illüstrasyon: Jean-Démosthène Dugourc (1749–1825)
Kludsky Sirki 1936
İzmir Sokaklarında
Bir Fil Dolaşıyor!

Yıl 1936. İzmir Fuarı’na ünlü Kludsky Sirki gelmiş. Vahşi hayvanlarıyla pek ünlü. Tabii filleri de var. Ama sokaklarda ne arıyorlar?

Osmanlı İmparatorluğu’na ilk sirk 1837 yılında bizzat dönemin padişahı II. Mahmut’un isteğiyle geldi. O dönemde İmparatorluk Sirki olarak da adını tescillemiş olan Soullier Sirki’nin açtığı kapıdan Gaetano-Melo Sirki, Cirque Olympique, Cirque Suhr, Tourniaire Sirki, Cirque Excelsior, Henry Hertman Alman Sirki adlarını taşıyan birçok gösteri topluluğu girdi. Cumhuriyet döneminde 1931 yılında İstanbul’a gelen ilk sirk ise Ben Amar Sirki’ydi. Onu 1936’da Kludsky Sirki izledi.

Kludsky Sirki önce Fuar’a geldi. Daha yeni adı oturmadığından bazı gazeteler eski adı olan “İzmir Panayırı” ya da sadece “Sergi” olarak anıyorlardı Fuar’ı. Mayıs ayında gazetelerde İzmir Panayırı’na Budapeşte’den dünyaca tanınmış bir sirkin geleceğine dair haberler yer alıyordu. Sirk, 4 Eylül günü 6 bin tonluk özel Sürmene vapuruyla İzmir’e geldi. Sirkin hayvanları traktörlerle fuar alanında kurulan çadıra taşındı. Her gün Kültürpark’ta öğleden sonra ve gece olmak üzere iki seans yapılıyordu. 18.30 ve 21.30’daki bu seanslara cumartesi ve pazarları 14.30’da üçüncü bir seans ekleniyordu. Fuarın sonuna doğru perşembe ve cumaları öğrenci seansları da yapıldı. İzmir’e bu sirki getiren müteşebbis, Ege Palas’ın sahibi ve Şehir Gazinosu’nun işletmecisi olan Murat Türkmenoğlu’ydu. Sirk basında “Vahşi Hayvanlar Sirki” olarak tanıtılıyordu. İlanlarda da “Kludski Sirki. Bu müthiş vahşi hayvanları her zaman görmek imkânı yoktur. Nitekim şimdiye kadar memleketimize getirilmemiş ve bu ilk defadır” deniyordu.1

Kludsky Sirki’nin ilk dönemlerine ait görseller

Rudolf Kludsky, 1925

Çekoslovakyalı Kludsky Sirki 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa’nın ikinci büyük sirki olarak anılıyordu. 1930’ların başında ise üst üste sorunlar yaşadı. 22 Şubat 1934 tarihine gelindiğinde ellerinde iflas ilan etmekten başka seçenek kalmadığından, hemen hemen bütün hayvanlarını satmak zorunda kaldılar. Bu hayvanların bir bölümü ünlü Amar Kardeşler Sirki’ne, diğer bir bölümü de Alman hayvan tüccarı Alfred Ruhe’ye gönderildi.2 Bu nedenle Türkiye’ye gelen bu sirkin ne kadar “Kludsky Sirki” olduğu konusunda çekincelerimiz var. Ama sonuç olarak öyle ya da böyle, Kludsky’nin mirasına sahip çıkan bir sirkten söz ediyoruz.

