfında meydana çıkarak tedricen [yavaş yavaş] terakkî ve tâmim eden [umumileşen] bu arabalar yakında Dersaadet’imizde Kadıköy, Fener, Büyükdere gibi sayfiyelerde görülmeye başlanmıştır” yazar.2 Dergi sayfasında bir imge olarak beliren velosiped, yavaş yavaş İstanbulluların da keyfini çıkaracağı bir deneyime dönüşecektir.

“Velosiped Sevdası”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 136, 1893

“Dersaadet’te bile yeni görülmeye başlamış olan bu garip âlet-i meşin [aletin] Bursa’da zuhuru merak-ı umumiyeyi [genel merakı] celb etmiş [getirmiş] ve bazı pek gülünçlü vakalar hudusuna [meydana gelmesine] sebep olmuştur. Bursa’nın şose [taş kırıkları üzerine kum döşenip silindir geçirilerek yapılan yol] yolları bu nevi makinelerin isti’maline [kullanımına] pek elverişli olduğu ziyaret edenlerce malumdur. Biraz müddet sonra ashâb-ı meraktan [meraklılardan] bir iki zât dahi birer makine celb ederek [getirerek] beni yalnızlıktan kurtardılar.”

T.L.’nin yazısından bir sene önce, Servet-i Fünûn kapağına beş tane İstanbullu velosiped meraklısının fotoğrafını yerleştirir. Göztepe’den Göksu’ya doğru ilerleyen bu kişilere Ahmed İhsan rastgele Çamlıca’daki evinin penceresinde tanık olur ve aralarında bir arkadaşını da görüp hemen fotoğraflarını çeker.3 İstanbul’u başka türlü kat etme fırsatı yakalamış bu kişilerin pozu da muntazam bir kompozisyona sahiptir.

“Derrace-i Süvaran”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 230, 1895

“Bursa civarında ‘Mudanya-Bursa’ demiryoluna gıbta-bahş [imrenilesi]! Bir sürat ile cevelân etmek [seyahat etmek] bizce istihsâl-i zevk [zevk ürettiği] için kâfi görülemiyordu!.. Uzakça bir mesafe kat’ eylemek arzusunda bulunduğumuzdan refikim [arkadaşım] (N...) Bey’le Mihalic’e kadar bir seyahat icrâsına karar verdik. Bursa ile Mihalic arasındaki şose tarîki [yolu] “71” kilometre imtidâdındadır [uzunluğundadır]. Ufak tefek yokuşlar da var!... Birinci defa için burasının intihâbı [seçimi] muvâfık idi [uygundu]...”

T.L., velosiped seyahatinden önce dönemin başka bir süratli nesnesine değinir. 1892 yılında lokomotiflerin üzerinde fethe çıkar gibi seremonilerle açılan Bursa-Mudanya demiryolu hattı yine dergide bir fotoğrafı basılarak haber edilir. Bayraklar eşliğinde ilk seferini yapan şimendifer, sürati sayesinde İstanbul’dan Bursa’ya bir günde gidip gelmeyi mümkün kılacaktır.4

“Bursa Şimendiferi”, kaynak: Servet-i Fünûn, sayı 63, 1892

2. Süratin Latif Hissi

“Temmuzun ortalarına müsâdif [tesadüf eden] bir cuma günü (...) bir hiss-i latif-i meserretle [mutluluğun latif hissiyle] Bursa’dan hareket ettik!... Tahammülümüz nisbetinde seri’ [hızlı] gitmek cümle-i mukarrerâtımızdan [kararlaştırdığımız söz] idi. Hareketimizden üç çar-yek [kırk beş dakika] sonra on beşinci kilometreyi iş’âr eden [bildiren] işâret direğinin önünde bulunuyorduk. Buraya kadar konuşmaksızın gelmiş ve seherin letâfet-i mevkiyeye [yerin güzelliğine] inzimâm eden [katılan] bedâyi-i güna günü [türlü güzelliği] ârâyiş-nigâh [süslü bakışı] temâşâ etmeyi tahattur bile edememiştik [hatırlayamadık].”

