“Kargagiller” dediğimiz geniş ailenin Latince adı Corvus. Kuş gözlemcilerine göre bu familyadan olup da Türkiye’de görebileceğimiz kargalar şunlarmış: alakarga, saksağan, sarı gagalı dağ kargası, kırmızı gagalı dağ kargası, küçük karga, ekin (tarla) kargası, leş kargası, kuzgun. Kitap Yayınevi’nden yayımlanmış, Boria Sax’ın Toplumun Aynasında Karga adlı kitabı bu ilginç kuş hakkında hazırlanmış en derli toplu kaynak.1 Kargaların tek eşliliği, zekâsı ve çeşitli kültürlerde nasıl tanındığı hakkında ayrıntılı bilgiler bulmak mümkün kitapta. Örneğin bilimsel araştırmalar için gerçekleştirilen testlerin, kargaların alet yapımında şempanzelerden bile başarılı olduğunu ortaya çıkardığını buradan okudum. Oxford Üniversitesi’nin zooloji bölümünde incelenen Betty isimli bir Yeni Kaledonya kargası sıradan telleri kullanarak kanca yapmayı başarmış ve şempanzelerin “en becerikli alet yapan hayvan” olma ününü tehlikeye sokmuş. Kargaların alet kullanmanın yanı sıra alet yaratma konusunda da büyük bir yeteneğe sahip olduğunu gösteren deneyleri gerçekleştiren Jackie Chappell “Bu kadar küçük bir beyne sahip bir yaratığın bu kadar becerikli olması inanılmaz derecede etkileyici” diyormuş.
Japonya’daki bazı kargalar ise ceviz kırmak için çok zekice bir yol bulmuş. Cevizleri alıp havalanıyor, trafik lambasının ışığı kırmızı yanınca pike yapıp, cevizi ışıkta bekleyen bir arabanın tekerleği altına yerleştirip yeniden havalanıyorlarmış. Yeşil yandığında da kırılmış olan cevizleri bir güzel yiyorlarmış elbette. Benim bir gözlememi de aktarayım buraya: Kargalar Cihangir ve Gümüşsuyu yöresinde kediler için sokağa bırakılan kuru mamaların kolay bir öğün olduğunu hemen keşfetti. Kedileri kovmaya bile gerek duymadan sağa sola bakıp rahatça mideye indiriyorlar mamaları. Martılar ise daha yeni yeni keşfetti aynı şeyi… Eh, o kadar fark olacak arada elbette.
Karga Uğursuz mudur?
Karga hiçbir kültürde (Amerikan Kızılderilileri dışında) pek hayırla anılmaz. Efsanelerden edebiyata karga dendi mi yanında ölüm ve günah da boy gösterir. En büyük suçları leş yemeleridir. Sanki insanlar biftekleri hayvanları öldürmeden yiyor! Çoğunlukla hırsızlık yapmakla suçlanırlar. Parlak nesnelere, mesela mücevherlere özel bir ilgi duyuyor ve bunları alıp yuvalarına götürüyorlarmış. Bence bunlar mutlaka dişi kargalardır. Bu nesnelere ilgi duymayan kadın var mıdır acaba? Sonra oyuncu, gürültücü, ağzı laf yapan ve hayırsız olarak anılırlar. Düşünürsek, bunların hepsi insanların da temel özellikleri arasındadır. Galiba insanlar kargayı kendilerine rakip olarak görüyor ve bundan korkuyorlar. Ne dersiniz?
Dilimize de yansımış karga düşmanlığı. “Besle kargayı oysun gözünü”den başlar deyimlerimizdeki karga lanetlemeleri, “Kargayla gezen boka konar”a kadar uzanır. Kargaburun, kargacık burgacık, kargasekmez hep bu nefreti yansıtır sözcüklere.
Farsçadan gelen “zağzeban” sözcüğü de kara ağızlı, beddua edici anlamında kullanılır. Tabii “zağ”ın Farsça karga anlamına geldiğini de söylememiz gerekli burada.