Gazetelerdeki haberlerde sirkte 4 fil, 10 aslan, kaplanlar ve leoparlar bulunduğu, ama İzmirlilerin en çok fil, beyaz ayı, devekuşu gibi tanımadıkları hayvanlarla ilgilendiği yazıyordu. “Şimdiye kadar gördüğümüz sirkler arasında bu derece muntazam ve zengin kadrolu bir sirkle karşılaşmayan İzmir halkı, sirk çadırının önünü sabahtan akşama kadar boşaltıp doldurmaktadır. Sirkte iki sanatkâr cüce dahi bulunmaktadır ki3 bunlar da ip cambazlığı yapmakta, seyircileri hayran etmektedir.”4 Fuarın en çok ziyaretçi çeken köşesi bu sirk olmuştu. Yeni Asır’ın yazdığına göre halk “sirki idare eden canbazları değil, vahşi hayvanları tetkik hususunda büyük alaka gösteriyor”du. Öylesine ki, bu rağbet fuardaki diğer eğlence yerlerinin faaliyetine sekte vermişti.5

Kludsky Sirki’nin cüceleri

Kordon’da Bir Fil Dolaşıyor!

Yeni Asır gazetesi adına sirki ziyaretinin ardından bir yazı kaleme alan Selahattin Kantar, İzmir sirk tarihi açısından ilginç bilgiler veriyor: “Evveli İzmir’de, hemen her yıl, çeşit çeşit sirkler gelirdi. Çadırlarını Kordon’da en münasip yer olan yazlık Kokoli Tiyatrosu’na kurarlar, marifetlerini orada gösterirlerdi. Sirke İzmir’de At Cambazhanesi derlerdi ki, doğrusu da budur.” Sonra sözü Kludsky Sirki’ne getiriyor: “Bugün Fuar’da vahşi hayvanların gösterildiği yer, haddizatında bir menajeri, yani ‘vahşi ve yırtıcı hayvanlar terbiyehanesi’dir.”6

Sirkin İzmir’den ayrılacağı gün ortaya çıkan fantastik bir olayı ise Son Posta gazetesinin muhabiri Kadircan Kaflı’nın kaleminden aktaralım. Sonbahar başlamıştır ve muhabirimiz geceleyin İzmir’de dolaşırken bu olaya tanık olmuş ve gazetesine yazmıştır: “Saat sekize geliyor. Kordonboyu yarı karanlık denecek bir hâlde… Önümüzde ve arkamızda tek tük adamlar görülüyor. Hele kadın hemen hemen hiç yok. Gümrüğü geçmiştik. Birdenbire önümüzde gidenlerden biri:
— Geliyor… Geliyor… Kaçın.
Diye bağırdı.
Kim geliyordu?
Aynı çığlık daha ileriden de duyuldu. Sol tarafı deniz olan caddede ne kadar insan varsa darmadağın oluyor, sağdaki sokaklara, açık duran kapılara, otel ve lokantalara dalıyorlardı.
Biz de onlar gibi yapmak için hazırdık. Hatta içimizden biri çoktan bir bakkal dükkânına kaçmıştı.
Otuz, kırk adım kadar ilerimizde iki metre en ve üç metre boyunda kocaman bir karaltı göründü. Sanki büyük bir kaya parçası bir dağdan kopmuş, canlanmış, bütün hızile üstümüze yuvarlanıyordu. Hem de bu kayanın ön tarafında ateş gibi iki küçük göz de parlıyordu.
— Zincirlerini koparmış… Kaçın!..
Arkadaşlardan biri kolumdan çekti ve kenara fırladı:
— Fil… Baksana fillerden biri boşanmış!..
Vaktile Anibal, Timurlenk, Ekber Şah gibi hükümdarların büyük ordularının önünde filler bulunur ve düşman saflarını çiğneyerek darmadağın ederlermiş. Bazı suçlular fillere çiğnettirilmek suretile öldürülürlermiş. Yirminci asırda cılız bir parmağın çektiği bir tetik, bunlara fındık içi büyüklüğünde bir bakır veya nikel parçası atarak yere seriyor. Fakat bizde bunlar yok. Öyle ise hemen kaçacağız…
Şimdi koca Kordon’da hiç kimse kalmamıştı. Yalnız pek ileride ve sirk arabalarının bulundukları yerde epeyce büyük bir kalabalığın bu heyecanlı sahneyi seyrettikleri görülüyordu.
Küçük yapılı zayıf birkaç adam filin arkasından koşuyorlardı. Dünyanın en kuvvetli mahluku olan bu hayvan biraz sonra bu cılız adamların ortasında ve ayaklarına yeniden zincir vurulmuş olduğu hâlde dönüyordu. Bir kadın filin bir gazete kadar büyük olan kulağına uzanarak oradaki bir deliğe ince bir zinciri geçirmeye çalışıyordu.
Herkes saklandığı yerden çıkıyordu.
İlerlediğimiz zaman orada biri yavru olmak üzere iki fil daha gördük. Aslanlar, kaplanlar, ayılar ve diğer vahşi hayvanların bulundukları kafesler vapura yüklenmiş. Fakat filler vapura yanaştırılmış olan şatlara çıkmıyorlar. Vapur bu yüzden hareket saati çoktan geçtiği halde bir türlü yola çıkamıyor.
Kaçan file sarışın ve kemikli bir kadın ekmek veriyordu. Bir kilo ekmeği olduğu gibi bir lokma yapıyor ve hemen ikinci ekmeği arayan homurtuyla kadıncağızın ellerine, yüzüne uzanıyordu.”7