T.L. ve arkadaşının seyahati aşağıdaki haritadaki gibidir. Hevesli bisikletçiler gezinin ilk kısmında sürüşün verdiği heyecanla manzaranın keyfini çıkarmayı unutur. Onlar için bu yeni makinelerle sürat yapmak, çevrelerinde gördükleri doğadan daha önemlidir.

T.L. ve Arkadaşının Bursa’dan Mihalic’e Velosiped Serüveni Güzergâhı, harita: Gürbey Hiz

“Bu aralık bir takım köpek sesleri duyuldu. Yolun cihet-i yemininde [sağ tarafında] ve tahminen bir kilometre kadar uzakta beş altı tane cesim [iri] çoban köpeğinin bize doğru süratle gelmekte olduklarını gördük. Vâkıa [gerçi] hayvânât-ı ehliyenin [evcil hayvanların] kısm-ı â’zamı [büyük çoğunluğu] velosipedden fevkalade ürkerek arzu-i firar [kaçma arzusu] gösteriyorsa da üzerimizde hiçbir âlet-i müdâfaa bulunmadığından çoban köpeklerinin dahi şu kaideye [prensibe] tâbiyen bize takarrüb edemeyeceklerini [yaklaşmayacaklarını] hüküm etmek mâkul olamazdı!... Hemen süratimizi taz’if ederek [artırarak] dâire-i muhâtaranın [tehlike çemberinin] hâricine çıkmaya şitâb [acele] ettik. Zaten köpekler de mesafenin uzunluğuna mebni [uzunluğundan dolayı] yetişemeyeceklerini anlamış olmalıdırlar ki şose yoluna çıkmadan tevakkuf ettiler [durdular].”

Sürüş boyunca rahatlatıcı bir dalgınlık yaşayıp kendilerini süratin keyfine bıraksalar da kırsalda onların velosipedlerine aşina olmayanlar vardır. Öncelikle arkalarına çoban köpekleri takılır. Yazar, evcil hayvanların velosipede yaklaşmayacağını yazarken peşlerine takılan köpeklerin “medeniyetin bu yeni icadını” bilmediğini düşünür. Böyle bir durumda onları kurtaracak olan sürattir. Hızlanarak yollarına devam ederken mesafenin açıldığını anlayan köpeklere de böylece bir ders öğretmiş olurlar.

“Bursa ile Mihalic tarîkinin nısfına [yarısına] karîb [yakın] olan Çatal Ağa mevkiine kadar yolda yalnız bir süvârinin beygiri ürkerek tarlalara doğru kaçmasından başka bir hâdise zuhura gelmedi. Çatal Ağa’ya kadar ‘34’ kilometrelik mesafeyi iki saat beş dakikada kat’ edebilmiş ve hiçbir yorgunluk hiss eylememiştik. Burada tuhafça bir şey oldu!... Çatal Ağa mevkii çukurda ve yolun bir münhanî-i muntazamı [düzenli eğrisi] arkasında bulunduğundan muvakkaten [geçici olarak] karakol vazifesini îfâ eden jandarma neferlerinden [askerlerinden] biri, bağteten [ansızın] bir sürat-i fevkalâde ile zuhurumuzu görünce –velosipedi görmek şöyle dursun ismini bile işitmemiş olduğundan– altımızdaki makineleri fark edemeyerek bir kaç serseri tarafından takip olunduğumuz zanne düşmüş ve li-ecli’l-imdâd [yardım için] tüfeğini kaparak karakolhâne ittihaz olunan [kabul edilen] hanın üst katından aşağı koşmuş!... Bizim bittabii [doğal olarak] bir şeyden haberimiz olmadığından orada bulunan bir çardağın altına oturmuştuk. Zavallı nefer makineleri görünce bir müddet kendini kaybedercesine hayrette kaldıktan sonra o derece gülmeye başladı ki biz bile henüz esbâbını [sebeplerini] bilmediğimiz hâlde onun kahkaha-i medidine [uzun kahkahasına] iştirake [katılmaya] mecbur olduk!... Muahharen [sonradan] bir tür muhterizane [çekinerek] ile bize takarrüb ederek [yaklaşarak] sebeb-i dıhk ve hayreti [gülme ve hayret sebebini] kemâl-i hicâb [utanma] ile anlattı, henüz sabah demek iken bile güneş ziyadece harâret neşr ediyordu [yayıyordu]. Binâenaleyh ya pek çok tevakkuf etmeden [durmadan] hareket etmek veya sıcak geçinceye kadar beklemek lazım idi... Akşama kadar kim duracak!... Karnımızı doyurup hemen yola çıktık. Çatal Ağa’dan sonra yol biraz kesb-i irtifâ ettiğinden [yükseklik kazandığından] Hüdavendigâr vilayetinin ikinci derecede bulunan göllerinden ‘Apolyond’ Gölü [Uluabad Gölü] nazar-ı dikkatimize ilişti.”

