Uçaklarda meydana gelecek gelişmeler savaş öncesinden belli oluyordu. 1937 yılında Akşam gazetesinin haberi daha başlığından bunu fark etmemizi sağlıyor: “Amerika’da tayyareler şimendifere rekabet etmeye başladılar.” Yazı uçak seferlerinin tren ve otobüs seferleri kadar sıklaştığını, konforun mükemmel hâle geldiğini, yolculara olağanüstü bir kolaylık ve nezaket gösterildiğini belirterek devam ediyor. On yıl sonra uçak reklamlarına yansıyacak bir olgu bu.
İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da en rahat ve konforlu yolculuğu yataklı vagonlu trenlerle yapmak mümkündü. Onların seyahat alanındaki egemenliğini hızla yok eden yeni büyük ve güçlü uçaklar, mağlup ettikleri rakiplerinin adını almakta hiçbir mahsur görmedi. SAS havayollarının ilanları “Uçan Yataklı Vagon” başlığını taşıyor ve şöyle devam ediyordu: “[Şirketimize gösterilen] rağbet uçaklarındaki eşsiz misafirperverlik havasının, son derece nefis yemeklerin ve öylesine bir konforun tabiî neticesidir ki sırf bu yüzden SAS uçaklarına Uçan Yataklı Vagon denilmesi bir adet hâline gelmiştir.”
Abidin Daver de 1947 yılında kaleme aldığı bir yazısında bu noktaya temas eder: “Bir kişiyi zor kaldıran ilk uçak bugün bir uçar vapur olmuştur. Bir yataklı vagon dolusu yolcuyu bütün istirahat vasıtalarıyla taşımaktadır.”1 Naki Tezel, İngiliz havayollarının daveti üzerine Ankara üzerinde gezmek için bindiği uçaktan, benzer izlenimlerle iner: “Tekerlekler yere değdiği zaman en ufak bir sarsıntı bile duymadık. Bu kadar mükemmel yapılmış, koltukları bile değme lüks evde bulunmayan, yataklı vagon veya şık bir otomobil koltuğuna taş çıkartacak rahatlıkta olan bir koltukta insan sarsıntıyı elbette duymaz.”2
Aslında uçaklardaki bu hızlı gelişme savaş yıllarının insanlığa acı bir armağanıdır. 1944 yılında Neriman Hikmet, Yeşilköy havaalanında DHY işletme müdürü Şeref Tarakçıoğlu’yla konuşurken, söz savaşların özellikle malzeme bakımından insanlığın ilerlemesini sağladığına gelip dayanır. “Harp hâlinde bulunan milletler yeni icat ve keşifler için anormal derecede para sarfederler ve çalışırlar. Bu surette ortaya sayısız yenilikler çıkar. Bu harpten sonra da namütenahi yeniliklerle karşılaşacağımız muhakkak. Şimdiden bu harpte havada 120 yolcunun taşındığına şahit olduk. Yarın daha neler göreceğiz ve işiteceğiz… Harp içinde kaydedilen terakkiler sulhdekinin on mislidir. Yarınki tayyarecilik de bu harpten pek çok şeyi kazanmış ve öğrenmiş olacaktır.”3 Uçak Barışın Hizmetinde adlı bir kitap da savaş yılları ile bu gelişmeler arasındaki ilişkiye dikkatimizi çeker: “İkinci Dünya Harbinin altı yılı içinde, üzerinde asırların emeğini ve göz nurunu toplayan değer biçilmez medeniyet eserlerini kül yığınlarına çeviren ve milyonlarca insanı yakıp kavuran ‘uçak’, artık savaştaki rolünü bitirmiştir. Şimdi, yaralarını sarmaya başlayacak yorgun dünyanın zehirlenmiş havasını tazelemek için girişilecek yeni çalışmalarda ’uçak’, en başta vazife alacak ve insanlığın bahtiyarlığı için elinden geleni yapacaktır.”4
Nitekim savaşın bittiği yıl, yani 1945 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda 100.000 uçak üretilmeye başlanmıştı. Savaş olmazsa barış var; üretim durmamalı!
