illüstrasyon: Ceren Oykut
Kedi Sevenler Cemiyeti

Niyazi Ahmed Banoğlu, Osman Cemal Kaygılı’nın 1933-1935 yıllarında arkadaşlarıyla birlikte bir “Kedi Sevenler Cemiyeti” kurduğunu yazar. Banoğlu’nun verdiği bilgilere göre Osman Cemal Kaygılı’nın yanı sıra bu cemiyette kurucu olarak görünen isimler arasında Ticaret Odası ve Ticaret Bakanlığı’nda dış ticaret müdürlüğü yapmış, Afgan Krallığı’na müşavir olarak gitmiş olan Hakkı Nezihi Erksan da vardır. Erksan, iş dönüşlerinde, çantasına doldurduğu ciğerleri sokak aralarında karşısına çıkan kedilere dağıtırmış. Çok sevdiği kedisini gömdüğü mezara diktiği gül ağacı kuruyunca, ağacı söküp evinde saklamış. Diğer kuruculardan Selim Tura 1930’lu yıllarda Vakit gazetesinin yazarlarındandı. Büyükada’da bir Rum kadınına kırk kadar kediye baktırırmış. Diğer bir kurucu da arkadaşlarından Abdullah Tanrınınkulu olup, o da Fındıkzade’deki evinin bahçesinde otuz kadar kediye bakarmış.1

Münif Fehim ve Togo’nun kaleminden Osman Cemal Kaygılı

Osman Cemal Kaygılı’nın adı şimdilerde pek hatırlanmaz, oysa bir dönemin pek verimli gazetecilerindendi. Röportajları, mizahi yazıları, hikâyeleri ve romanlarıyla tanınırdı. Çingeneler adlı romanı İstanbul Çingeneleri, özellikle Ayvansaray ve Sulukule bölgeleri konusunda tartışmasız bir ana kaynaktır. Köşe Bucak İstanbul başlığı altında toplanmış semt röportajları 1930’ların İstanbul’unu en ilginç ayrıntılarıyla tanıtır bize. Gazetelerde kalmış yüzlerce değerli yazısı da toplanıp yayımlanmayı bekliyor.2 Osman Cemal Kaygılı’nın bir de “Tekin Olmayan Kedi” adlı bir uzun hikâyesi vardır, ama bu hikâyede kedi değil sahiplerinin başından geçen bir olay anlatılır. Bu aile sürekli hırsızlık yapıp kendilerine altın getirdiğini düşündükleri kedilerini ardı ardına sokağa bırakır; ancak sonunda bunun eskici bir Yahudi tarafından düzenlenen bir dolandırıcılık olayı olduğu ortaya çıkar.

Biz yine dönelim “kedi sevenler”e. Osman Cemal Kaygılı bazı gazete yazılarında bu cemiyetle ilgisi olsun olmasın, “kedi meraklıları”nı anlatır bize. “Kediyi çok seven insanlar, yalnız kediye karşı değil, tabiatın bütün güzel varlıklarına karşı çok derin birer muhabbet sahibidirler” diye anlamlı bir giriş yapar. Yazar çizer takımından en başta Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı, onun “Kedim Nasıl Öldü?” adlı hikâyesini hatırlatarak anar. Ardından Neyzen Tevfik’in kedi sevdasına değinir. Neyzen evinde beş kedi beslemektedir, derbederliğinden bir ölçüde kurtulması sağlayan da bu kedilerdir. Kaygılı anlatıyor: “Onu, ‘Bir abam var atarım / Nerde olsa yatarım’ felsefesinin numarasız kalender ve derbederliğinden kurtarıp odasına bağlayan biricik sebep de bu kedilerdir. Tevfik onlar için ‘bizim çocuklar’, ‘bizim külhaniler’, ‘bizim yavrular’ der. Bir zamanlar haftalarca, hatta aylarca ev bark yüzü görmeden gününü gecesini rastgelen yerde geçiren Tevfik, şimdi akşam olup da ortalık karardı mıydı, olduğu yerde artık bağlasanız duramaz ve ‘Çocukların evde karınları acıkmıştır, külhaniler şimdi dört gözle manca bekler, hatta yavruların birisi biraz midesini bozmuştu, vaktile gidip sütçüler kapamadan ona bir kâse yoğurt bulmalıyım’ deyip olduğu yerden fırlar.” Osman Cemal, Neyzen’in geçen kış kaybolan Tekir’i için hâlâ içinin yanmakta olduğunu da ekler sözlerine.