Peşlerine bu sefer de jandarma askeri takılır. Velosipedi görünce bir dolu hayret ve şaşkınlık yaşayan asker, sonrasında kahkahayı patlatır. T.L. askerin utanç duyduğuna da yer verirken adeta küçümseyici bir tavır içerisindedir. Yazar ve arkadaşı adeta Bursa kırsalına velosipedi tanıtma misyonuna bürünmüş gibidir.

“(...) Mihalic caddesi gölü takip ederek nokta-i garbisinde [batı noktasında] bulunan ‘Uluabad’ köyüne uğrayacağından yirmi kilometreden ziyade sahil boyunca gidecektik. Şimdiye kadar yollarda oldukça gelen geçen bulunmuyordu. Artık pek seyrek yolculara rast gelmeye başladık. Bir tenhâyi-i sükûnet-âmizde [sakinliğin ıssızlığında] zaten sesi sedası olmayan velosipedler ile kuş gibi uçmak ne kadar da hoş oluyor!..”

Sükûnet içerisinde velosiped deneyimini uçmaya benzeten yazar, derginin öncesinde pek de yapamadığı şeyi yapmış olur. T.L. hem bu yeni teknolojinin nasıl özgürleştirici bir deneyim sunduğunu yazar hem de velosiped üzerinden gördüğü manzaralara yer verir.

“Uluabad karyesi [köyü] uzaktan göründü. Metruk bir han önünde bulunuyorduk. Çatal Ağa’dan sonra yolda bir su menbası bulamamış şiddet-i harâretten hakikaten pek bîzar olmuştuk [bezmiştik]! Mihalic tarafından gelen bir araba gördük ki herhalde bizim teskin-i ataş [susuzluğumuzu yatıştırma] derunumuza [gönlümüze] hizmet edebilecekti. Romanlardaki tesâdüf kabilinden olarak arabada ahbâbımızdan birini görmeyelim mi! Bizi karşıdan hiçbir şeye benzetememişler. Makineler fark olunmuyor, yalnız bir parıltı görülüyormuş. Bir sürat-i fevkalâde ile zeminden bir metre yüksekte gelenlerin ne olabileceklerini tahminde âciz kalarak hayalât [hayaller] görüyoruz zehâbında bulunmuşlar [sanıya kapılmışlar]. Beş dakika kadar konuşup sudan başka birer de salatalık alarak memnunen mufârakat ettik [ayrıldık]. Harâret, tahammül-fersâ [dayanılmaz] bir dereceye gelmişti. Sürati arttırarak Uluabad’a ilticâ ettik!.. Yolun ‘60’ kilometresini dört saatte kat’ ettiğimizden kalan ‘11’ kilometre için bir saat bize bol bol kâfi idi. Binâenaleyh saat ondan evvel hareket etmemeye karar verdik. Çatal Ağa’da yediğimizden midemizde bir şey kalmadı. Velosipedçiliğin nefsimizde tecrübe ettiğimiz fevâid-i sıhhiyesinden [sağlık faydalarından] biri de –suret-i mu’tedilanede [ölçülü surette] isti’mal etmek [kullanmak] şartıyla– iştahı tahrik etmesidir... Orada ne bulunabilir? Peynir ekmek hazır yemek! O iş de görüldükten sonra ona kadar istirâhat ettik. Uluabad bir Çerkes karyesi olduğundan makinelere dair sarf olunan efkâr [fikirler] ve mütâlaatın [düşüncelerin] –ki herhalde garip olacaktır– hiçbirini anlayamadık ise de taaccüb [hayret] etmekte oldukları pek aşikâr görünürdü.”

