Uzun zamandır polisiye gazeteleri ve dergileri toplarım. Bu tür “özel” cinayet dergileri 1948 yılında yayımlanmaya başlar ve 1950’li yılların sonlarına kadar yayını yoğun biçimde devam eder. O dönemde bir furya halindeki bu dergilerin en eskisinin 9 Haziran 1948 tarihinde yayımlanmaya başlayan Hadise olduğunu görüyoruz. İmdat’ın ilk sayısı 17 Ağustos 1948 tarihli. Kelepçe ise aynı yılın Ekim ayı sonunda çıkmaya başlıyor. 12 Kasım 1948’de yayımlanmaya başlayan (ve Hadise’nin kardeş dergisi olarak lanse edilen) Ayna da esas olarak bir cinayet dergisi. 1949 yılına geçersek, Dehşet ve Cinayet adlı dergilerin art arda yayın hayatına katıldığını görürüz. 1952 yılında bu tür yayınlara Dedektif (Polis Hafiyesi) ve İbret katılıyor. Yine 1950’li yıllarda piyasaya çıkan Harman ve 7 Gün 7 Gece ise, her ne kadar cinayet öykülerine yer verse de, daha çok magazin dergileri arasında sayılmalı. 1956 yılında yayımlanan Dedektif (Kim) halis cinayet dergilerinden. Bu birikime çok daha sonraları katılan, 1971 yılında yayımlanan bir de Şahit var. Söz konusu dergilerin hemen hepsi haftada bir yayımlanıyor. Bu koleksiyondan yararlanarak daha önce Atlas Tarih dergisinde bir yazı da kaleme almıştım.1
Ama zaman içinde tüm bu dergilerden önce, söz ettiğimiz “akım” başlamadan yayımlanan bir başka dergi daha karşıma çıktı. 1935 yılında yayın hayatına başlayan bu erken dönem dergisinin adı Parmak İzi. İlk sayısı 7 Şubat 1935 tarihinde çıkan 16 sayfalık bu derginin sahibi Ahmed Cemalettin Saraçoğlu, yazı işleri müdürü Emin Refik Müslimoğlu. Dergi kendini “Siyasi içtimai haftalık macera mecmuası” olarak tanımlıyor. İlk sayıdaki “Niçin Çıkıyoruz” başlıklı yazı “Yeryüzü yeryüzü olalıdan beri, fenalarla iyiler arasında sulhsuz, âramsız [huzursuz] bir çarpışmadır sürer durur” saptaması yapıldıktan sonra şöyle devam ediyor: “Fakat iyi ile kötü arasındaki mücadelelerin hikâyeleri, okuyanlara ve duyanlara sade büyük heyecanlar değil, büyük ibretler de, büyük ve faydalı dersler de verir.” Ve daha sonra yapılacak eleştirileri peşin peşin göğüslemek için de adı belli olmayan (!) “dünyanın en büyük terbiyeci ve ruhiyatçılarından biri”nin şu sözlerini alıntılıyor: “İnsanları fenalıktan koruyabilmenin en müessir çaresi, onlara fenalıkların yollarını öğretmektir. Zira –cani doğuşlu mahluklar hariç olmak üzere– bütün insanlar kendilerini fenalığa sürükleyen tuzaklara, sürüklenilmek istedikleri yolun cahili oldukları için düşerler!”
Neler Var Neler!
Parmak İzi’nin sayfalarında doğal olarak polisiye haberler öne çıkıyor. İlk sayının yazılarını sıralayalım: “Polis nedir?/ Hapishanelerde yaşayanlar niçin öldürürler? / Hrisantos dört polisimizi nasıl öldürdü? (1915 yılında geçen bu olay Naci Sadullah tarafından aktarılıyor, daha sonraki yıllarda da romanlaştırılmıştı) / Dillinger nasıl ve niçin öldürüldü? / Parmak izi (Naci Sadullah’ın zabıtanın parmak izi şubesinde yaptığı uzunca bir röportaj) / İstanbul batakhaneleri: Abone dolandırıcıları / İdam mahkûmlarının kendilerini öldürmelerine müsaade etmeli mi?” Elimde olan ilk dokuz sayıda karşımıza çıkan imzalar arasında M.N. Çapanoğlu, Naci Sadullah, Mahmut Yesari, Y. Kozanoğlu, Tevfik Sadullah da (ki o da Naci Sadullah’ın kardeşidir) ve Mehmet Fehmi Bora da bulunmakta. Derginin renkli kapakları ise Cemal Görkey imzalı.