Kaygılı’nın değindiği ikinci ünlü kedi dostu ise yazar Aka Gündüz’dür. “Bundan iki yıl kadar önce bizim Maltepe üzüm bağlarında, bana Ankara’daki kendi bahçesinde on beş-yirmi güzel kedisi olduğunu söylemiş ve bunların içinden mavi tüylü bir Ankara yavrusunu bana posta ile göndereceğini vaat etmişti, hâlâ gelecek…” Vakit gazetesi yazarlarından Mehmet Selim’in de “evvelki yaz matbaada anası öldükten sonra öksüz ve sütsüz kalan gayet cılız bir kedi yavrusunu Beyoğlu’nda bir dul kadına götürüp, para mukabilinde onu orada emzikle” beslettiğini hatırlatır. Sonra kısa kısa kedi seven diğer yazarları da anar: Niyazi Ahmet Banoğlu, Halid Ziya Uşaklıgil, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim resmigeçit yapar…

Tan Oral’ın izine ayrılışını duyuran
kedi çizimlerinden

Benim Kedilerim Başkadır

Eh, Kedi Sevenler Cemiyeti’ni kurmasından da bellidir elbette, Osman Cemal Kaygılı’nın kedi sevgisi. Mahmut Yesari de onun ardından yazdığı yazıda bu konuya değinir: “Evde kedileri vardı. Onları çok severdi. Her akşam onların ciğerlerini alır, eve öyle giderdi. Karlı, yağmurlu, rüzgârlı havalarda elleri donar, o gene kedilerinin ciğerlerini şikâyet etmeden taşırdı.”3

Kaygılı da sık sık bu sevdasını dile getirir: “Kedi için son zamanlarda en çok yazı yazan ben oldum, kedi merakım ve muhabbetim pek fazladır” der ve ekler: “Kediyi kırkımdan sonra değil, çocukluğumdan beri çok severim. Şimdiye kadar benim elimde büyüyüp ölmüş ya da kaybolmuş, yani çalınmış kedilerimin adedi herhalde yirmiyi geçer sanırım. Hele bundan altı yedi yıl önce, allem edilip kallem edilip henüz üç yaşındayken evimden uçurulan beyazlı karalı, bol tüylü bir Van kırması kedim vardı ki ona hâlâ yanarım.” 1936 yılında kaleme aldığı bu yazıda, evindeki kedileri de tanıtır bize:

Titini. “Sarılı, beyazlı ve tam on dört yaşında Titini adlı, yarı bunak, yarı sağır, fakat çok aç gözlü bir zavallıdır. Zaten çocukluğunda ve gençliğinde biraz alıkça olan bu hayvanın önüne fareyi koysanız yüzüne bile bakmaz, hemen kafasını öteye çevirir, lakin yiyecek içecekten açıkta ne bulursa kapar ve çiğnemeden yutar. Mübareğin yaşı ilerledikçe pinponluğu, sünepeliği, aptallığı da o kadar artıyor. İhtiyarlık dolayisiyle biraz da pisçe olduğu için hiç eve almayıp bahçedeki bir kulübede yatırdığımız bu koca alık, yaz kış geceleri peşime takılır, söylene söylene benimle evin kapısına kadar gelir, orada yiyeceğini tıkınır, kulübesine gider yatar.”

Tekir. Adı üstünde, “iki buçuk yaşında tam ve lekesiz bir tekirdir. Haşarı mı haşarı, cingöz mü cingöz, avcı mı avcı, yırtıcı mı yırtıcı, canbaz mı canbaz, asabi mi asabi! Evin içinde fare değil, sinek uçurmaz, bahçeden kuş geçirmez. Akrebi tırnaklarile delik deşik eder; yaz geceleri bahçede dolayan kurbağalarla futbol oynar gibi oynar. Yalnız bu yaz bizim bahçeye dadanan küçük bir kirpi ile de aynı oyunu yapayım derken, kirpi tertop olup da dikenleri pençelerine batırınca bizimki afallamış, acı acı miyavlayarak oradan uzaklaşmıştı.”

