Mendilim Oya Oya
Zehra Bilir, 1940 ve 1950’lerde
çok meşhur olmuş bir sahne sanatçısıydı.
Türküleri yöre ağızlarıyla okur ve
o yörenin giysileriyle sahneye çıkardı.
Elinde de her zaman salladığı
bir ipek mendil bulunurdu.

Mendil denince bugün herhalde akla yalnız kâğıt mendil gelir, ama eskiden kumaştan yapılırdı ve pek önemli bir nesneydi. 1937 yılında Yedigün dergisindeki “Toplu Yaşayış Bilgileri” köşesi “Mendil küçük bir bez parçasıdır, fakat medenî delaleti [işareti] bir şahıs için bayrak kadar mühim sayılabilir” diye söze girer. Şimdilerde bayrak pek kutsal bir nesne olarak görülüyor ya, mendili onunla bir tutmak bugün için oldukça tehlikeli bir benzetme sayılabilir! Bakalım o zamanlar niye bu kadar önemseniyor: “Bir defa kadın, erkek herkesin yanında daima bir, hatta iki mendil bulunması zaruridir. Onu birçok ihtiyaçları için kullanacaktır. Elini, terini, üzerine damlayan her şeyi onunla silecek, öksürük, aksırık, sümkürme gibi mümkün olduğu kadar başkalarından saklayarak yapılması lâzım olan tabiî ihtiyaçları onun içinde gizleyecektir. Mendil taşımayanın cemiyet içinde yeri olamaz.” Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde bayrak gibi sallanıyor demek ki mendiller!

Daha öncesine bakalım. Tarihimizde de anlı şanlı bir yeri vardır mendilin. Reşat Ekrem Koçu’nun giyim kuşam sözlüğü önce sözcüğün “mindil” olarak Arapçadan geldiğini söyler. Sonra tarife sıvanır: “Gözyaşı, yüz, burun, el silmeye mahsus olarak cepte taşınır; pamuk, keten yahut ipekten dört köşeli dokunmuş kumaş parçası; el mendili, burun mendili, ipek mendil, içine meselâ meyva ve kitap gibi şeyler koymaya mahsus astarsız, küçük cep bohçalarına da mendil denilir.”1 Burhan Felek de şöyle anlatıyor: “Mendil türlü türlü olur. İpekli mendil, keten mendil, patist (?) mendil, bekçi mendili, ahçı mendili, enfiye mendili gibi. Mendillerin işlenmiş, süslenmiş olanlarına eskiden ‘yağlık’ denirdi. Şimdi işlenmiş yorgan takımı, gelin takımı gibi şeyler satanlara da ‘yağlıkçı’ denmesi bundan ötürüdür. Anlaşılan eskiden yemek yedikten sonra peçete yerine insan ağzının ve elinin yağını bu büyük mendillere silermiş. Bunlara ‘çevre’ de denir.”2

Batik sırma işlemeli yağlık,
kaynak: Osman Kademoğlu,
Çeyiz Sandığı, İstanbul, 1999 

17. yüzyılda yaşamış Fransız seyyah Tavernier de sofra adabında mendilin yerine değinir: “Türkler çok temiz yemek yediklerinden sofraya peçete konmaz. Eğer silinmek gereksinimi doğarsa küçük bir mendil bu işi görür. Yemek yerken yalnızca sağ ellerini kullanırlar. Yemeğin sonunda, ellerini yıkamak için bir leğen sıcak suyla sabun getirilir ve herkes kuşağının arasından çektiği bir mendille kurulanır.”3 Mendil, çevre, yağlık aynı anlamda kullanılıyor ya, sarayın içine girip bakalım hangisi karşımıza çıkacak. “Gözde değiştirmek isteyen Osmanlı hükümdarları harem koridorda sıralanan halayıklardan en hoşuna giden kim ise onun yüzüne belinden çıkardığı yağlığı atardı. Kalfalar, hemen bu cariyeyi alıp yıkarlar, temizlerler, giydirip kuşatırlar ve padişahın iradesine intizar ederlerdi.” Böylece mendilin yatak odasında uzanan görevlerinden de haberdar olmuş olduk. Yazı şöyle devam ediyor: “Bundan otuz kırk sene evveline kadar [yazı 1934 tarihli olduğuna göre 19. yüzyıl sonları yani] herkes dört köşesi sırma işlemeli ‘çevre’ler kullanırlardı ki, yağlık bunun adıdır. Hatta yakın zamanlara kadar sokak satıcılarının sattıklarını kıymetlendirmek için: ‘Sırmalı çevreye hamsi!’ diye attıkları naralar hâlâ kulaklarımızda çınlamakta değil midir?”4

