Isınmak İstiyorum!

Pahalılık öyle bir hâl aldı, ısınmak artık kolay değil. Odun. Kömür. Mazot. Elektrik… Neyle ısınırsanız ısının, faturalar cebi yakıyor. İşte böyle bir ortamda ısınma araçlarımızın da bir tarihi olduğunu hatırladık. Eskiden yeniye doğru bir gezi yapalım…

Osmanlı döneminde evlerin temel ısınma aleti mangaldı. Mangalın, yapıldığı maddeye, geldiği bölgeye ya da hangi amaçla kullanıldığına göre değişen pek çok adı vardı. En çok pirinç ve bakır mangallar kullanıldı. Gümüşten yapılanları ve tombaklanmış olanları da vardı. 19. yüzyıl İstanbul’u üzerine çok değerli bir eser bırakmış olan Abdülaziz Bey, bize evdeki mangal çeşitlerini şöyle sıralar: “Erkân minderi mangalı, sarı mangal, Süleymaniye dökmesi orta mangalı, Edirne mangalı, Selanik yapması yüksek orta mangalı, kısa bakır mangal, küçük sarı mangal: yemek mangalı, kahveci mangalı vs.”1

Evin her köşesinde, işlevine uygun mangallar yer alınca, bunların hazırlanması da ister istemez ciddi bir merasimi gerektirir. 1908 yılında 20 yaşlarında olan Münevver Alp, bir yazısında bize mangalların nasıl yakıldığını anlatır. Sabah vaktinden başlayalım. Bir akşam önceden iyice küllenmiş, kapağı örtülerek bırakılmış olan oturma odasındaki büyük mangal, sabahleyin namaza kalkan evin büyük hanımı tarafından açılırdı. Büyük hanım besmeleyle mangal kapağını kaldırır, hemen dolabın alt gözündeki yerine koyardı. Bu kapağı alınmış mangalın üstündeki soğuk külleri maşayla usul usul yana çeker, akşam ateşinde dibe yerleştirilmiş kömürler nar gibi ortaya çıkardı. Yandaki kıvılcımlı küle kahve cezvesi sürülürdü. Bu sırada sütçü gelmişse, ateşin üstüne sacayağı konur, süt tenceresi oturtulurdu. Hep o ateşte süt kaynar, salep pişer, yağ sürülecek ekmekler kızartılır, kahvaltı faslı bitmeden ateşe konan eltası da ısınırdı.

Sıra halayık ya da evin gelininin kömür yakmasına gelirdi. Kış günleri sabah akşam günde iki nöbet kömür yakılırdı. Bu dönemlerde kömür denince “odun kömürü”nün kastedildiğini de aklımızın bir köşesinde bulunduralım. Yakılacak kömür kaç mangala taksim edilecekse ona göre kömür seçilirdi. Büyükten küçüğe doğru kömürler elleme, orta, mıcır diye adlandırılırdı. Elleme en iri, ufalanmamış parçalardı. Bu kömürler çuvaldan çıkarılıp yakmak için bezlere dökülürdü. Ateş ise oturma odasının mangalında mutlaka hazır olurdu. Bu mangalın içinde çift “mangal göbeği” bulunurdu. Mangal göbeği bir mangalın ortasında bulunan, içinde ateşin yandığı taşınabilir çanağa verilen addır. Bu göbekler akşam sabah değiştirilerek kullanılır, oda ateşsiz bırakılmazdı. Halayık oturma odasına elinde boş ateş küreğiyle gelir, ocaktaki kömürleri ateşlemek için mangaldan ateş isterdi. Büyük hanım mangalın tertibini bozmadan, kendi deyimiyle “mangalın içini harman yerine çevirmeden” en elverişli gördüğü ateşleri verirdi. Ateş mutfağa götürülür, hazırlanan kömürler ocakta yakılmaya başlanırdı. Ardından evdeki bütün mangalların göbekleri mutfağa taşınır, külleri kül tepsisinin üstünde tel kalburdan geçirilirdi. Buna kül elemek denirdi. Bir yandan da ocaktaki kömürlerin karıştırıla karıştırıla iyice yanması temin edilir, elenen küller ise mangal göbeklerine ateşin bakıra temas etmeyeceği şekilde yayılırdı. Sonra ocakta nar gibi yanmış en büyük elleme kömür mangalın dibine, külün içine gömülür, içine ikinci derecede olan ellemeler dizilir, küllenir, daha üstüne iki-üç kürek kırıklı tabir edilen ceviz büyüklüğünde ateşler konurdu. Bunlar da hafifçe küllenir, en üste mıcır denen fındık ve leblebi büyüklüğündeki ateşler konarak, küreğin tersiyle üstüne basılır, ateşler sıkıştırılırdı. Mangalın ateşini bu mıcırlar beslerdi. Son olarak, üstü tepede bir avuç içi kadar yer açık kalmak üzere külle kapatılan mangallar odalara dağıtılırdı.2