En eski Türk destanlarından biri olan Er Sogotoh Efsanesi’nde, öykünün kahramanı, cehennem zebanisinin başını kesip paramparça eder. Yalnız kalbinin bir ucu kalır ortada. O da bir karga olup uçar… Yani karga şeytanın kalbinden doğmadır demeye getiriyor! Dinler de sevmez kargayı. Eski Ahit’ten beri sürer bu nefret. Habil kardeşi Kabil’i öldürdükten sonra, gömmeyi bilmediği için cesedini ortada bırakır. Ne de olsa yeryüzünün ilk ölüsüdür Habil. Allah, Kabil’e rehber olması için iki karga yollar. Bu iki karga kavga eder ve kavga birinin ölümüyle sonuçlanır. Hayatta kalan karga gagasıyla toprağı eşeleyerek bir çukur açar ve ölen kargayı buraya iterek üzerini toprakla örter. Bunu gören Kabil çok içerler ve bir karga kadar akıllı olup kardeşinin ölüsünü gömmeyi düşünemediği için kendini suçlar. İncil’de ise Nuh’un tufandan sonra karayı bulması için ilk gönderdiği kuşun karga olduğu yazılıdır. Ama karga yiyecek bulunca geri dönmez. Bulduğum kime yeter ki, diye düşünmüştür belki de zavallı. Bu nedenle Nuh ardından bir güvercin yollar. Sadık kuşumuz sahibine dönerek haber verir. Hazreti Muhammed’in hadislerinden birinde ise öldürülmesi günah olmayan beş hayvandan birinin karga olduğunu (diğerleri çaylak, fare, yılan ve kuduz köpektir) hatırlatmadan geçmeyelim.2
Folklor alanında da benzer bir yaklaşım vardır. Ama Orhan Şaik Gökyay’ın aktardığı farklı bir uygulama dikkat çekici. Buna göre, vakti zamanında Kastamonu’da karga beslemek yaygın bir gelenekmiş. Şöyle anlatıyor Gökyay: “Karga yavru iken yakalanır, ele alıştırılır, gençler kargalarını alarak kırlara çıkarlar, onları uçururlar ve sonra ‘Gelive! Goluma gonuve!’ diye çağırırlardı ya da ıslıkla onları geri getirirlerdi. Karga, ta anaçlaşıp eş arayacak zamana gelinceye dek sahibinden ayrılmazdı. Bir de alakarga vardı ki, bunun dilinin altını keserler, ona birkaç kelime söylemesini öğretirlerdi.”3
Karga Edebiyatı
Edebiyat dedin mi bizim hafızamızda karga faslı Ezop’tan başlar. “Karga ile Tilki” öyküsünü bilirsiniz elbette. Aslında karga milletini aldatmak hiç de böylesine kolay değildir ama masal deyip geçelim. Edgar Allan Poe’nun “Kuzgun” şiiri ise yazarıyla özdeşleşmiştir. Toplu Eserler’inin kapağında Poe ile kuzgunu yan yana poz verir. Dünyayı bırakıp bizim memlekete gelirsek, öyle pek verimli bir manzara çıkmaz karşımıza. Divan edebiyatında kargalar pisliği ve kötülüğü anlatmak için kullanılır. Bütün kötü benzetmeler karga üzerinden yapılır. Taylan Kara’nın Poe’nun Kuzgunu adlı kitabı ise inceleme değil bir roman. Kuzgun ve Poe kültürünü zemin olarak kullanan başarılı bir çalışma. Bir yerde kuzgunu şöyle anlatıyor: “Bedeninin her yerini kaplayan simsiyah tüyleri, gecenin karanlığıyla birbirine karışıyor, kuzgunun bedeninin hatları, gecenin her yeri kaplayan karanlık gövdesi ile bütünleşiyordu. Bu kuşun gövdesi, geceyle birlikte pencerenin bütün görüş alanını kaplamış, gözleri dışındaki her noktayı, gecenin ve kuzgunun tüylerinin ortaklaşa yarattıkları koyuluğa boğmuştu.” Roman ilerleyen sayfalarında dev bir kuzgun heykelinin simgelediği Corvus medeniyetini de öyküsüne katıyor.4