Mendilin Milliyeti ve Marifetleri

Türk Tarih Tezi yıllarında hemen her sözcüğe, nesneye bir Türki geçmiş yakıştırmak modası vardı ya. Mendil bahsinde de geçerli bu. Mendili Avrupa’nın bizden öğrendiğini savunanlar olmuştur hâliyle. H. Kuman imzalı yazı “Mendili Avrupa’ya ilk getiren Türklerdir” başlığını atar ve kanıt olarak önce Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugati’t-Türk adlı kitabına başvurur. Bu sözlükte yer alan “ulatu” maddesi şöyle açıklanmaktadır: “Bir ipek parçası olup insanlar ceplerinde taşırlar ve bununla burunlarını temizlerler.” Yazarımıza göre Türkler mendili Orta Asya’dan getirmiş, Avrupalılar da Haçlı seferleri sırasında da bu nesneyi onlardan öğrenmiştir.5

Renkli mendiller modaya da karışmış, Akşam, 14 Şubat 1939

Avrupa’yla mendil yarışı yapmak gibi bir niyetim yok, ama mendilin halkbilimi açısından çok eskilere uzanan bir tarihinin olduğunu inkâr etmek de mümkün değil. Anadolu’da çevre ya da mendil pek önemsenirdi. Halk edebiyatında, şarkılarda, oyunlarda mendilin önemli bir yeri vardı. Halaylarda, horonlarda halkayı idare edenlerin elinde mutlaka mendil bulunurdu. Mendiller uzaktan uzağa haberleşmek için kullanılırdı ve renkleri de önemliydi:

Eflatun mendil: Yarın evin önünden geç, mektup vereceğim.
Mor mendil: Hayatım senindir.
Pembe mendil: Pek hoşuma gidiyorsun.
Kırmızı mendil: Seni bütün varlığımla, ruhumla seviyorum. Bana inan!
Fıstıki mendil: Dikkat et, komşular görecek.
Mavi mendil: Kederliyim, ıstırap içinde kıvranıyorum, pek vefasızsın…
Yeşil mendil: Mektubumun cevabını bekliyorum, ne zaman göndereceksin?
Beyaz mendil: Seni seviyorum.
Kenarları yeşil mendil: Sana daima sadık kalacağım, söz veriyorum.
Kenarları sarı mendil: Bir iki gündür hastayım, bunun için çıkamadım.
Kenarları pembe mendil: Sensiz yaşayamıyorum.
Kenarları mavi mendil: Sensiz mesut olamayacağım.6

Bu kadar değişik renkte mendilleri nereden buluyorlarmış, orasını bana sormayın artık, meçhul! Ama bu mendil şifresi durumları pek sık oluyormuş ki Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları’na bile yansımış. Üstadın anlattığına göre, eğer âşık siyah mendili ağlar gibi gözlerine tutarsa, “Geceleri derdinle ah edip ağlıyorum” demek istermiş. (Ahmet Rasim burada dalgasını da geçer; “Gerçekte horul horul uyuyorum demektedir” der). Mor mendil ise “Aşkınla verem oldum, oluyorum, olacağım” gibi anlamlara gelmekteymiş. Âşık benekli mendili gösterince “Ciğerim delik delik oldu, eleğe döndü” demek istermiş. Kenarı yeşil, ortası beyaz mendil “Sana teslim oldum, ümidim sürmektedir, lütfet” anlamındaymış.7 Anlaşılacağı üzere mendilin renkleri ve anlamlar ilişkisi şehirlere, bölgelere göre değişebiliyormuş.