Konakların geniş ve tavanları yüksek olan odalarına konan büyük pirinç mangalların tavası çok ateş alacak biçimde yapılmıştı. Bu mangalın “tavalarının yanlarında dört halka bulunur, ateş konduktan sonra dört sarı zincirin çengeli bu halkalara geçirilir, tepesindeki halkaya da sırık sokulur, iki kişi ateş dolu tavayı omuzlarına alarak mangalın bulunduğu yere götürürlerdi.”3 Mangallar dağıtımı her odaya, her duruma uyacak biçimde planlanır, zaman zaman yer değiştirilirdi. Kışın yatak odalarındaki mangallara sadece akşam ateşi yakıldığı zaman ateş konur, gece içinde sönmesi istendiğinden dibine elleme konmazdı. Yatak odasında mangal yoksa, evin başka odalarından getirilen sıcak mangal kapakları yatakları ısıtmak için kullanılırdı. 

Mangalın evlerde egemen olduğu son dönemlerden bir tanıklık da Rauf Mutluay’dan gelir: “Adam boyundaki pirinç saray mangallarından en ucuz tenekesine kadar bütün çeşitlerini gördüm diyebilirim. Nicesinin yanında yaşadım. Külleyip kapakladığımız zaman, bütün gece hem bir yangın olasılığı, hem bir ılık, kolay sabah umuduyla yan yana yattığımız mangal. O ortaçağ yaşantısının, o her evin bir dünya kurma zorunluğuyla bütün hayat ve geçim zorluklarını tek başına göğüslemeye hazırlandığı kara kışlar öncesinde –yemekleri, sucuğu, pastırması, kavurması, turşusu, kurutması, tarhanası, odunu, kömürü, eriştesi, nişastası, unu, pekmezi, yazdan kışa saklanabilecek bütün ürün birikimleriyle– en önce akla gelen, hep el altında kullanılan dost eşyası. Kızların çeyizi, akraba hediyesi, oda arkadaşı, kış yoldaşı mangal.”4

Gezici Kalorifer: Tandır

Ahmet Rasim’in yeni nesillerin anlaması için “gezici kalorifer” adını taktığı tandır ise aslında altında mangal bulunan bir çeşit masadan başka bir şey değildir. Odanın bir köşesine iyice yanmış, kor olmuş odun kömürü ateşiyle dolu bir mangal götürülür, üzerine dört ayaklı yüksekçe, masa benzeri bir alamet konurdu. Masanın yanmaması için altına teneke mıhlanırdı. Bunun üstüne saten yahut sim veya sırmalı kumaştan bir örtü örtülürdü (Buna tandır yorganı da denirdi). Hanımlar minderlerin iki yanına geçer, mindersiz kalan üçüncü tarafa da yer minderleri atarak otururlar, örtüyü de dizlerinin üstüne alırlardı. Tandır başında iş işlenir, oyun oynanır, dedikodu yapılırdı… Yemek burada yenir, misafirler burada ağırlanırdı. Herkes yattıktan sonra konak kalfaları camları açarak odaları havalandırır, tandırın içindeki ateşi kahve ocağına döker, tandır yorganını kaldırır, sonra da gidip yatarlardı.

18. yüzyılda İsveç Elçiliği’nde çalışan ve o dönemin İstanbul’unu anlatan d’Ohsson, tandır sözcüğünün fırın anlamına gelen “tennûr”dan bozma olduğunu söyledikten sonra şöyle devam eder: “Eğer Avrupalılar bunu [yani tandırı] bilseler, herhalde tatbik etmekten kaçınmazlardı. Çünkü tandırın verdiği sıcaklık çok tatlı bir sıcaklıktır ve şöminelerin harlı sıcaklığından çok daha az tehlikelidir.”5 Ahmet Rasim de çocukluk yıllarından hatırlar tandırı. “Siz zavallılar bu gezici kaloriferi görmediniz” diye eğlenir bizimle… Tandır başında oynadığı oyunları, özellikle de yiyip içtiklerini unutamaz: Kurutulmuş ayvadan un kurabiyelerine, lalangadan içinde hacı lokumları yüzen pekmeze…6