Sarman. Henüz üç-üç buçuk aylık olan Sarman, Çiçi [bazen Cici diye de yazıyor ama bunun mürettiplerin hatasından ileri geldiğini düşünüyorum] adlı bir kedinin en sevimli, en nazlı yavrusudur. Kardeşleri erkek olduğu hâlde Sarman anası gibi dişidir. “Onun anasına bakın, kızının da ne kadar güzel, nazlı, sevimli olduğunu anlayın. Diyebilirim ki ben ömrümde bunun kadar insana sokulan, bunun kadar kendisini insana sevdiren kedi yavrusu görmedim. Ya şeytanlığı, oyunculuğu, canbazlığı harikuladedir. Önceleri bir buçuk-iki ay kadar kendisini son derece kıskanıp tırmalamaya, dövmeye çalışan çapkın Tekir, şimdi bu çok güzel, çok sevimli, çok nazlı, aynı zamanda çok oynak, çok şaklaban kızla öyle canciğer oldular ki sabahları saatlerce o koskoca bahçedeki bütün ağaçların üstündeki yaprakları hallaç pamuğu gibi didik didik ediyorlar.”4

Behiç Ak’ın kedilerinden

Birkaç ay sonra yine kedilerle ilgili bir yazısında, mevsim itibarıyla ağaçlara, damlara fırlayıp, inceli kalınlı sürekli haykıran kedilerden açıyor bahsi. “Erkeği de dişisi de, yaşlısı da genci de, samuru da tekiri de, sincabı da pamuğu da, gümüşü de sarmanı da hep birbirine dönmüş! Zavallıların bu önemli, bu hayırlı işten en ucuz kurtulanı, en az üç-dört yerinden yaralı!” Sonra sözü yine kendi kedilerine getiriyor: “Benim tekir ki tam bir kaplan soyundan, tam bir kaplan desenli, henüz üç yaşında, çok kuvvetli, çok yaman. Çok atılgan ve tuttuğunu hemen koparan eşsiz bir toramandır; o bile şimdi sol omuzundan, sırtından, art bacağından olmak üzere üç yerinden oldukça derin yaralar almıştır. Evvelki geceki karlı fırtınalı havada biraz dinlensin, buz kesilen ilikleri biraz ısınsın diye kendisini içeriye kapatmıştım; fakat külhani, gece yarısı mutfağın düz bacasını tırmanarak gene kendisini karın, boranın içine atmamış mı?”

Tekir’in gözü dışarda olunca, fareleri gözü görmüyor elbette. Neyse ki evde altı aylık sarı kız var diye teselli buluyor Kaygısız. “Benim küçük sarı kız, kaç gün var ki evde bir mahpus hayatı geçiriyor ve bu hayat, mevsimi tamamiyle geçinceye kadar sürecektir. Kendisine kalırsa o da çocukluğuna filan bakmayıp, dışardaki bu curcunaya çoktan katışacaktı. Fakat ben bırakmıyorum.”5 Kedilerin güzelliğini konu alan bir yazısında ise Sarman adlı bu kedinin annesi Çiçi’yi tanıtır bize. “[Sarman] geçen yıl İstanbul kedilerinin en güzellerinden, en nazlılarından, aynı zamanda en cesur ve kahramanlarından sayılan Topkapı güzeli ‘Çiçi’nin kızı. Çiçi denilen bu hayvanın, geçen yaz yeni doğurduğu eşsiz derecede güzel üç kabak yavrusunu henüz memede iken aşırmasınlar diye onları tam bir buçuk ay, nasıl karanlık bir mezarın içinde büyütüp insanlara karşı vahşi alıştırdığını ve bir buçuk ay sonra yağmurlar başlayınca bu yavruları mezardan çıkarıp bir gazinonun kömürlüğüne getirdiğini, o zamanki gazetelerin birinde uzun uzun yazmış, sonra da yavrularına son derece düşkün olan bu dişi ve cici kaplanın, yavrularına hırlamak isteyen koskoca buldok kırması sokak köpeği ile koca bir eşeği, bir motosikletçi genci, bir simitçiyi, bir sürü koyunu, keçiyi önüne katarak, bir an içinde ortalığı nasıl allak bullak ettiğini gayet canlı tasvir etmiştim.” Ama sonra kötü bir haber de verir. Çiçi kışın hastalanmış, zayıflamış, tanınmaz sefil aç bir hâle gelmiştir… Bir hayır sahibi çıkıp ona baksa ne iyi olur diye noktalar bu yazıyı.6