Sadece renklerle değil, nasıl tuttuğunuzla, ne yaptığınızla da ilgili mendil şifreleri varmış zamanında. Yine Ahmed Rasim’den ama bu kez Fuhş-i Atik sayfalarından nakledelim. Mendilin gözlere doğru götürülüp tutulması, yalnız bir göze dokundurulması, alna sürülmesi, buruna veya ağza temas ettirilip az veya çok tutulması, yelpaze vazifesini görmesi şöyle anlamlara gelirmiş: Seni nerede gördüm, keşke görmeyeydim; gözlerim kör olsun ki bana isnat ettiğin vefasızlık yersizdir, vefasız değilim; bizi gözetliyorlar, yanımdakinden sakın; yanıyorum, bu ateş ne zaman sönecek, ah sönmesini de istemem; bu ayrılık ateşine gönül nasıl dayansın; haber yolladığın şeyleri ben söyledimse ağzım kurusun; sözümde sabitim; ağlayacağım ağlayamıyorum; sana söyleyeceğim neler var, zalim…8

Mendilin şifreleri bahsinde bir de zürafa mendili çıkar karşımıza. Bilirsiniz herhalde, eski kadınlarımız çengilere, hamam ustalarına ve bunlarla sıkı fıkı canciğer olan bazı mirasyedi hanımlara “zürafa” derdi. Biz bugün lezbiyen diyoruz. Bu kadınlar bellerine “zürafalığa” alamet olmak üzere kenarları “Ciğer deldi”, köşeleri “Ah ah” işlemeli mendiller bağlardı. Öte yandan mendil renkleri meselesi başka kültürlerde bambaşka anlamlarda da karşımıza çıkabiliyor. Örneğin Kazaklarda, ölen kişinin hanımı, eşinin öldüğü günden itibaren yas işareti olarak siyah eşarp takar. Evin bir köşesinde de mendil asılı olduğu görülür. Ölen kişi genç olursa kırmızı, orta yaşlı olursa kara, ihtiyar olursa beyaz mendil bağlanır. Bunun sebebi de gelen konukların bu evden nasıl bir ölü çıktığı hakkında bir bilgi edinmesini sağlamaktır.9

Bir kız enstitüsünde yıl sonu sergisi, duvarda mendiller

Mendil Bayramı

Refik Halid Karay hemen her şeker bayramında bir yazı yazar, genellikle de başlıklarını “Şeker Bayramı–Mendil Bayramı” koyardı. “Biz eskiden ‘şeker bayramı’ denilince şekerden önce mendili ve mendilin ucuna bağlanmış gümüş yahut altın akçeyi düşünürdük. İstanbul’da Şeker Bayramı daha ziyade mendil bayramıydı” diye girer söze. Üstadın anlattığına göre ramazanın sonlarına doğru Kapalıçarşı’ya gidilir, en ucuzundan en pahalısına düzinelerce mendil alınırdı. Bayram günü için bu mendiller tasnif edilerek hazırlanırdı. Kapıyı çalanın yakınlığına, sosyal mevkiine göre mendiller verilirdi. Önemli bir nokta, mendil verenin mutlaka bir kadın olmasıydı. Erkekler mendil vermezdi. Refik Halid gayet iyi hatırladığı mendil içinde para verme bahsini şöyle anlatılıyor: “El öpmeye gittiğimiz veya götürüldüğümüz akraba ve ahbap evlerinden –tam çıkacağımız sırada– cebimize içtimai derecemize göre iyi, orta ve âdi cinsten birer mendil sokuşturulurdu. Çok kere mendilin ucunda bir de düğüm bulunur, düğüm çözülünce içinden bir sikke, yani madenden para çıkardı. Çil kuruş, ikilik, çeyrek veya çeyrek lira. Çeyrek lira paraların en güzeliydi, zira altın yavrusuydu, her yavru gibi de sevimliydi!”10 Ahmet Rasim de “Bayramın sevilmezi olmaz ama ben şeker bayramını daha ziyade severim. Mendil almak, hele ucu düğümlü olursa bayılırım” diye ekler. 