Haftada 21 Uçak
Savaş bitmiş, havayolları büyük bir hızla seferlerini artırmaya, daha çok ülkeye ulaşmak için gayret göstermeye başlamıştır. Akşam gazetesi 1949 yılında İstanbul’daki hava trafiği hakkında ayrıntılı bilgiler aktarıyor. Yabancı ülkelerden Türkiye’ye yolcu taşıyan 13 kuruluş olduğunu öğreniyoruz önce: Devlet Havayolları, Pan American, İngiliz, Kıbrıs, Lübnan, Irak, Brezilya, İtalya, İskandinav, İsviçre, Hollanda, Fransız ve Mısır havayolları. Her hafta İstanbul’dan 21 uçak havalanmakta, bir o kadar uçak da buraya gelmektedir. İstanbul’dan bu havayolları şirketleriyle sefer yapılan şehirler ise şunlardır: New York, Londra, Brüksel, Nice, Roma, Atina, Kahire, Beyrut, Şam, Kalküta, Karaçi, Basra, Halep, Rio, Dakar, Lizbon, Kopenhag, Amsterdam, Münih, Cenevre ve Paris.5 Devlet Havayolları da ülke içindeki uçuşlarının yanı sıra Kıbrıs ve Beyrut’a sefer yapmaktadır. Yolculuklar ne kadar sürüyor derseniz, 1950 yılında yayımlanan bir Pan American ilanından alıntı yapalım: Münih 5, Brüksel, 6,5, Londra 9 ve New York 32 saat uzaklıktadır. New York uçuşu dört yıl sonra 25 saate kadar düşecektir. Eski gazetecilerimizden Feridun Kandemir de Yeşilköy havaalanının uluslararası bir buluşma, kaynaşma noktası hâline geldiği düşüncesinde: “Pan American uçağı kalkarken Air France iniyor, o havalanırken Yugoslav konuyor, o süzülüp giderken İsviçre geliyor, İskandinavya görülüyor, Yunan beliriyor, İngiliz seziliyor ve bazen Hollanda’sına, Brezilya’sına, Lübnan’ına, İtalyan’ına varıncaya kadar bir araya gelip, sıra sıra dizilerek harıl harıl yolcu alıp veriyorlar.”6
1950’li yılların uçak yolculuklarının yazımıza konuk edeceğimiz ilk tanığı Bedri Rahmi Eyüboğlu… Bedri Bey’e 1954 yılında KLM Hollanda Kraliyet Havayolları’ndan bir telefon gelir: “Ben eski bir akademi talebesi. Müessesemiz sizi Avrupa’da bir hafta sürecek bir uçak gezisine davet ediyor.” Eyüboğlu böyle güzel bir davete hayır demez elbette, gider Yeşilköy’e; Viyana, Amsterdam, Frankfurt derken Avrupa’yı dolaşıverir. Gazetesine de izlenimlerini yazar ardından. Yazılar “Mavi Portakal” makalesiyle başlar. Eyüboğlu “Güzel kuş, demir kuş, deli kuş” diye başladığı bu uçak methiyesine şöyle devam eder: “İşte böyle demir kuş. Bütün ümidimiz sende toplanmış; dünyamızın iki yakasını ancak sen bir araya getirebilirsin. Dünyamızın ne kadar güzel, ne kadar büyük ve ne kadar hepimize yetecek bir dünya olduğunu ancak senin sırtına binip uçanlar söyleyebilirler. Büyük kuş, demir kuş, sen bizim gökyüzüne salınmış aklımız fikrimiz, tasarlayabilme gücümüz olmuşsun, sen insanlardan insanlara taze taze, havadisler, çiçekler, ilaçlar taşıdıkça dünyamız daha çabuk düzelecek. Uçakları; onların hızını rahatlığını, büyüklüğünü savaşlara borçluyuz diyenlerin dillerini yabani yabani arılar soksun. Uçak, karmakarışık, altı üstüne gelmiş savaş yıllarının değil, durulmuş, dinlenmiş sulh yıllarının kusurudur. Bugünün medeniyetini ille de savaşlara borçluyuz diye tepinenleri sahici bir savaş alanına götürmeli, bombaların altına salıvermeli ve ‘Hadi bakalım, şu savaş müziği altında bir şeyler döktür de istifade edelim’ demeli. Etrafında kan gövdeyi götürürken, bakalım bu babayiğit neler döktürecek.”7
Parodoks ve Yolculuk!