Osman Cemal’in “Son Aşkımız da Böyle Geçti!” başlıklı bir yazısı ise önce bir insan sevgiliyle ilişkisini anlatır gibi başlar. Yazarı giderek tanıdığımızdan bu sevgilinin aslında bir kedi olduğunu tahmin etmeye başlarız: “Hele bu yıl, hele bu yıl… Kendini bana biraz daha fazla sevdirmek için onun bu yıl bana yapmadığı nazlar, nazeninlikler, cilveler, şirinlikler kalmamış ve ben de bu yıl onu her yıldan daha çok sevmiş, okşamış, koklamış, bağrıma basmıştım. İçlerinden, her akşam yüzüme temiz, saf, berrak, masum sevgi huzmeleri fışkıran, o filizi ve baygın gözlerine bakarak, elimle onun boynunu okşarken, bilseniz o, bana benim pek de anlamadığım kendi dili ile bazan ne şen şarkılar, bazan ne hazin şiirler söyler ve başını göğsüme dayayarak: ‘Sev, sev, beni daha sev!’ der gibi neler yapardı.”

Ama bu romantik anlatı, acı bir sonla noktalanır. Osman Cemal bu kediyle hep karşılaştığı bahçeye geldiğinde, bahçe sahibi, kedinin gözleri açık bir şekide öldüğünü haber verir. Söz konusu kedinin Sarman’ın annesi olan Çiçi olduğunu anlarız. Şöyle yazar Kaygılı: “Bahçe sahibinin bu ‘Gözleri de açıktı’ sözü beni büsbütün sarstı. Acaba zavallı rahmetli Çiçi’nin gözleri bir mezar içinde öksüz bıraktığı üç yavrusu için miydi, yoksa dört-beş yıllık en samimi, en sevgili dostu benim için mi?” Sonra, onun armağanı olan kızı Sarman’ın, evinde olduğunu düşünerek kendini avutur…7

İllüstrasyon: Ceren Oykut

İstanbul’un En Güzel Kedileri

Kaygılı bir başka yazısında kedi meraklılarından değil bizzat kedilerden söz eder. İstanbul’un en güzel kedilerinden… Onun inanılmaz gözlemci yanı burada iyice ortaya çıkar. Bakalım nasıl kediler varmış bu şehirde? Kaygılı kedilerin nüfus kütüklerini hazırlıyor adeta… Eminönü Meydanı’ndan Balıkpazarı’na (evet eskiden Eminönü’nde büyük bir Balıkpazarı semti vardı) saparken ilk karşınıza çıkan şekerci dükkânının kedisi örneğin: “Bu hayvan, renk itibarıyla diyebilirim ki, bugün İstanbul’da hemen hemen eşi bulunmayan bir hayvandır. Esas rengi gümüşi ile kurşuni arası… Yani mavi tilki denilen renge pek yakın. Sonra bu zemin üzerinde kaplan derilerinde olduğu gibi muntazam işlenmiş, kalınca ve siyaha yakın çizgiler… Gözler yeşilimtırak ve bir otomobil feneri kadar ışıklı ve bol fosforlu. Eh, boy ortaca… Yaş henüz iki… Tabiat, yabancıya karşı biraz vahşice. Umumiyet itibarıyla daha elli adımlık yerden insan gözlerini kendine çekiyor. Sahipleri, şimdi İstanbul’da eşi olmayan bu kedinin yalnız Amasya’da bir benzeri bulunduğunu ve yakında bu çok güzel erkek kediyi daha geliştirmek ve daha güzelleştirmek için hadım ettireceklerini söylüyorlar. Ne yazık! Halbuki böyle eşşiz kedilerin döllerini almalı!”

Balıkpazarı gezimiz daha bitmedi. Biraz ötede, Balıkpazarı’nın dördüncü sokağından Limon İskelesi’ne saparken, sol köşedeki küçük bakkalın kedisine geldi sıra. “Bu hayvan da erkektir ve tam tatlı bir tekirdir. Tüyler kısa ve kadife. Alım çalım son derece… Gözler koyu altın rengi… Rengine, alımına çalımına nisbetle yabancıya karşı oldukça munis…”