Zamanla bu âdet elbette geride kaldı. 1936 yılında Osman Cemal Kaygılı, bayramda kapıyı çalanlara verilen mendillerin artık hiç de aranmadığını söyler: “Eskiden bekçilere olsun, sakalara olsun, bakkal çocuklarına olsun, mahalle çocuklarına olsun para yerine mendil, çevre gibi şeyler de vermek âdetti. Fakat şimdi başta bekçi olmak üzere böyle şeylere aldırış eden yok… Herkes şimdi mendil, çevre yahut basma parçası gibi şeylerden ziyade sağlam paraya bakıyor. Öyle ya onlar da haklı: Sen parayı kendisine uçlan da o, onunla ister mendil alsın, ister çevre, sana ne?”11

Yine Refik Halid’e, mendillerin bayramlarda baş tacı edildiği yıllara dönelim. Karay, “Bir milyondan fazla nüfus barındıran o zamanki İstanbul’da adam başına üç mendil hesap etseniz, arifeden önceki mendil satışının ne tuttuğu, bu alışverişe ne harcandığı hakkında az çok bir fikir edinmiş olursunuz” der ve “Bu parayı Avrupa çekerdi, bu mendil furyası Fransa, İtalya, İspanya fabrikalarına yarardı, paramız dışa akar giderdi” diye ekler. Yerli mendillere pek rağbet edilmezmiş, örneğin Bursa’nın ipek mendilleri sert bulunurmuş…12

İzmir 9 Eylül Panayırı’nda Sümerbank pavyonunda sergilenen mendiller,
kaynak: Apikam Arşivi

Peki bu mendilleri kimler satardı? Anlaşıldığına göre, mendil satan ticarethaneler pek çokmuş o zamanlar. Ama hikâyelerini bulmak pek kolay değil. Neyse ki Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu Karlı Dağlar adlı romanında İpekçi Kardeşler’in bu konudaki çabalarına değiniyor. İpekçi Kardeşler, Selanik’ten sonra İstanbul şubelerini açar: Selanik Bonmarşesi. İşleri genel olarak İsmail İpekçi yürütmektedir, İstanbul şubesinin başında ise Abdi İpekçi vardır:

“[İsmail Efendi’nin] Abdi Bey’in bilhassa kadın müşterileri elde etmek hususunda gösterdiği iktidar hoşuna gitmişti. [Selanik’ten yaptığı] Bu seyahat tam Ramazan bayramına tesadüf etmişti. İsmail Efendi hayretle görmüştü ki İstanbul halkı bu bayramda müthiş bir mendil alım satımı yapmaktadır. Bilhassa keten mendiller çok satılıyordu, o derecede ki arife günü öğle üzeri yüz paralık mendili beş kuruşa alanları görmüştü. Akşama doğru ise dükkân beyhude yere gelip dönen müşterilerle dolup taşmıştı. İsmail Efendi bu hadiseyi derhal not defterine kaydetmiş ve son Avrupa seyahatinde bu mendil işiyle yakından alâkadar olmuştu. Fransa’da, Almanya’da birçok fabrikaları dolaşmış, nihayet İsviçre’de mühim bir keşifte bulunmuştu. Buradaki fabrikalar çok büyük bir titizlik gösteriyorlardı. Yapılan mendilleri üç defa kontrol ediyorlar, ondan sonra kutulara dolduruyorlardı. En göze görünmez, hatta pertavsızla bile güç anlaşılabilir bir iplik kaçıntısını gördüler mi o mendili derhal ıskartaya çıkarıyorlardı. Fabrikalardan birinde bu nevi mendillerde büyük bir stok bulunduğunu anlayınca İsmail Efendi derhal kaporayı basmıştı.”13