Derginin imzalı-imzasız yazılarıyla en verimli kalemi olan Münir Süleyman Çapanoğlu (1894-1973) ilginç bir şahsiyet. İstanbul’un “yeraltı” tarihi için çok zengin bir kaynak. Meyhaneler, kumarhaneler, hapishaneler, batakhaneler, genelevler konusunda ilginç yazılar, tefrikalar kaleme almış. Sadece bu sokaklarda gezinmemiş elbette. Basın tarihimize ilişkin kitapları da önem taşımakta. Ama her şeyden önce “gazeteci” kimliğiyle öne çıktığını unutmamak gerekir. Reşat Ekrem Koçu ölümünün ardından şöyle yazmıştı: “Eski bir dostumdu. Severdim, sayardım, çok çok severdim. Ruh asaleti timsali, vefakârlık timsaliy¬di. Bana, yayınlıyageldiğim İstanbul Ansiklopedisi için yığınlarla not vermişti, pir aşkına, alfabetik sıraları geldikçe imzası altında konur o büyük şehir kütüğüne.”2
Çapanoğlu’nun Parmak İzi dergisinin 3, 4, 5 no’lu sayılarında yayımlanan bir yazısı “Esrarkeşler Arasında” başlığını taşıyor. Onun kılavuzluğunda 1935 yılında bir esrar kahvehanesine girelim. Burada en önemli şahsiyet, nargileyi ateşleyen adamdır. Sırasına göre günde kırk, elli, belki de daha fazla nargile yakan bu adam hiç ayık dolaşmaz. Mekânın diline göre dile getirirsek, hep mastordur, zomdur. Görevi ocakta çalışmak, nargileyi hazırlamak, yakıp müşteriye vermektir. Eskinin en tanınan ocakçıları (yankesici de olan) Tazı Ali, Açıkgöz Artin, Tatar Hayri, Titiz Hasan ve Sardelâ Şükrü’dür.
Esrar âleminin de kendine özgü bir müziği olduğunu öğreniyoruz: “Eski esrar kahvelerinde nargile içilirken, cura, bağlama ve ‘çığırtma’ (ki bodur kalmış bir flüt mütereddisidir) çalınır, semai, koşma, destan, mâni söylenir, genç delikanlılar: ‘Elinde fener / Yalıya iner / Çarli gibi döner/ Vay cici beyim vay!’ kantosuyla karşılıklı oyun oynarlar, göbek atarlardı. Bu ahenge […] darbuka da peşrev olurdu.” Çapanoğlu, İstanbul’un işgal yıllarında bir yabancı gazetecinin isteği üzerine birlikte bir esrar kahvesine gittiklerini de anlatır. Girdikleri yer genişçe bir odadır. Köşede beyaz uzun sakallı bir adam oturmaktadır. Tesadüf bu ya, Neyzen Tevfik de buradadır. “Tevfik nargileler yanarken ney üflemeye, birkaç esrarkeş de şarkı söylemeye başladılar. Nargileler tazelendikçe Neyzen coştu ve mütemadiyen ney üfledi durdu.” Çapanoğlu bir başka yazısında esrarkeşlerin neşeli dakikalarda söyledikleri şarkılardan bir örnek verir: “İçtik olduk cümlemiz mastor/ Pirimizden aldık düstur / Kimi harman, kimi mastor! / Yandık, yandık… Of, of…”3
Kumar Tarihine Giriş