Sol üstte: Mario Prassinos, Kuzgun, Edgar Allan Poe, 1952, Editions Pierre Vorms, kaynak: Pera Müzesi; sol altta: Edgar Allan Poe, Collected Works, kapak ve sağda: “Mr. Henry Ludlowe, George Hazelton’ın The raven the love story of Edgar Allan Poe’sunda”, tiyatro afişi, 1908, kaynak: Wikimedia Commons
Yakın dönem edebiyatında gözümüze çarpan bir iki örnek oldu. Tahsin Yücel’in Düşlerin Ölümü adlı kitabındaki “Erdemli Kargalar”ı konuşur ve insanlık hakkında öğütler verir.5 Mahmut Özay’ın “Karga” adlı öyküsü bir kasabadaki karga düşmanlığını konu edinir. Öyküde ilçedeki Ziraat Komisyonu son zamanlarda çok çoğaldıkları için ekinlere zarar veren kargalara karşı mücadele başlatıldığını, her ailenin on beş gün içinde iki karga başı getirmezse beşer lira ceza ödeyeceğini açıklar.6 Nejat Gülen ise “Ben Deli miyim?” öyküsünde Heybeliada’nın kargalarını anlatır. Adanın artık azalmış olan kargaları hakkında önemli gözlemler aktarır bize: “Akşam oldu mu, gün batarken, bir hüzünle beraber gökyüzünü kaplarlardı. Adanın kuzey yönündeki çamlara inerlerse gecelemek için, hava lodos olacaktır, güneye konarlarsa poyraz. Kargalar bilir. Kümeler halinde konarlar ağaçlara, sonra çevreye tek tek nöbetçiler yerleştirirler; biri geliyorsa ormanda, nöbetçi acı acı bağırır, hepsi dikkat kesilirler, tehlikeliyse gelen, nöbetçi anlar, çok daha acı gaklar; sürü horr!.. Kalkar ağaçlardan döner döner havada, uzaklara konar.” Ardından daha önemli bir saptama: “Karga nerede zarar veriyorsa, orada gecelemez. Adanın kargaları denizi aşar Maltepe, Bostancı, Yakacık, karşı sahilde beslenir, geceleyin yatmağa gelir.”7
Ahmet Haşim ise bir yazısında kargalara olan nefretini aktarır. Her sabah kendisini uyandıran karga seslerinden bıkmıştır: “Sanki binlerce makas, semaların laciverdisini doğramak için mütemadiyen açılıp kapanarak, havada cehennemi bir gürültü ile şakırdıyor!” Kavgaları insanlığın düşmanlarından ilan ediyor ama “serçe gibi zayıf bir hasımla dövüşmediğimizi” de bilmeliyiz diye bizi uyardıktan sonra devam ediyor: “İzdivacı insanlardan daha iyi tatbik eden ve şammesi [koku yeteneği] köpeklerden bin kere daha kuvvetli olan bu et yiyici kuş, bir sopayı bir tüfekten ayırmak hususunda en seri bir anlayış kabiliyeti gösteren sayılı kanatlı hayvanlardan biridir.” Ardından ekliyor: “Çoğumuzdan akıllı olan bu çelikten dökülmüş zeki kuşla uğraşmak için avcı tüfeği değil, mitralyöz lâzım!”8
Adında ya da içinde karga olan daha pek çok kitap var. Hepsini inceleyemedim ama merak eden olursa diye sıralayayım adlarını. Ömer Zeki Özturanlı’nın 1972 tarihli öykü kitabının adı: Kör Karga. Salâh Birsel’in Sel Yayınları’ndan çıkan denemeler toplamının adı Nezleli Karga. Misli Baydoğan’ın Selçuklu hikâyelerini topladığı derlemenin adı Hû Diyen Karga. Murat Yalçın’ın öykü kitabı Karga Zarif. Barış Kahraman’ın Karga Kitabı kendi deyimiyle bir “anlatı”. Nazlı Eray’ın fantastik romanı Karga Feramuz’un Aşkı’nı anlatıyor. Türkan Elçi’nin pek yeni tarihli ve Doğan Kitap’tan çıkan kitabı ise Mavi Karga adını taşıyor. Çocuk kitapları arasında da adında ve konusunda karga taşıyan pek çok kitap var.