Karagümrük’te ise kimin olduğunu bilmediği bir Pamuk’tan söz ediyor Kaygılı. Adres: Sütçülerin toplandığı kâgir evin yanı başındaki hane. “Bu hele pek görülecek bir şey… Geçenlerde bir akşam kendisi önde, sahibi olan zat arkada çarşıdan dönmüş, eve giderlerken görmüş ve önce ben onu bir kedi değil bembeyaz bir Rus köpeği sanmıştım. Sahibi olan zatla bir hayli konuştuğum hâlde nasılsa onun adını sanını sormayı unutmuşum… Bu gerçekten görülmeye layık olan hayvanın bir arşın boyu, yarım arşından çok fazla yüksekliği ve onlara göre de gayet geniş bir eni vardı. Babası Van olduğu söylenen bu hayvanın tüyleri de o kadar uzundu ki, hemen hemen altı yedi parmak vardı. Başının üzerinde bir yumurta ve kısacık topuz kuyruğunun ucunda bir ceviz kadar siyahı olan bu canlı pamuk torbası kadar güzel bir kedi, ben sanırım ki o akşam ilk defa görüyordum.”

Edirnekapı’ya geçiyoruz. Bakkal Anastas’ın Bosfor adlı yavrusu mercek altında: “Bu hayvan geçen yaz Büyükdere’den getirilmiş ve bir ay sonra güzelliği yüzünden çalınmış ve bakkal Anastas’la ailesi günlerce sokak sokak, mahalle mahalle yavruyu aradıkları hâlde bulamamışlar, nihayet yavru kedi bir buçuk ay sonra kendiliğinden bakkal dükkânına gelmişti. Bu, henüz dört-beş aylıktır, yüzü beyazla karışık açıkça tekirdir. Kaşı, gözü, ağzı, burnu çok güzel ve son derece oynaktır.”

Sonra kısaca Bakırköy’de Sakızağacı Caddesi’nde gördüğü boynu kurdeleli dişi kediden ve Beyoğlu Asmalımescit’teki bir birahanede rastladığı yavru tekirden de söz ettikten sonra yazısını şöyle bağlıyor: “Geçenlerde gazeteler, her yıl bizde açılan hayvan sergilerinde şimdiden sonra güzel kedi ve köpeklerin de teşhir edileceğini ve bunlara iyi bakanlara mükâfatlar verileceğini yazmışlardı. Eğer yakında böyle bir şey yapılacak olursa hiç şüphesiz en iyi mükâfatları bu saydığım kediler alacaklardır.”8

İllüstrasyon: Tan Oral

Kedileri Öldürmeyiniz Efendiler!

Osman Cemal Kaygılı’nın çalıştığı Haber (Akşam Postası) gazetesi 1937 yılının Mart ayında günler boyunca, yapacağı bir etkinliği duyurur birinci sayfasından. Duyuru şöyle: “Kedi Müsabakamız. Kedi müsabakamız çok orijinal olacaktır. Biz biliyoruz ki evinizde çok sevdiğiniz ve çok güzel bulduğunuz kediniz vardır. Acaba bir an düşündünüz mü ki kediniz, semtinizdeki kedilerin en güzelidir. Kedinizi müsabakamıza iştirak ettiriniz. Size bunun için hiçbir zahmet verecek değiliz. Gazetemizin fotoğrafçısı evinize kadar gelip kedinizin resmini çekecektir. Size vereceğimiz bütün zahmet, kedinizi fotoğrafçımızın makinesi karşısına çıkarmaktan ibarettir.
Kedi müsabakamız semt semt yapılacak, her semtin birincisi seçilecek. Sonra da semtlerin birinci kedileri arasında İstanbul birincisi ayrılacaktır. Semt birincisi kedilere, altı aylık yiyecekleriyle birer madalya, İstanbul birincisi kediye de bir buçuk senelik yiyecek bedelile bir gümüş madalya verilecekir. Tafsilat pek yakında!”

Bu duyuruların hemen ardından Osman Cemal Kaygılı’nın “yarı şaka” yazılarından biri aynı gazetede yayımlanır. Kaygılı’nın yazdığına göre, evine giderken semtin ciğercisi ellerine yapışarak “Allah senden razı olsun, çok ömürler versin” diye dua etmeye başlamıştır. Osman Cemal önce anlamaz bu muhabbetin nedenini. Ciğerciyi zorlayınca işin arkasında bu “kedi müsabakası” ilanlarının olduğu anlaşılır. Ciğerci açıklar: “Sizin gazeteniz bu kediler müsabakasını ilan etti, bizim civarda birçok kişiler kedilerini besiye çekmeye başladı. Bu yüzden hem ciğer, işkembe, manca, kırpıntı satışları arttı hem de zayıf kediler tombul tombul oldu. Ya şimdi bir de müsabaka yapılıp mükâfatlar dağılırsa hem kedilerin, hem de bizim yüzlerimiz yeniden gülecek demektir.” Osman Cemal’in müsabakayla ilgisi olmadığını söylemesi, o işi yapanın kendisi olmadığını söylemesi de işe yaramaz: “Nasıl sen değilsin? Geçen akşam, zatınız buradan geçerken bir kadın söyledi ki kediler için gazetelerde başmakalelerini yazan hep senmişsin…” Kaygılı itiraz eder: “Başmakaleleri değil, kedilere dair ara sıra ufak tefek şeyler yazarım.” Ama ciğerci bildiğinden dönmez, duaya devam eder.9