Yazılarında Çağanoz’dan Sohbetsever’e, Tiryaki’den Karides’e, Babacan’dan Kalender’e kadar kırka yakın müstear isim kullanan Münir Süleyman Çapanoğlu’nun ayrıntılarıyla kaleme aldığı bir konu da “kumar”dır. 1937 yılında “Eski İstanbul Batakhaneleri: Kumar” başlığıyla Son Telgraf gazetesinde uzun bir tefrika kaleme almıştır. Hulusi Kodaman takma adıyla Zar-Kâğıt Oyunları ve Hileleri4 adlı bir de kitap yayımlamıştır. Çapanoğlu, Parmak İzi dergisinde yayımlanan bir yazısında da Osmanlı İmparatorluğu’nda kumarın tarihine eğilir. “Öncesini söylemek zor” diyerek söze Abdülhamit döneminden başlar: “Abdülhamit devrinde kumar Türkiye’de çok revaç bulmuştu. Daha evvelleri konaklarda peçiç gibi, altı kol iskanbil gibi oyunlar oynandığını çocukluğumuzda işittiğimiz o günleri hasretle anan dedelerimizin babalarımızın hikâyeleri arasında dinlediğimiz çok olmuştur.” Çapanoğlu bu eski döneme de değinir, ama sözü hızla yakın zamana getirir. İstanbul’da kumar oynatan yerleri tasnifle başlar söze: 1. Kahve oyunları, 2. Kulüp oyunları, 3. Kumarhane oyunları, 4. Ev oyunları, 5. Sefil ve hırsız adamların oyunları. “Bu yerlerin hemen hepsinde hile yapılır” diye söze devam eden yazarımız, hızla en tehlikeli bulduğu 5. maddenin aktörlerini anlatmaya başlar: “Bitirim yeri nedir?” başlığı altında ele alınan konu “barbut” oyunudur. Barbut zarla oynanan bir oyundur, oynandığı yerlere de “bitirim” denir. Pulları çıkarılmış bir tavla ya da masa, yorgan, muşamba gibi zeminler üzerinde oynanır. Çapanoğlu’nun verdiği bilgilere göre Abdülhamit devrinde en meşhur barbut yerleri Tatavla’da Gogovistan’ın dükkânıyla, Beyoğlu’ndaki Çiçekçi Sokağı’nda birkaç Rumun işlettiği barbut kahvesidir. “Bu yerlerde çok kuvvetli oyunlar olduğunu, altın para ile günde on, on beş lira ‘mano’ yazıldığını eski kumarbazlar söylüyorlar. Buraların müdavimleri arasında meşhur hırsızlardan Karakaçan İstavro, Sağır Yani, Demirci Andon, Şalvara Niko gibi zabıtaca maruf adamlar bulunduğu gibi Milton Kardeşler gibi terbiyeli, vakur Rum kabadayılar; Çerkes Arif, Trabzonlu Galip beylerle, Bahriyeli Abbas, Nişantaşlı Cemil, Temel Kaptan gibi tanınmış Türk delikanlı ve hovardaları da varmış.” Yazının yayımlandığı dönemde, yani 1930’larda ise artık öyle oturmuş, bilinen bir barbut yeri kalmamıştır. “Buna rağmen Yenişehir’de, Tophane’de, Balat’da birtakım ‘bitirim’ yerleri vardır. Bunlar da ekseriyetle seyyar bir haldedirler. Polis korkusundan!”5
Parmak İzi bir öncü dergi. Yazarları, konuları, röportajları ile ancak 15 yıl kadar sonra karşımıza çıkacak polisiye yayıncılığın ilk örneği. Daha sonra çıkan cinayet dergileri kadar aktüel değilse de, bu türün ilk ürünü olması nedeniyle özel bir ilgiyi hak ediyor.
1. Gökhan Akçura, “Hazırlan, bu gece öleceksin”, Atlas Tarih, sayı 36, Ekim-Kasım 2015.
2. Tercüman, 4 Temmuz 1973.
3. “Esrarkeşler arasında”, Parmak İzi, s. 6, 7, 14, 21 Mart 1935)
4. Hulusi Kodaman, Zar-Kağıt Oyunları ve Hileleri (Kitabın sonunda ayrıca bir de “Kumar Lugatçesi” vardır) (İstanbul: Apa Yayınevi, 1944).
5. Münir Süleyman Çapan, “İstanbul batakhaneleri kumarhaneleri”, Parmak İzi, sayı 2-3, 14 Şubat, 21 Şubat 1935.