Tandır her sınıftan insan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm tebaası arasında kullanılırdı. Hatta imparatorlukta yaşayan Avrupalılar bile onu benimsemişti. 1790’lı yıllarda İstanbul’a görevli olarak gelen Fransız doktor Olivier’nin bu konuda ilginç gözlemleri de var: “İstanbul’da yaşayan Avrupalılar, Frenkler bu adete [tandır başında oturmaya] memnunlukla alışmışlardır. Zira kadın ve erkeğin yan yana gelmesini kolaylaştırır ve mutaassıp validelerin gözleri ve de kıskanç kocaların bakışları, tandır etrafında oturanların zeki ve kurnazca işaretleşmelerine ve örtü altından manalı ayak ve diz temaslarına engel olamaz. Eğer günün birinde İstanbul’da şömine âdeti yerleşip tandır ortadan kalkacak olsa eminim ki buna ilk önce bütün güçleriyle itiraz edecek Rum kadınları olacaktır. O inandırıcı talakatları [dil açıklığı] ile tandırın tatlı sıcaklığını savunacaklar, onun ne kadar daha ekonomik ve sıhhî olduğunu ispata çalışacaklardır.”7

Sobalar, Özellikle Çini Sobalar

Evlerin mangal ve tandırlarla ısındığı bu dönemde doğal olarak güçlü bir ev sıcaklığından söz edilemez. Bu nedenle insanlar kalın ve sıkı giyinmek zorundaydı. Kürklü, yünlü, abalı sıkı giyeceklerdir bunlar. Yün kaşkollar, şallar, tek parmak eldivenler… Kışın şıklık olsun diye ince giyinenlere ise “zemheri zürefası” denirdi.

Mangalların egemen olduğu dönemde soba ve şömine ortada yoktur. Ancak bazı sefaret binalarında şömine ve bazı zenginlerin evlerinde nadiren Rumeli ocakları bulunurdu.8 Bunların da kendine özgü bir yapılış biçimleri vardı. Ateşin yakıldığı bölüm, birkaç basamak yukarıdaydı. Ocağın ayakları, odanın içine doğru üç ayak kadar çıkıntılı yapılırdı. Tavana kadar olan bölüm ise desenlerle süslenirdi.9

Macarcada “oda” anlamına gelen soba Bulgarca, Romence, çağdaş Yunanca ve Türkçede ortak bir sözcüktür. Sobanın ortaya çıkışının Tanzimat’tan sonra olduğunu aktaran Kudret Emiroğlu, konaklarda gerekli düzenlemelerin yapıldığını ve kullanımın zamanla arttığını söyler: “Resmi dairelerde soba kullanılmaya başlandı. 1877 tarihli Vilayet Belediye Kanunu’nda saçaktan yukarıya uzatılmamış soba boruları belediye yasakları arasında sayılmıştı. Müslümanlardan Hz. Muhammed zamanında yoktu diye sobayı bidat sayarak mangalda direnenler çıktığı gibi, Yahudi din adamlarının tavrı da farklı değildir. İstanbul hahamlarının, 1895’de Hasköy’de açılan Yahudi ilkokulu Şule-i Maarif’te haham adaylarının da okuyabilmeleri için ileri sürdükleri şartlar arasında, okulda Frenk icadı soba yerine mangal kullanılması da bulunmaktadır.”10

Büyük çoğunluğu ahşap olan İstanbul evlerine sobanın girmesinin başka zorlukları da vardı. Bu noktaya Muhtar Paşaoğlu şöyle işaret eder: “O zamanlar İstanbul’un saraylarından, kibar konaklarında bile odun, hele taşkömürü sobasına rağbet yok. Zira bacada, borularda kurumların birikip tutuşması, yangına sebebiyet vermesi melhuz [olası]. Bunu da geç, o koca koca, kapkara soba boruları yüreklere kasvet mi bastırsın!”11 Aslında yangın için sobalara da ihtiyaç yoktu. Tandırlar yangınlar için yeteri kadar tehlike oluşturuyordu. Sadri Sema tandır sefasının bu tür olası sonuçlarına işaret eder: “Evin ihtiyar ninesi boş buldukça tandırdadır. Hatta günlerini, gecelerini orada geçirir, uyuşur kalır. Gaflet basar üstüne, uyuklar, dalar… Artık bacağı mı takılır, masa mı yerinden oynar, ne olursa olur, yorgan tutuşur; alt tarafı malûm… […] Beş on dakika içinde evin bütün pencerelerinden kırmızılı, siyahlı dumanlar, alevler…”12