Ciğerci dönmez ama gazete döner. Bir ay boyunca duyurdukları “kedi müsabakası” 30 Mart 1937 gününden sonra bir daha gündeme gelmez. Ne yeni bir ilan çıkar, ne müsabaka yapılır. Sanki böyle bir duyuru onca süre yapılmamış gibi. Ne bir ses, ne bir nefes! Sanırım, o sıralarda başlayacak olan “kedi katliamı”nın düzenleyicileri, gazete sahiplerinin kulağını çekmiş; “Şimdi sırası mı?” diye uyarmışlardır. Beklendiği gibi, bu yazıların ardından, 1937 yazında İstanbul’da korkunç bir kedi itlafı başlar. İtlaf ne demek, yeni nesiller bilmez. Yok etme, öldürme yani… Neymiş, kuduz artmış, kediler de kuduzu yayıyormuş… Bu konunun önüne arkasına uzanırsak sayfalarımız yetmez. Sadece binlerce ve binlerce kedinin o bir-iki yıl içinde “itlaf” edildiğini söyleyerek geçelim. İşte yine tam bu sıralarda, yine Haber gazetesinde Ensari Bülend imzalı “İstanbul Şehrini Farelerden Kurtarmak İçin…” başlıklı bir yazı yayımlanır. Yazı, farelerin çoğaldığından, hastalık yaydıklarından dem vurur, sonra sadede gelir. Çeşitli çareler sıraladıktan sonra ekler: “Farelerin imha edildiklerine inanabileceğimiz ana kadar kedilerle bir mütareke akt ederiz. Farelere karşı açtığımız mücadele bitinceye kadar hiçbir sebep ve bahaneyle kedileri toplatıp öldürmeyiz.”

Aynı gazetenin yazarı olan Osman Cemal Kaygılı’nın, bu yazıyı okuduktan sonra farelerin neslinin hiç kurumaması için bodrumda bir fare çiftliği kurduğu söylenir, fareler bitmezse kediler de bitmez diye düşünerek. Ne kadar doğru bilemem!

Gökhan Akçura ve ilk kedisi Patti

1. Akt. Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları, 2. basım (İstanbul, 1993), s. 503.

2. Daha geniş bilgi için bkz. Gökhan Akçura, “Eyüplü Bir Yazar: Osman Cemal Kaygılı”, İnsanlar Alemi (İstanbul: İthaki Yayınları, 2005).

3. Mahmut Yesari, “Osman Cemal Kaygılı”, En Son Dakika, 16 Kasım 1945. Babıâli’den Son Selam içinde (İstanbul: Dün Bugün Yarın Yayınları, 2018), s. 325.

4. Osman Cemal Kaygılı, “Kedi Meraklıları ile Baş Başa Dertleşme”, Son Posta, 13 Eylül 1936; “Bizde Kedi Sevenler Kimlerdir?”, Haber (Akşam Postası), 9 Ağustos 1927.

5. Kaygılı, “Kediniz Var mı, Bugünlerde Derdiniz Var Demektir!”, Son Posta, 28 Ocak 1937.

6. Kaygılı, “Kediniz Güzel mi?”, Haber (Akşam Postası), 6 Mart 1937.

7. Kaygılı, “Son Aşkımız da Böyle Geçti!”, Kurun, 31 Ağustos 1938.

8. Kaygılı, “İstanbul’un Güzel Kedileri”, Kurun, 21 Aralık 1937.

9. Kaygılı, “Ciğercinin Duası”, Haber (Akşam Postası), 6 Nisan 1937.

Gökhan Akçura, hayvan, İstanbul, kedi, Osman Cemal Kaygılı