Sürüş esnasında yaşanan üçüncü karşılaşma, köpekler ve askerden farklıdır. Bu kez tanıdıklarını görürler. Ancak fevkalade süratle yerden yüksekte süzülürken T.L. ve arkadaşı hayalete dönüşür. Makinelerle bütünleşen bedenler ve fevkalade sürat onları tanınmaz hâle getirir.

3. Hayret ve Şaşkınlık Sedaları

“Vakt-i muayyende [belirlenmiş vakitte] hareket ve saat on bir (?) Mihalic’e muvâsalat ettik [ulaştık]: Tesâdüfen takip ettiğimiz yol bizi dosdoğru kasabanın en kalabalık bir noktasına götürdü. Ortasında geniş bir holü bulunan murabbaü’l-şekl [dört köşeli] bir hana girdik. Makineleri hancı tarafından gösterilen alt katta ufak bir odaya kapayıp kasabayı gezmeye çıktık. (...) Sokakları binaları gayr-i muntazam; adeta oturulacak güzelce bir kahvesi bile yok.”

Mihalic’i birer turist edasıyla gezen yazar ve arkadaşı, aradıklarını bulamadıklarından yakınır. Kasabanın düzensizliğine, oturulacak kahve olmayışına hayıflanırlar. Bu küçümseyici tavır yalnızca kasabanın kendisi için olmayacaktır.

“(...) Hana avdetimizde ne görelim?!... Holünde o kadar kalabalık var ki birbirini çiğniyorlar ki derakap [ardından] işi anladık!.. Cuma münâsebetiyle devâir-i hükümet [hükümet daireleri] tatil bulunduğundan kaymakam Naib Efendi vesâir-i hükümet memurları ile umum-i ahâli fevc fevc [dalga dalga] duhul ile [içeri girmeyle] bizim makineleri temâşâ ediyorlarmış. Hatta Naib Efendi merak etmiş olduklarından bir kantar getirtip velosipedleri tartmışlar!... Bizi görünce ahâli etrafımızı kuşattı. Sorulan suâllere celb yetiştirmek kabil değil! Hele bazıları o kadar tuhaf, o kadar saçma şeyler soruyorlar ki gülmekten cevap vermeye vakit bulunamıyor!... Makinelerin sayesinde umum ile ahbâb olduk...”

Yolculuk esnasında velosipedler nedeniyle yaşadıkları karşılaşmalara Mihalic’de yenileri eklenir. Kasabanın ahalisi, T.L. ve arkadaşının kentten getirdikleri velosipedleri görmeye hıncahınç bir kalabalık eşliğinde hücum ederler. Yazar adeta uzaylı görmüş gibi anlattığı köylülerle velosiped sayesinde ahbap olduğunu yazar. Velosiped bir nevi kentli-köylü ilişkisini birbirine bağlayabilen bir aparat olarak belirse de anlatıdaki şaşkınlık ve hayret tabirleri sayesinde T.L.’nin küçümseyici tavrı yok olmaz.

“Ferdâsı [ertesi] günü ale’s-sabâh [sabahleyin] nezdimize bir heyet gelerek şeytan arabası namını taktıkları velosipedlerin suret-i hareketini görmek için hâsıl olan [meydana gelen] merak-ı umumiyi [genel merakı] def’ eylemek [savurmak] üzere Mihalic deresi cihetine doğru derrâceran-ı tenezzüh [gezinti bisikletçisi] olmaklığımızı suret-i mahsusada [özel bir şekilde] rica ettiler. Çaresiz arzularını yerine getirdik. Etraftan çıkarılan hayret ve taaccüb [şaşma] sedaları arasında dere boyuna kadar indik. Esnâ-i hareketimizde oldukça zürefâdan [zarif kimselerden] biri yanındaki refikine: Bu arabalara şeytanların arabası mı derler? Yoksa arabaların şeytanı mı?... yolunda beyân-ı mütâlaa ediyordu [düşüncesini açıklıyordu].”