Ama eninde sonunda sobalar, özellikle de çini sobalar evleri, konakları ısıtmaya başlayacaktır. Çini sobaların en güzelleri özellikle saray, köşk ve konaklarda yer alırdı. Bunlar genellikle Avusturya, Fransa, İtalya ve Rusya’dan getirilirdi.13 Boğaz yalılarındaki yaşamın son tanıklarından Şadan Akyol anlatıyor: “Çini sobalarda meşe odunu yakılırdı. Düzgün kesilmiş meşe odunlarının yanı sıra bazen kök de atılırdı. Boğaz sırtlarından elde edilen ve ‘pırnal kökü’ denen bu kırmızıya çalan kütükler, boğum boğum hâlleriyle ve şayet iyi hesaplanıp kesilmemişlerse, şekilsiz biçimleriyle, sobanın ağzından içine sokulmaları, hayli hüneri gerektirir. […] Çeki hesabı ile alınan odunlar Karadeniz’den mavnalarla getirilir, yalıların bahçelerinin bir köşesine yığılırdı. Belirli uzunluktaki odunlar daha sonra baltalarla, sobaya girecek bir boyutta kesilip kömürlüklere istif edilirdi. Karadeniz’e çıkan mavnalar ustaca zikzaklarla Boğaz’ı geçerlerdi. Bazan da yüklerini limanlara boşaltan çektiri gurubuna katılıp, römorkör refakatinde Boğaz’ı geçerlerdi. Römorkörler küçük cüsseleriyle arkalarına sıralanmış yayvan yapılı bu teknelerle ‘yukarı sular’ ve ‘anafor suları’ndan da yararlanarak ustaca akıntıları geçer, onları hedeflerine ulaştırırlardı.”14

Galata Kulesi kabartmalı soba kapağı

Çeşit Çeşit Sobalar

Bir dönemin ev yaşamını aktaran anı kitaplarının içinde sobalı yaşamın yansımalarını kolaylıkla görebiliriz. Nezih H. Neyzi, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Kızıltoprak’taki konakta kışa nasıl hazırlanıldığını anlatır: “Yaz aylarından 30-40 çeki odun alınmış ve bodruma yerleştirilmiştir. Taşkömürü bir ila bir buçuk ton. Yemek pişirmek için mutfak yanına bahçeye yığılırdı. Sonradan havagazı gelince kömür içerdeki sobalarda yakıldı ve küçük bahçeye yığılmaya başlandı. Mangal kömürü de bir manda arabası yükü gelir, bahçede sırt kantarı ile tartılarak bodrumdaki özel yerine yığılırdı.” Yakacakların alınmasından sonra sıra sobaların kurulmasına gelirdi: “İlk iş olarak soba boruları ahırdan alınır ve elden geçirilirdi. Aşağı yukarı her odanın borusu belli idi. Tellerle tavana bağlanan borular sobalara takılır ve bir deneme yapılırdı. Her odanın ayrı bir çini sobası vardı. Yalnız yemek odasında bir kömür sobası bulunurdu. Her odanın bir de sobanın yanında odun sandığı olurdu. Bunlar özel surette saçtan yapılmış boyalı ve süslü küçük sandıklardı. […] Odalardaki sobalar genellikle renkli çini sobalardı. Yalnız yemek odasında demirden bir kömür sobası vardı. Bir zaman da aşağı orta sofaya bir büyük kömür sobası konmuştu. Çünkü sofaya çıkınca donardık. […] Bu büyük çirkin kömür sobası pek çok hararet çıkarır, alt sofalar biraz ısınır, orta oda oturulur hâle gelirdi.”15

İkinci Sınıf Dergisi kapağında soba, 1940 ve 1943

Çini sobaların yok oluşunun ardından sac ve demir sobalar geldi. Bunlarda odunlar gürül gürül yanıyor, ama odanın sıcaklığını korumak pek kolay olmuyordu. Neyse ki bir süre sonra, hükümetin kömür seferberliği başladı. Böylece sobalarda kok ve antrasit kömürleri yakılarak daha kalıcı bir sıcaklık elde edildi. Demek ki kısaca kömür tarihine de girmemiz gerekiyor. Kömür Osmanlı’da esas olarak bir sanayi yakıtı. En çok da donanma tarafından kullanılıyor, bu nedenle adı zaten “vapur kömürü”. 1933 yılında “Türkiye Cumhuriyeti Birinci Sanayi Planı”nda evlerde daha çok odun ve odun kömürü kullanılmasının mahzurlarından söz edildikten sonra konu şöyle noktalanıyor: “Bugün medenî memleketlerin kabul ettikleri ev mahrukatı [yakacağı], maden kömürü, linyit ve bunların taktirinden elde edilen kok, sun’î antrasit ve tabiî antrasittir.”16