Karga Tarihi
Eski gazeteleri karıştırıp karganın gündelik yaşamımıza ne denli dahil olduğunu saptamaya çalışalım. Mahmut Özay’ın öyküsünde söz edilen karga düşmanlığı pek sık karşımıza çıkacaktır. Adı da var: “Karga itlafı”. Örneğin 1932 yılında Eminönü Kaymakamlığı sokakları istila eden kargaları itlaf etmek için silah kullanacağını açıklar. Şehir içinde silah kullanmak fikri elbette tepki alır. Ama vilayet makamı önce geri adım atmaz. Vali muavini gazetelere şu açıklamayı yapar: “Kargaların mazarratlarının defi [zararlarının yok edilmesi] noktasından itlaf faydalıdır. İcabında kanunların müsaadesi dairesinde her tedbire müracaat edilebilir. Silah da kullanılır.” Ama silahın, savcılığın bu konuyu incelemesinin ardından kullanılabileceğini de eklemeyi ihmal etmez. Bir süre sonra bu “itlaf” meselesine yeni bir çözüm bulunduğunu anlarız: “Karga mücadelesi başlamıştır. Belediye öldürülen her karga için 25 kuruş vermektedir.” (Bir süre sonra miktarın aslında 5 kuruş olduğu açıklanır, aradan bir süre geçtikten sonra bu miktar önce 7,5, sonra da 10 kuruşa çıkarılacaktır). Bu düşmanlığın kaynağı olarak da kargaların ziraat ürünlerine ve meyve bahçelerine verdiği zarar gösterilmektedir. Son Posta gazetesi bu konuyu önce mizahi bir yaklaşımla ele alır: “İçki Düşmanları Cemiyeti gibi tescil edilmemekle beraber İstanbul’da kendi kendine, kâtipsiz ve merkez-i umumisiz bir cemiyet peyda oldu: Karga Düşmanları Cemiyeti! Memlekette ne kadar eli silah tutan, kesesi mangır tutmayan adam varsa hepsi bu cemiyetin azası…” Karga başına verilen 25 kuruşun (demek daha aslında bu bedelin beş kuruş olduğu açıklanmamış) bayağı işe yarar bir para olduğunun da altını çiziyor. Yine aynı yazıdan, karga katillerinin bu işi tüfekle yaptıklarını da öğreniyoruz. Demek savcılık bu işe izin vermiş. Ama daha sonra okuyacağımız bazı haberler, silahlı mücadelenin ancak şehir dışında, bostanlar ve tarlalarda yapıldığını anlamamızı sağlıyor. Yazının “iki yıldız”la imza atan yazarı yerde vurulmuş ama daha ölmemiş bir genç karganın ağzından işin felsefesini yapmaya soyunur: “Ey zalim avcı… Ne günahım vardı ki, bana kıydın? […] Ne yapalım ki hilkat, beni karga, sizi de insan yaratmış. Ben karga, siz insan oldukça, bende bu zaaf, sizde bu kuvvet bulundukça, her zaman siz haklısınız, ben haksız… Pekâlâ ama karga yaratılmamak benim elimde mi idi? Karga yaratıldıktan sonra da zararlı bir mahluk olmamak mümkün mü idi? Bana pisboğaz dersiniz. Kendiniz için hazırladığınız nimetlere sizden evvel el uzattığım için bana diş biler, kin güder, rastladığınız yerde gölgemi kazımaya kalkarsınız. Ben pisboğazsam, sanki siz kursağını hava ile dolduran, yemez, içmez melâike sınıfından mısınız? Yağlıca etleri, kaymaklı baklavaları, lenger dolusu pilavları gövdeye indiren ben miyim? Bana zararlı mahluk dersiniz. Evet öyleyimdir. Fakat zararım hiç olmazsa kargalara dokunmaz. Halbuki siz asıl kendi cinsinizden olanlar için tehlikelisiniz. Ey medeni geçinen insan! Düşün ki ben nihayet bir kargayım. Ateş olsam cürmüm kadar yer yakarım. Halbuki sizin eliniz erer, gücünüz her şeye yeter. Havada, karada, denizin altında çeşitli silahlarınız var. Ben yesem yesem bir dönüm tarlanın ekinini altı ayda yerim. Sizse, bir harp hâlinde, ayına varmadan hemcinslerinizden birkaç bin kişinin başını yersiniz!”