Ahmet Hamdi Tanpınar da yine 1954 yılında Lufthansa uçağıyla yaptığı Münih seyahatinin ardından Varlık dergisine yazdığı “Bir Uçak Yolculuğundan Notlar”da8 söze şöyle başlar: “Uçak yolculuğunun paradoksa benzeyen bir tarafı var. Sür’at, hareket fikrini, rahatlık ve zaman kısalığı yolculuğu ortadan kaldırıyor.” Az ilerde bu düşüncesini şöyle açıyor: “(…) Sür’atin yahut onu doğuran veya ondan doğan sarsıntının tesiri altında birtakım değişikliklerin de olduğu muhakkak. Bildiğim mânâsında zamandan çıkmış gibiyim. Sanki bir çeşit yarı boşlukta, her türlü devam fikri hiç olmazsa ikinci plânda kalmış, anların sadece birbirini kovalamasından ibaret başka türlü bir zamanı yaşıyorum. Bu anların her biri ayrı bir düşünce ve çehreler ile ve aralarında benim olmayan, yahut büyük bir dikkatlerle kendime mal edebileceğim fasılalarla geliyor. Benliğim bir yığın kesintiden ibaret. Hakikat şu ki, biraz ilerde, camın ötesinde mesafeyi eleğimsağma renkleriyle dağıtan pervane biraz da benim içime işliyor ve galiba daha evvel beni dağıtıyor.” Türkiye’de yazılmış en ayrıntılı uçak yolculuğu felsefi notları olarak da nitelenebilecek olan yazı, şiir ve edebiyata (Saint-Exupéry dışında) hâlâ bu konunun yeteri kadar yansımadığını belirterek noktalanır: “Hava yolculuğunun kendisine mahsus duyuları ve duyguları ile insanın içine kadar geçen boşluğu, hava limanlarının kendilerine mahsus sıcaklığı ve hüznü, bir tecride benzeyen acayip yalnızlığı var. Boşluğa böyle dalış, bütün alıştığımız şeylerle aramıza giren bu fâsıla bir sar’a gibi vücudumuzu kaplayan bu sarsıntı, onun arasından etrafımıza ve kendimize bakışımız, gece uçuşlarının o değişik manzaraları, Saint-Exupéry’nin çoban pilotun birinden öbürüne ziyarete gittiği sürülere benzettiği aydınlık şehirler, ay ışığı ve yıldız parıltılarıyla böyle dünyasız karşılaşma elbette geleceğin şâirlerine yeni duyguların yolunu açacaktır. Elbette bir gün, gece içinde kendi ışıklarıyla başka bir yıldız gibi dolaşmaktaki acayipliği ve harikulâdeliği birisi bize anlatacaktır. Çünkü biz sırrı ve şaşırtıcıyı kaybettikçe buluruz ve buldukça kendimizi de buluruz.”
Cumhuriyet, 17 Haziran 1950
Ciklet ve Çanta
Burhan Arpad 1958 yılında kaleme aldığı bir gazete fıkrasında uçuş tedirginliğine şöyle değinir: “Büyük şehirlerdeki hava şirketleri büroları önünden otobüse binenlerin yüzleri durgun ve düşüncelidir. Şehirle hava alanı arasında uzunca yol boyunca bu yüzler durgundur. Hava yolcusunun yüzü, hava alanında, uçağa binerken de durgundur. Kırmızı ışıkların sönmesi, kemerlerin gevşetilip ilk cıgaraların tellendirilmesiyle yüzlerde ilk rahatlama belirtileri başlar. Karadan ayağı kesilmiş olmanın o hâlâ bir türlü bırakılamayan ürkekliği aşılmıştır.” Arpad bu noktada bırakmaz sözünü: “Ne var ki, bu ürkeklik, yeniye ve daha ileriye koşan insanoğlunu hava yolculuğundan hiç de alıkoymuyor. Hava yolculuğu müthiş bir hızla gelişiyor.”9
Hızlı gelişme, 1950’li yıllarda havayolu şirketleri arasında kıyasıya bir rekabetin sürmesini de beraberinde getirir. Yolculara sürekli mesajlar aktarılır. Güven duygusu öne çıkarılarak pilot tecrübelerinin önemi vurgulanır, kendimizi emniyet ve huzur içinde hissedebileceğimizin altı çizilir. Uçak personelinin nezaketi, yapılan ikramlar “efsanevi misafirperverlik” olarak adlandırılır ve elbette uçaklarda “turist” sınıfının ortaya çıkmasıyla azalan bilet ücretleri de çekiciliği artırır. Bu dönemin bilet fiyatları cebinizi yakacak kadar yüksektir çünkü. Tecrübeli gazeteci Ümit Deniz de varsa korkularınızdan kurtulmanızı sağlayacaktır. “Uçak seyahatleri en emin yolculuk hâline geldi” başlıklı röportajında Yeşilköy Havaalanı yetkileriyle konuşmalarını okuduğumuzda, yeni aletlerin ne denli etkili olduğunu anlar, içimizdeki korkulardan hemen kurtuluruz!