Çeşit Çeşit Mendil Bahsi

Mendil tarihiyle en ilgilenmiş yazarımız, daha önce de değindiğimiz gibi Refik Halid Karay’dır. Bize mendilin ambalaj tarihinde bile yer alması gerektiğini hatırlatır örneğin: “Bir zamanlar mendillerin hizmeti yalnız bugün bildiklerimizden ibaret değildi; ambalaj, paket kâğıdı, kesekâğıdı, file bulunmadığı devirlerde bir cins alacalı, kocaman, gayet sağlam bir mendil cinsi vardı ki evin erkeği sabahleyin kapıdan çıkarken devşirilmiş şekilde onu yanına alır, akşamları yiyecek vesaire ile doldurur, elinde taşıyarak geri getirirdi. Bunlara yalnız balık konmazdı. Evin hanımı veya hizmetçisi o gece mendili yıkar, kurutur, devşirir, sabaha hazırlar, efendisinin eline tutuştururdu.”14

Yıkanan koca mendiller bahsinde “enfiye mendili”nden de söz etmek gerekli. Reşat Ekrem Koçu 20. yüzyılın başlarına kadar enfiye çekme tiryakiliğinin yaygın olduğunu, çalışırken zihni açacağı ve uykuya, uyuklamaya mâni olacağı söylendiği için mektepli gençler ve özellikle medrese öğrencileri arasında çok yayıldığını söyler. Enfiye insanı her çekişte hapşırttığı için enfiye çekenler “enfiye mendili” denen koyu lacivert ya da siyah renkli gayet büyük mendiller taşır, bu mendiller özel olarak yapılır ve satılırdı.15 Abdülaziz Bey daha ayrıntılı bilgiler verir ve enfiye tiryakilerinin kullandığı mendilleri şöyle sıralar: Zemini düz siyah ve koyu lacivert renk, etrafı beyaz çiçek su yapılmış küberaya mahsus enfiye mendili; ipekten renkli, yumuşak Hint mendilinin yanı sıra “Zindan Kapısı” enfiyecilerinde bulunan kırmızı, beyaz hareli saf ketenden, büyük, renkli Hint mendili ve diğer bir tabirle papaz mendili…16 Refik Halid de adilerinin yanı sıra tanesi yarım altına satılan ve zamanın ünlü mağazalarından Pigmalyon’dan alınan enfiye mendillerini hatırlar: “[Bu mendiller] önce soğuk, sonra kaynar suda hemen her gün yıkanmasına rağmen eskimek bilmezdi. O kadar sağlam kumaşa ömrümde bir daha rastlamadım. Tuhafı şu ki, aynı zamanda burnu zedelemeyecek bir tülbent inceliğinde, nazeninliğindeydi. Şunu da unutamam: Anam –hizmetçileri iğrendirmemek, içlerinden sövüp saydırmamak için– bu mendillerin kaba kirini bizzat kendisi alırdı; yani soğuk sudan evvelâ o geçirir, kaynatma ve ütüleme işini başkalarına bırakırdı.”17

Meddah ve mendili, Münif Fehim’in tablosundan ayrıntı

Bu koca mendillerle birçok vesileyle karşılaşırız. Meddahların iki yardımcısı vardır: küçük bir asa ile omza atılmış bir mendil. Ulunay “Meddah, tek bir adamın elinde bir baston, omuzunda bir büyük mendille bir masanın üstüne konmuş sandalyeye oturarak bütün bir ortaoyunu eşhasını canlandırıp seyirciyi güldürmesi, eğlendirmesidir” diye yapar tarifini. Salâh Birsel, Meddah Şükrü’yü anlatırken mendilini de unutmaz: “Şükrü Efendi cebinden kocaman basma mendilini çıkarıp omuzuna atıyor. Zembildeki başlıklardan başkasına gerek duyduğu vakit bunu başlık olarak kullanacaktır. Bu, baş örtüsü için de iyi bir yardımcıdır. Şükrü Efendi öyküsünü anlatırken onu ağzını kapamak için de kullanır. Böylece rahat bir nefes almış, birkaç saniye olsun dinlenmiş olur. Bu süre içinde sözlerinin, dinleyenler üzerindeki etkisini de tartmak fırsatını elde eder, onların coşkusuna birkaç saniyelik merak da katmış olur.”18