Yurt Çapında Mücadele!
Karga itlafı meselesine dönersek… İstanbul Belediyesi’nin bu mükâfatlı girişimini takiben birçok il ve ilçede kargalarla mücadele başlar. Konya Karaman Belediyesi şehir sınırları içinde 18 ila 60 yaş arasındaki her vatandaşın en az bir karga tutmasını şart koşar (Bunu hangi kanunla ya da yönetmelikle yapabildiklerini ise hiç anlayamadım). Elbette bedeli karşılığında! Tekirdağ Belediyesi de “18 yaşından 50 yaşına kadar her erkeğin iki karga öldürüp, leşlerini gösterilecek yerlere vermeye” mecbur olduğunu açıklar. İki karga öldüremeyenler her karga yerine beş karga yumurtası ve bir karga yuvası teslim edecektir! Gazetelerde yayınlanan istatistiklere göre 1935 yılında Tekirdağ ilinde 123.165 karga yumurtası ve 20 karga yavrusunun yok edildiğini görürüz. Aynı dönemde İstanbul’da ise 4.078 karga öldürülür. Takip eden yıllarda vatandaşlarını karga öldürmekle görevli kılan belediyeler arasına Edirne, Çanakkale Biga, Muradlı, Gemlik de katılır.
Ama kargalar da boş durmaz! “Şehir dışında silahını kapan gelip karga avlıyorsa, biz de kırları bırakıp şehirlere göçeriz” derler ve İstanbul’un içindeki ağaçları, çatıları mesken tutarlar. Bu göç harekâtının en yoğun yaşandığı yerin ise Heybeliada olduğunu öğreniyoruz. 1938 yılında bir gazete haberi durumu şöyle özetliyor: “Kargaların İstanbul’a sürü sürü iltica etmelerinin sebebi, İstanbul mülhakatından [kapsamında] olan köylerde yapılan şiddetli karga mücadelesi ve İstanbul’da karga mücadelesi yapılamamasıdır. Şehir dahilinde silah atılamayacağı için karga mücadelesi yapılamamakta […] kargalar da şehirde istedikleri gibi yuva kurmakta, yapmadık mazarrat bırakmamaktadırlar.” Aynı haberden öğrendiğimize göre 1937 yılında İstanbul’da 2.822 karga öldürülmesine karşın, 1938 yılının ilk üç ayında tek bir karga bile öldürülememiştir. Son Posta’nın bu haberi ses getirir, Belediye karga ölüsü fiyatını 10 kuruşa çıkarır ve bir hafta sonra aynı gazetede “7 günde 200 karga öldürüldü” başlığıyla yeni bir haber yer alır. Tan gazetesi ise “mücadeleye” gençlerin ve işsiz güçsüzlerin kuvvetli lastiklerle yapılmış sapanlarla saçma atarak katıldığını; lakin arada iş kazaları olduğunu, bazen camların veya yoldan geçenlerin kafalarının hasar gördüğünü yazar. Karga mücadelesinin hangi yıllara kadar sürdüğünü ise öğrenemedim…
Karganın Kılavuzluğu