Velosipedler için “şeytan arabası” tabiri nasıl yerleşmiş merak konusu ama bu anlatı ilk defa T.L. ile çıkmıyor. Üç sene önce Ahmed İhsan “Anadolu’nun birkaç yerinde de ashab-ı merak bu arabayı celb etmişler ve köylüler iki tekerlekli şimendifer süratiyle giden bu ahir zaman icadına (şeytan arabası) namını vermişlerdir” yazar.5 Sadece sorularla yetinmeyen ahali bir yandan da velosipedin işleyişini görmek ister. Dere boyunca adeta sahnede performans yapan T.L. ve arkadaşı köylüleri bu kez de velosipedin süratiyle büyüler.

“O gece de bin türlü suâllere cevap vermekle uğraştıktan sonra zaten görülecek bir şey de kalmamış olduğundan ertesi pazar günü avdet eylemek [dönmek] üzere yola çıktık. Sıcak daha şedid [şiddetli] idi!... Uluabad karyesini geçinceye kadar iş yolunda gidiyordu. Fakat süvâr olduğum makinenin arka tekerleğinde bulunan ‘lastik çember’ tamamen gevşeyip çıkmasın mı? Yanımızda lastiği yapıştırmaya mahsus macun yok!... Lakin geçen araba da yok! Bursa’ya kadar mesafe de çok!... İş fenalaştı!... Hemen bir mendil yırtarak ince ince dilimlere ayırıp seksen yüz parça ip yaptık. On on beş yerden lastiği tekerleğe geçirip bağladık? Artık bi’z-zarur [zorunlu olarak] aheste aheste yola revân olduk [aktık]. Saatte bir, tekerleğe sarılan bezler yere sürtünmeden yenip düşüyor biz de yenisini bağlıyorduk. Son bez parçaları da kopmuş idi ki beş saatte kat’ ettiğimiz yolu on saatte alabilerek Bursa’ya dâhil olduk. Velosipedlerin bu mahzuru hakikaten can sıkar!... Ancak şimdi pnömatik makineler daha elverişlidir! Yolda tamiri kolaydır!... Şu seyahatte daha birinci iken bile şikâyet olunacak kadar yorgunluk duymamıştık!... Yalnız makinelerimiz ağır olduğundan (0.04) nispetinden ziyade yokuşlar yayan gitmeye mecbur olduk!...”

Yazar, çoğu cevelan anlatılarında olduğu gibi dönüş yolculuğunu hızlıca geçiştirir. T.L.’nin velosipedinin lastiğinin çıkması ve süratini yitirmesinden dolayı gidiş yolunda yazdığı heyecan dolu anlatıları sekteye uğrar. Seyahat, kuşlar gibi uçulan bir deneyimden aheste aheste akan yorgunluğa dönüşür. Hâl böyle olunca da beş saatte gidilen yol on saate çıkar. Yine de T.L. umudunu kaybetmez; yeni icatlarla bu gibi can sıkıcı kazaların olmayacağından emindir.

1. Ahmed İhsan, “Velosiped Sevdası”, Servet-i Fünûn, sayı 136, 1893.

2. Ahmed İhsan, “Velosiped”, Servet-i Fünûn, sayı 135, 1893.

3. Ahmed İhsan, “Derrace-i Süvaran”, Servet-i Fünûn, sayı 230, 1895.

4. Ahmed İhsan, “Bursa Şimendiferi”, Servet-i Fünûn, sayı 63, 1892.

5. Ahmed İhsan, “Velosiped”, Servet-i Fünûn, sayı 135, 1893.

Ahmed İhsan, bisiklet, Gürbey Hiz, Servet-i Fünûn, sürat

GÜRBEY HİZ[26/08/2021]
A’dan Z’ye Servet-i Fünûn Manzaraları
[L]: Lezzet
Yeme içme pratiklerinin ötesinde gündelik hayatın her anında deneyimlenebilecek bir his olarak lezzet. Zekâi Dede Efendi’den Beyoğlu’nda sahnelenen oyunlara...