Cilalı İbo Teksas Fatihi filminden
“kovboy mendilli” bir sahne

Düşünelim mendil başka nerelerde çıkar karşımıza diye. Bilirsiniz, sihirbazlar da pek sever mendil kullanmayı. Bir sağa bir sola çekip, hop diye içinden güvercin çıkarırlar. Ama bunun “evrensel” bir kullanım biçimi olduğunu düşünüp “milli” tarihimize katmayalım. Yine “milli” olmayan bir mendil olarak, 20. yüzyıl başlarında çocukları pek etkileyen “kovboy mendilleri”nden söz edebiliriz. Orhan Kemal İstanbul’dan Çizgiler adlı kitabında “boynu mendilli haydutlar” diye bahseder kovboylardan.19 Mıgırdiç Margosyan da anı-romanında çocukluğunun Diyarbakır sinemalarını anlatırken, “altı atın son süratle çektiği posta arabasını bir dağın yamacında pusu kurup kıstırarak içindeki yolcularla beraber sakallı, palabıyıklı, pipolu ihtiyar sürücüyü ellerindeki tabancalarla grav grav grav ve uzun namlulu tüfekleriyle çiuv çiuv çiuv kurşun yağmuruna tutarak delik deşik eden ekose gömlekli, yüzleri gözlerine kadar rengârenk mendillerle maskelenmiş kovboylar”ı hatırlar.20 Bu haydutluk ve mendil ilişkileri daha sonra banka soygunlarına kadar uzanacaktır tahmin edeceğiniz gibi… Dış kaynaklı mendiller arasına Beyaz Rus kadınların İstanbul’a gelişlerinde, bitlerden kurtulmak için sıfır numaraya vurulan başlarına sardıkları mendillerden de söz edebiliriz. Önemlidir, çünkü daha sonra “Rus başı” diye adlandırılan bir moda buradan doğacaktır.

Üzüntülü Mendiller

Mendilin en kötü çağrışımlarından biri de grip, nezle gibi hastalıkları hatırlatmasıdır. Ama ne çare ki bu tür hastalıklar mendilsiz olamıyor. 1935 yılında Hikmet Feridun ortalığı kasıp kavuran nezle ve grip üzerine bir röportaj yaparken bu konuya değinmeden edemez: “Vapurda karşınızda bir genç kız oturuyor. İki gözü iki çeşme… Mutfakta soğan ayıklayan bir eski zaman tazesi gibi gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarından şıpır şıpır akıyor. Ara sıra minimini mendil çıkarıp güzel yaşlı gözünü siliyor. […] Küçük bayanın gözlerinden yaş akıtan ne sevgilinin evlenmesi, ne de uzaklara gitmesidir. Onu vefasız bir sevgili gibi grip hazretleri ağlatıyor.” Hikmet Bey vapurdan inip Cağaloğlu’nu çıkarken Büyük Postane’nin önünde yan yana duran mendilcilere rastlar, bağıran bağırana: “Haydi… Nezleye, gribe yumuşak mendil… Dükkânlardan 35 kuruşa alma… 12 buçuk kuruş… Keten mendil… Gribe, nezleye, yumuşak mendil…”21

Nezle için özel (!) mendil, Yeni Asır,
24 Şubat 1940

Bir de gözyaşı mendilleri var tarihçede. Halim Hüsnü Bey’in anlattığına göre, gözyaşı mendilinin tarihi 17. yüzyıla kadar uzanır. Bu dönem tiyatrolarda trajedilerin öne çıktığı yıllara denk gelir: “O zamanlar tiyatroya gidenler ceplerine bol bol mendil doldururlardı. Çünkü tiyatroda ağlamak ve mebzulen gözyaşı dökmek lâzım gelirdi. Oyun bitince herkes ağlamaktan harap olmuş, gözler kızarmış, burunlar şişmiş ve mendiller sırılsıklam olmuş bir hâlde çıkarlardı. Bu mendillere Fransa’da o devirde ‘gözyaşı mendili’ diye hususi bir isim de verilmiştir.”22