Yazımızın bütününden anlaşılacağı üzere karga pek hayırla anılmayan bir kuş olmuş. Bizim memlekette de öyle. Karga böyle kış kış kovalanırken avlanırken, onun değerini anlayanlar da olmuş elbette. “Kılavuzu karga olanın…” deyişine aldırmamışlar belli ki. Adını kargayla bütünleştirmiş bir rock bar var örneğin Kadıköy’de. Karga Bar, çıkardığı dergiyle de karga imgelerini yaydı uzun süre. Öte yandan Bozcaada’da üslenmiş bir şarap markası da adını Latincesi olsa da kargadan almış: Corvus. Kendilerini tanıtan metin şöyle başlıyor: “Bu büyük düş, bir karganın kanadında geldi ve bu karga bize kılavuzluk etti.” Malum, Bozcaada’nın tarlaları karga dolu binlerce yıldır. Kargalara övgü düzüyor Corvus: “O her geçen gün daha yükseklere kanat çırparken, adanın 3.000 yıllık tarihini tekrar okutacak ve Corvus şaraplarını dünyaya duyuracak. Ve işte o zaman kanatlarının arasında getirdiği düş gerçekleşmiş olacak.” Corvus logo olarak kargayı seçmekle kalmamış, bir şarabının adını da “Karga” koymuş. Ahde vefa dediğin böyle olur! Kargadan feyz alan bir de yayınevimiz var. Metis adının mitolojik öyküsünün pek ilgisi yok bizim kuşla. Belki Metis sözcüğünün anlamları arasında yer alan kurnazlık ve bilgelik sıfatları biraz uyar kargaya. Hatta “hiç kimsenin tapınmadığı tanrısal varlık” benzetmesi de yakışır. Şu veya bu nedenle karganın akıllı ve sıradışı varlığı logolarına ışık tutmuş. Karganın serüveni böyle daldan dala uzanıyor… Kılavuzumuz sağlam…
---
Kargalı Şarkılar
Müzikte kargalarla en çok ilgilenen elbette rock müziği olmuş. Ne de olsa siyah renkli bir akrabalık ilişkileri var. Adını kargalardan alan birçok topluluk karşımıza çıkar. Ama bunları bir kenara bırakalım şimdilik. Şarkılara baktığımızda blues’lardan başlayarak bugüne uzanan, Poe şiirlerinden ilham alan onlarca şarkı sıralayabiliriz bir solukta. İşte küçük bir liste:
Washboard Sam, “Flying Crow Blues”
Dan Fogelberg, “As The Raven Flies”
Joni Mitchell, “Black Crow”
Bob Dylan, “Black Crow Blues”
Nick Cave, “Black Crow King”
Devendra Banhart, “Cripple Crow”
Shellac, “Crow”
Ry Cooder, “Crow Black Chicken”
Incubus, “A Crow Left of the Murder”
Tom Paxton, “The Crow That Wanted to Sing”
Lou Reed, “The Raven”
Captain Beefheart, “Ice Cream for Crow “
1. Boria Sax, Toplumun Aynasında Karga (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2006).
2. Deniz Gezgin, Hayvan Mitosları (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2007).
3. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Ankara, 1971).
4. Taylan Kara, Poe’nun Kuzgunu (Ankara: Hayal Yayıncılık, 2008).
5. Tahsin Yücel, Düşlerin Ölümü (İstanbul: Ataç Kitabevi, 1958).
6. Mahmut Özay, Yorgo (İstanbul: Yeditepe Yayınları, 1966).
7. Nejat Gülen, Heybelide Yaz Sonu (İstanbul: Engül Yayın, 1984).
8. Ahmet Haşim, Bütün Eserleri II: Bize Göre/İkdam’daki Diğer Yazıları (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1991).