Sobalar bu atılıma paralel olarak daha çok üretilmeye başlanır. Aile bilgisi kitaplarında onlar için özel bölümler ayrılır. Ağırlık madeni sobalardadır. Ama bunların da iyi ısıtması için şu koşullara dikkat etmemiz gerekmektedir:
“1. Sobanın maden tabakasını kızarmaya bırakmamak için içerisi tuğla tabakasiyle güzelce örtülü olmalı.
2. Sobanın ocağı her zaman ve doğrudan doğruya dışardaki havaya dokunmalı.
3. Sobanın içinde lüzumundan çok ateş yakmamalı.
4. Sobanın üstünde her zaman bir kap içinde su bulundurmalı, bu suyun verdiği buhar havanın pek kuru olmasına mani olur.”17

Bu yerli soba firmaları arasında adı bugüne kadar gelmiş olan Şakir Zümre’nin yeri ayrıdır. Bu sobaları üreten Türk Sanayi-i Harbiye ve Madeniye fabrikatörü Şakir Zümre’ydi. 1920’de kurulan Şakir Zümre Madeni Eşya Fabrikası’nın sahibi olan Şakir Zümre, Varna’da doğmuş ve Bulgaristan parlamentosunda milletvekilliği de yapmıştı. Şakir Bey 1966’da ölmüştü. 1954 yılında çıkan bir ilanda Şakir Zümre sobalarının otuz senelik bir tecrübeye sahip olduğu ve 375 bin aile tarafından kullanıldığı belirtiliyor. Çocukluğu Kadirli’de geçmiş olan Gözen Küçükerman anılarında Şakir Zümre sobasını şöyle anlatır: “Şakir Zümre ismi size ne ifade eder bilemem ama benim için gerçekten çok önemlidir. Bütün çocukluğum onunla şekillenmiş gibidir. Yıl 1945-46. Beş-altı yaşındayım. […] Bu küçük taşra kasabasının okur yazar sakinlerinin yaşadığı […] salonun yemek bölümü ile oturma odasının kesiştiği yerde bir ‘Şakir Zümre’ sobası dururdu. Koyu gri gövdeli, pırıl pırıl kromajlı ve kafes şeklinde delikli odun atma yeri, altından kül alınan çekmecesi ile gerçekten bir heykel kadar güzeldi. Hele kapağı açmada kullandığımız, ucu kancalı ele kolayca oturan krome maşa… Başka bir alete ihtiyaç yoktu, o alt üst kapakları açar, kapar, küllüğü çeker iter ve odunların yerleşmesini sağlardı.
Sobanın üzerine ne tencere ne çaydanlık, hiçbir şey konamazdı. Kış günleri sabah ekmeklerimiz ve kestane kızartılması için sobadan alınan kor, bakır mangala konurdu sadece, bu konuda çok titizdi annem. […] Her şeyin ‘donduğu’ bir kasabada ben bedenen ve fikren büyüyordum. Ama aynı yerinde duran Şakir Zümre sobası ile birlikte, aynı onun gibi… Sobanın hiç değişmeyen parlaklığı, o küçük alet ve o yazı, derinlere kazanmış, alevlerin arasından görünen yazı, ‘Şakir Zümre’…”18