Akşam, 15 Haziran 1953
Ama en önemli konu konfordur sanıyorum. Bu konu çok önceden gündeme gelmişti. 1947 yılında Chicago’da toplanan Milletlerarası Sivil Havacılık Teşkilatı’nın ele aldığı birçok konu arasında “konfor” önemli bir tutuyordu: “Milletlerarası hava yolu servislerinde rahatlık ve konfor artık kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Uçağın içinin gürültüsüz ve aydınlık olması, havanın muntazam değiştirilmesi, uzun yolculuklarda sinema, radyo ve televizyon bulunması, iyi yemek ve içki temin edilmesi ve yolcuya yardım eden gülümseyen genç bir ‘hostes’ kızın servisi istenilen ve aranan bir zaruret hâline gelmektedir. Milletlerarası hava nakliyatının tekamülü yalnız uçakların daha büyük, daha süratli olacak şekilde inşa edilmeleriyle değil, fakat aynı zamanda hava yollarına daha büyük bir işletme serbestisi verilmesiyle de temin edilecektir.”10
1949 yılında Hollanda Havayolları ile Roma-İstanbul yolculuğu yapan bir gazeteci bu konforun nasıl sağlandığını şöyle anlatıyor: “İkisi de birbirinden hoş iki Hollandalı genç ‘ev sahibesi’ rahatımızı temin etmek için birbirleriyle yarış ediyorlar. Battaniyeler, kuştüyü yastıklar, cikletler vesaire. Zaten hava yolculuğunda ağzınızı bir an boş bırakmıyorlar desem, mübalağa etmiş olmayacağım. Cikletten başlıyorsunuz, en nefis Virjinya sigaralarıyla devam ediyor, leziz çikolatalar yiyor, mis gibi meyva suları içiyorsunuz. Her dakika tarassut altındasınız, şöyle sıkılır gibi gördüler mi elinize derhal en yeni dünya mecmualarını sıkıştırıyorlar.”11
Bu “ciklet” konusu üzerinde biraz duralım. Daha 1930’larda yapılan hava yolculuklarında bile ciklet ikramı yapılıyordu, hatta bu ilk dönemde bunun “bulantıya karşı” bir rolü olduğu da düşünülüyordu. 1954 yılında tecrübeli yazarımız Reşat Enis, bir röportajında bu çiklet furyasıyla dalgasını geçmekte: “Uçak şirketleri, havayolu idareleri, yolcularına bol bol dağıttıkları jiklette yolcu psikolojisiyle ilgili bir hassa keşfetmişe benziyor. Gerçekten de, insan geviş getirirken (affedersiniz) umumiyetle bir hayal alemine dalıp gidiyor. Maksat geviş getirerek yolcuyu oyalamaksa, naneli bir lastik parçasına niye başvurmalı? Bizim kabak çekirdeğimiz ne güne duruyor? Üstelik faydalı da: Kurt döker!”12 Burhan Oğuz da bize uçak markalarını taşıyan çantaların nasıl bir “görmemiş modası” olduğunu anlatıyor: “Sosyete olmanın şartlarından biri de Avrupa’ya hiç değilse Atina’ya kadar gitmiş olmak. Bunun nişanesi olarak da uçak şirketlerinin yolculara verdiği mavi plastik çantayı Beyoğlu’nda sallaya sallaya gezdirmek. Swissair, Panam, SAS, KLM ve saire… Atina’ya bile gidemeyenler de bunlardan bir tane edinip gitmiş gibi görünebilmek için başvurmadıkları yer bırakmıyorlar. Nihayet açıkgözün biri bunların kötü taklitlerini imal etmeye başladı. Üzerine de ‘dünya havayolları’ manasına gelen mevhum (aslı olmayıp zihinde yaratılan) bir hava şirketinin damgasını vurdu. Uzaktan renk ve biçim aynı… Şimdi herkesin elinde bundan bir tane. Çok daha güzel ve kullanışlı olan diğer çeşit çantalara rağbet eden kalmadı.”13