Kludsky Sirki’nin İzmir gazetelerine verdiği ilanlar (Eylül 1936)

Sirkin vahşi hayvan terbiyecisi Marschal (Marshall?), İstanbul’a geldikten sonra bu firar olayını Hikmet Feridun’a şöyle anlatır: “Bilmem, nasıl sizin gazeteler yazmadılar… İzmir’den buraya hareketimizin son gecesi bu, sizin kulağını tuttuğunuz Lona adındaki fil, birdenbire kaçmış… Öteki hayvanlar, hepimiz vapura binmiştik… Lona’yı ara da bul… Yok… Deli olacağız… Şehre koştuk. Bereket alelade bir hayvan değil… Şehir telaştan çalkalanıyor. Lona, İzmir’de Pasaport’tan Basmahane’ye kadar gitmiş. Onu patron yakaladı. Eline bir kilo sıcak ekmek almış… Lona sıcak ekmeği çok sever… Bunu kendisine göstere göstere hayvanı vapura kadar getirdi.”8

Mezarlıkta Kurulan Sirk Çadırı

Sirk İzmir’den 10.000 lira zararla ayrılır ve 26 Eylül günü İstanbul’a geçer, çadır “Sürpagop”ta kurulur. Meydan diye anılan bu bölge aslında Surp Agop Ermeni Mezarlığı’dır. Bu mezarlık bugün Gezi Parkı’nın, TRT İstanbul Radyosu binasının, Hilton ve Divan otellerinin bulunduğu yerde uzanıyordu. 1934 yılında bu alan mahkeme kararıyla Belediye’ye geçirildi. Sirk kurulduğunda daha mezarlar bile taşınmamıştı. Bu nedenle “meydan” olarak adlandırılması trajikomik bir olaydır. Biz yine sirkin serüvenine dönelim.

1925 yılına ait Pervititch sigorta haritasında Surp Agop mezarlığı (sağ üstte)

Kludsky Sirki 27 Eylül’den itibaren temsillerine başlar. İlk gün saat 15.30’da “matbuat erkânı”na özel bir gösteri yapılır. Ertesi gün gazeteler sirkten hararetle bahsetmeye başlar. Tan gazetesi “İstanbul aslanlar ve filler diyarı oldu” başlığını atar.9 Kurun gazetesi de bu gösteriden çok etkilenmiştir ve ayrıntıları şöyle aktarır: “Midilli atları. Cüceler, büyük beyaz atlar, filler, muhtelif komikler ve cambazlar, Tiyen Çinli akrobatlar, bisikletle numara yapan erkek kıyafetli bir kadın ve onun partneri aslanlar, kaplanlar, kutup ve Afrika ayıları.” Gazetenin yazdığına göre sirk çadırı Surp Agop “meydanlığı”nın önemli bir kısmını işgal etmiştir. Burada seyyar vagonlarla hemen hemen küçük bir köy kurulmuştur. Sirk idaresi oyunların birçok bölümlerinin Türkçe açıklamalarını yapmaları için bazı Türkleri işçi olarak almıştır.10 Bir süre sonra sirkin sosyal yaşamına şehrin suç unsurları da karışır. Andavallı Mehmet lakaplı tanınmış bir sabıkalı, sirkten artistlerin yıkanmış çamaşırlarını çalıp kaçarken yakalanır ve sabıkasından dolayı 4,5 ay hapse mahkûm edilir.11