Sobaların giderek nasıl çeşitlendiği, gaz ve elektrik sobalarının nasıl ortaya çıktığı ise daha sonraki yılların konusu. Sermet Muhtar’ın gaz sobalarının ilk adının “petrol sobası” olduğunu anlatır örneğin.19 Refik Halid Karay evindeki kaloriferin mevsim daha gelmediği için yakılmadığı görünce, mecburen elektrik sobasını devreye sokar: “Geçen akşam soğuk öyle canıma tak dedirtti ki, elektrik sobasına başvurmaya mecbur kaldım; fakat mübareğin kaytanı prize girdi mi, antredeki saatin hani ağır ağır kımıldayan bir çarkı vardır, numaraları işletir, bir dönmedir tutturuyor, bakınca rakamların bir bir arkasına koşuşup yuvarlanmasından insanın gözü kararıyor. Bunu gördükten sonra gel de rahat bir zihinle yazı yaz veya sohbete dal! Kabil mi? Başlıyor adamın zihninde de bir numeratör işlemeye: Tık, tık işte 90 kilovattayız, 91, 92, 93… Tam rahata imkân yok!20 Üstad kaloriferlerin yanmamasından hep şikayetçidir! “Parasile rezil olmak buna derler. İkide bir, elimi kalorifer borularına, o pırıl pırıl yaldızlı, fakat bar kızları gibi soğuk yürekli haspalara sürüyorum, ümit dünyası bu, belki ev sahibi insafa gelmiştir, cömertliği tutmuştur, centilmenlik gösterecek… İhtimaldir padişahım belki derya tutuşa! Fakat ne gezer, her boru bir engerek yılanı… Dokununca parmaklarımdan başlayan raşe sırtımın ortasında anafor şekline giriyor. Hem elbette dikkat etmişsinizdir: Yanmayan kalorifer boruları odada mevcut eşyanın en soğuğudur. Sanki sıcak hava yerine içine, aşağıdan yedi cücelere benzeyen konfor modern düşmanı bir sürü ecinni soğuk nefeslerini üflüyorlar veya kazanı habersizce kaldırmışlar, yerine frijider koymuşlar!”21

Kalorifere aslında başlı başına bir yazı hazırlamak gerekiyor. Gelin biz yine sobamızın başında kalalım. Kışın sanırım herkes ısınmak ister ve benim gibi sıcak sever…

1. Abdülaziz Bey, Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri. Cilt 1: Toplum Hayatı (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995), 213.

2. Münevver Alp, “Eski İstanbul evlerinde ısıtma”, TFA, Şubat 1946, Eski İstanbul’da Gündelik Hayat içinde (İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayını, 1992), 90-95.

3. Abdülaziz Bey, age, 213.

4. Rauf Mutluay, “Mangal”, Pas Demiri Yiyor (İstanbul: Sander Yayınları, 1974), 23.

5. D’Ohsson, 18. Yüzyıl Türkiyesinde Örf ve Adetler, Tercüman 1001 Temel Eser (İstanbul t.y.), 113.

6. Ahmet Rasim, “İstanbul kışı,” Anılar ve Söyleşiler (İstanbul: Çağdaş Yayınlar, 1983), 166-67.

7. Olivier, Türkiye Seyahatnamesi (Ankara, 1977), 112-113.

8. Salih Münir Çorlu, “Eski zamanlarda İstanbul,” Yarımay, 15 Ocak 1936.

9. D’Ohsson, age, 112.

10. Kudret Emiroğlu, Gündelik Hayatımızın Tarihi (Ankara: Dost Yayınları, 2001), 140.

11. Muhtar Paşaoğlu, “Tandır”, Tarih Hazinesi, No. 2, Aralık 1950. Eski İstanbul’da Gündelik Hayat içinde (İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayını, 1992), 96.

12. Sadri Sema, Eski İstanbul Hatıraları (İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2002), 107-108

13. Mehmet Önder, Antika ve Eski Eserler Ansiklopedisi (İstanbul: Mısırlı Yayınları, 1987), 129.

14. Şadan Akyol, İçimdeki Boğaziçi (İstanbul: İstanbul Kitaplığı Yayını, 1994), 54-56.

15. Nezih H. Neyzi, Kızıltoprak Anıları (İstanbul: Peva Yayınları, 1985(?), 152-153.

16. Prof. Dr. Afetinan, Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı 1933 (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını, 1972), 58 (Raporlar Bölümü).

17. Nazım İçsel, Aile Bilgisi (İstanbul: Hilmi Kitabevi, 1948), 107.

18. Gözen Küçükerman, Seksek Arkadaşım Hadriyanus (İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, Mozaik Dizisi, 2002).

19. Sermet Muhtar Alus, “Sobalar”, Akşam, 28 Aralık 1949.

20. Refik Halid Karay, “Konfor Modern”, İlk Adım (İstanbul: Semih Lütfi Kitabevi, t.y.), 90.

21. Refik Halid Karay, age, 88-89.

ev, Gökhan Akçura, gündelik hayat, ısınmak, kış, kömür, mangal, odun, soba, şömine, tandır, yangın