1950’li yılların dört motorlu, tepkili uçaklarının modası 1960’lara doğru yerini bir yeni icada bırakır. Jet motorlu uçaklar! İstanbul’a inen ilk jet uçağının bir tanığı da Fikret Adil’dir. Yeşilköy havaalanında yüzlerce kişi bir uçağın etrafını sarmış, hayret ve hayranlıkla bakmaktadır. Nedenini Adil anlatıyor: “Biz de bakınca bunun sebebini anladık. Bu uçağın pervaneleri yoktu, bir jet uçağı idi.” Bu uçak İngiliz Havayolları’nın “Comet 4” markalı İstanbul’a inen ilk jet uçağıdır. Adil, çok daha hızlı olan bu yeni uçakların geleceğin hava taşıtları olduğunu vurguluyor. Artık bundan sonrası “jet çağı” olarak kayıtlara geçecektir…
---
İLANDIR OKUMAYIN
1950’li yıllara geldiğimizde dergilerde bir garip ilan görürüz. Başında “Reklâmdır, okumayın” yazdığı için merakla okumaya koyuluruz. “Ey Sivil Havacılar” başlığını taşıyan bu ilan-şiir, şöyle başlar:
“Sivil havacı gençler!.. Mutlu mesleğiniz var;
Ülkeler arasına dağlar çekemez duvar...
Siz birer kartal gibi, üstünden aşarsınız;
Her gün başka bir yerde, bir yurtta yaşarsınız.”
Acele davranmayıp, takip eden satırları okursanız meseleyi anlayacaksınız:
“Sivil havacıların da şerefi yücedir;
Fakat bu mesleğin dili de İngilizcedir.
Aynı dil konuşulur milletler arasında;
Nasıl hitap edersin onlara, sırasında?”
Son satırlarda anlaşılır ki bize bu güzel şiiri sunan, plaklarla dil dersleri veren ünlü Linguafon Plak Şirketi’dir.
---
1. Abidin Daver, “Havacılıkta önümüze çıkan yeni bir fırsat,” Cumhuriyet, 3 Eylül 1947.
2. Naki Tezel, “3000 metreden Ankara,” Radyo, 1 Ekim 1946.
3. Neriman Hikmet, “Almanya’dan gelen yolcu tayyareleri,” Tanin, 12 Nisan 1944.
4. Server Ziya Gürevin, Uçak Barış’ın Hizmetinde (Ankara: Türk Hava Kurumu Yayını, 1947), 5.
5. Akşam, 19 Haziran 1949.
6. Feridun Kandemir, “Ömürleri göklerde geçen zamane melekleri,” Panorama, 1954.
7. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Tezek (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1975), 231-232.
8. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi (İstanbul: Dergâh Yayınları, t.y.), 225-234.
9. Burhan Arpad, Günü Gününe (İstanbul: Yeditepe Yayınları, 1962), 15.
10. İsmail İsmen, “Milletlerarası sivil havacılığıh tekâmülü,” Vatan Havacılık İlâvesi, 4 Kasım 1953.
11. Y.T., “Garip bir hava yolculuğunun hikâyesi,” Akşam, 26 Nisan 1949.
12. Reşat Enis, “İçinden geçilmesi tehlikeli bulutlar,” Cumhuriyet, 2 Mayıs 1954.
13. Burhan Oğuz, Yaşadıklarım Dinlediklerim (İstanbul: Simurg Yayınları, 2000), 542.