Kludsky Sirki’nin çadırı

Öte yandan sirk için burada da işler iyi gitmez. Gazetelerin yazdığına göre mevsimin geç oluşu bunun baş nedenidir. Sürekli zarar eden müstecir Murat Türkmenoğlu, 13 Ekim 1936 günü sirkin çalışmalarını durdurur. Haber gazetesi bunu şöyle duyurur: “Sirk, bu işin müstecirliğini üstüne alan Murat Türkmenoğlu ile sirkin asıl sahibi Çekoslovakyalı arasında çıkan ihtilaftan kapanmıştır. İzmir’de 10 bin lira zarar eden Türkmenoğlu, bu zararı burada telafi edeceğini umarken, burada da zarar etmiştir. Halbuki sirkin günlük masrafı 700 liradır.” Türkmenoğlu bu ve diğer nedenlerle Çekoslovakyalı aleyhine bir dava bile açar. Öte yandan adını bir türlü öğrenemediğimiz Çekoslovakyalı da valiliğe başvurur ve “Sirk oynamayınca hayvanlar aç kalır ve böylece zaptı mümkün olmayacağı için şehre saldırmaları ihtimali var” diye tehdit dolu bir açıklama yapar.12 Son Posta muhabiri de durumu incelemek için sirke gider ve Çekoslovakyalı ile görüşür, adının Şvartz (Schwarz?) olduğunu böylece öğreniriz. Şvartz meseleyi şöyle anlatmaktadır: “İstanbul’a geldik ve çalışmaya başladık. Ama Murat Bey geçen cuma, günü gününe yaptığı ödemeyi kesti. Ve o günden sonra bize on para vermedi. Biz de oyuna devam etmekten vazgeçtik. ‘Borcunu ver, derhal çıkıp gidelim’ diyoruz ama dinletemiyoruz. Sefarete, belediyeye başvurup derdimizi anlattık. ‘Bize kendi hesabımıza çalışmak için izin verin, nafakamızı ve yol paramızı kazanıp gidelim’ dedik ama olmadı. Bize ‘Biz Murat Bey’i tanırız, sirkin iznini o almıştır, kozunuzu onunla paylaşın’ diyorlar. Bu nedenle ne çalışabiliyoruz ne de ülkemize gidebiliyoruz. Halbuki sirkte 49 insan, 80 vahşi hayvan var. Bunların ihtiyaçlarını temin etmek günde 600 liraya bakar, ama günde 6 lira bile kazandığımız yok.”

Kludsky Sirki’nin İstanbul gazetelerinde yer alan ilanları (Eylül-Ekim 1936)

Son Posta muhabiri Murat Bey’le değil ama onun adamlarından biriyle görüşür ve ondan da şu bilgileri alır: “Sirk müdürünün haklı olduğu noktalar yok değil. Fakat evvela onlar bize halka hiç görülmemiş tam 15 numara göstermeyi vaat etmişlerdi. Halbuki yalnız 9 numara çıkarabildiler. Hem de yaptıkları bu dokuz numaranın altısı tanesi, Langa meydanında yapılan alelade cambazlıklardan farksızdı. Getirdikleri hayvanlardan çoğunu ortaya çıkarmadılar. Çünkü onları oynatacak mürebbileri burada değilmiş. Mamafih, biz buna rağmen, haklarını vermemek niyetinde değildik. Fakat Defterdarlık, bize tam 50.000 lira vergi tarh etti. İzmir’dekilerle beraber 60.000 lirayı bulan bu zarar bittabi belimizi büktü.”13

La donna è mobile

Ertesi gün bu kez Murat Türkmenoğlu yazılı bir açıklama yapar. Kapatılma nedenlerini kendi açısından şöyle sıralamaktadır:
“1. Sirkin kapatılması, sirk sahibi Çekoslovakyalı Şuvars’ın (burada adı böyle telaffuz ediliyor) imzaladığı mukavelenin hiçbir hükmüne riayet etmemesinden doğmuştur.
2. Sirk gazinoludur. Binaenaleyh sirke girmek için duhuliye alınmakla beraber, içeride gazinoda yapılan mecburi konsomasyon da bittabi ayrı ücret ve kazanç vergisine tabidir. Binaenaleyh, fazla vergi vermekten kurtulmak gibi düşünceler asla mevzuu bahsolamaz.
3. Sirk sahibi şimdiye kadar 20 bin liradan fazla safi para almıştır. Bu sebeple hayvanların aç kaldığından bahsetmesi cidden gülünçtür. Esasen vahşi hayvanların bir günde yedikleri yarım beygirden ibarettir.”14

Sirkin sahibi ile Murat Türkmenoğlu arasındaki anlaşmazlık kısa bir süre sonra çözülür ve sirk 17 Ekim’den itibaren yeniden çalışmaya başlar. İzmir gazetelerinin yazdığına göre “Şehrimizin müteşebbis bir genci olan Murat Türkmenoğlu hak kazanarak sirkten icabeden tazminatı almıştır.”15 Sirk 20 Ekim’e kadar çalışmalarını sürdürür.

Yedigün, 18 Kasım 1936

Yazıyı sirki ayrılma günlerine yakın bir tarihte ziyaret eden Hikmet Feridun’un [Es] Yedigün dergisi için yaptığı röportajdan bir alıntıyla bitirelim:
“Boğuk sesli bir gramofon ‘La donna e mobile’16 şarkısını çalıyor. Sürpagop mezarlığında kurulan sirkin her tarafı alacalı bulacalı elektrikle donatılmış… Zaman zaman büyük çadırın kapısından külahlı, burunlarının tepesi kırmızıya boyamış palyaçolar, 45 santim boyunda cüceler çıkıyor. ‘La donna e mobile’ bitince Çardaş’dan, Ayda’dan, Karmen’den parçalar… Ara sıra hoparlörde bir ses: ‘Dans eden filler… Bale oynayan beyaz ve siyah ayılar… Yabani eşekler… Dünyanın en vahşi aslanları, kaplanları, parsları… Manyatizma ile cem, tarh, taksim, darp yapan köpekler… Çinlilerin akıl durdurucu hareketleri hepsi burada…”

1. Yeni Asır, 9 Eylül 1936.

2. Sirkin daha önceki dönemlerindeki görseller için bkz. Circus Archiv - Christoph Enzinger/Krems. 1929 yılında Kludsky Sirki’ni tanıtan bir kısa film için bkz. “Gostovanje cirkusa Kludski u Novom Sadu”.

3. Bu cücelerle yapılmış magazinel bir röportaj için bkz. Kandemir, “Cüceler”, Aydabir, yıl 2, sayı 14, Kasım 1936.

4. Yeni Asır, 9 Eylül 1936.

5. Yeni Asır, 12 Eylül 1936.

6. Yeni Asır, 16 Eylül 1936.

7. Kadircan Kaflı, “İzmirin geceleri,” Son Posta, 31 Ekim 1936.

8. Yedigün, c. 8, sayı 193, 18 Kasım 1936.

9. Tan, 28 Eylül 1936.

10. “Vahşi hayvanlar sirki İstanbul’da”, Kurun, 28 Eylül 1936.

11. Son Posta, 6 Ekim 1936.

12. Haber, 14 Ekim 1936; Cumhuriyet, 14 Ekim 1936.

13. S. Tevfik, “Çalıştırılmayan sirkin hayvanları aç kalmışlar!”, Son Posta, 15 Ekim 1936.

14. Cumhuriyet, 15 Ekim 1936.

15. Yeni Asır, 23 Ekim 1936.

16. “La donna è mobile”. Verdi’nin Rigoletto operasının tanınmış parçası. Luciano Pavarotti’nin icrası YouTube’da izlenebilir.

Gökhan Akçura, hayvan, İstanbul, İzmir, sirk