Türk sinemasının da gözyaşı mendiliyle sıkı bağları olduğunu düşünebiliriz. Öncesi de var ama daha çok 1950’li yıllarda çekilen filmlerle başlar bu gözyaşı öyküsü. Aile faciaları, çocuk oyuncuların hazin öyküleri, nafile aşklar çoğunlukla dönemin kadın seyircisini kıyasıya ağlatan, mendil parçalatan filmler olarak karşımıza çıkar.

Gözyaşı mendillerinin içinde ayrı bir klasman olarak “ayrılık mendili”nden de söz edebiliriz. Örneğin bütün rıhtım röportajları ayrılanların ardından sallanan, gözyaşlarını silen mendillerden söz eder. Hikmet Feridun Es, Galata rıhtımında dolaşırken tanık olduğu hazin manzarayı şöyle aktarır: “Vapurda yolcular seçilmez oldu. Yalnız arka tarafta, üst güvertede rüzgâra karşı hiç durmadan sallanan beyaz mendiller. Rıhtımda yaşlı gözlerle vapurun arkasından bakan genç bir adam var. Kumral bir delikanlı. Gözlerinin nemliliğini rıhtımda dolaşanların görmesine aldırmayarak durup dinlenmeden mendil sallıyor. Vapur gözden kayboluncaya kadar kumral delikanlı mendil salladı…”23

Akşam, 10 Ekim 1933

Cahit Uçuk da anılarında bu tür bir ayrılık öyküsü anlatır bize: “‘Anneciğim, işte Hakkı Bey dayım. Şu kuleli, büyük uzun rıhtımlı yalının balkonunda, mendil sallıyor.’ Vapur demir aldığında, Cahit gözyaşları içinde rıhtımdaki amcasına mendil sallıyordu. Amcası nokta kadar küçülüp, vapur Boğaz’a yollanıncaya kadar mendil sallamaya devam etti. İki gün önce İstinye’ye, Hakkı Bey dayısına vedaya gitmişlerdi. Babası vapurun adını, geçiş saatlerini söylemişti. ‘Biz yalının önünden geçerken sana mendil sallarız Hakkıcığım. Sen de mendil salla ki bizi gördüğünü anlayalım’ demişti. […] Cahit, var gücüyle elindeki mendili sallıyordu.”24 Üzüntülü mendillerin doruğunda, bir zamanlar çok can yakmış olan verem hastalarının ellerinden düşüremediği “kanlı mendil”ler de var. Ama bu konuya hiç girmemek daha doğru galiba…

Mendil bir küçücük kumaş parçası, ama ilgi alanları pek geniş, kullanımı da çeşit çeşit… Bu nedenle tek bir yazıya sığdıramadık. Bir başka yazıda erkeğin şıklık alameti ipek mendillerden, hatıra olarak hazırlanmış mendillerden ve Vakko mendillerinden söz etmek üzere…

Erzurum Horası, Aras Plak kart

1. Reşat Ekrem Koçu, Türk Giyim, Kuşam, Süslenme Sözlüğü, 2. basım (İstanbul: Güncel Yayıncılık, 1996), s. 172.

2. Burhan Felek, “Bayram”, Cumhuriyet, 11 Ekim 1942.

3. Jean Baptiste Tavernier, 17. Yüzyılda Topkapı Sarayı (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2014), s. 142.

4. Çevre ve hamsi ilişkisini pek anlamadım. Halim Hüsnü, “Mendilin Beşeriyete Hizmeti”, Zaman, 19 Eylül 1934.

5. Haber, 25 Kasım 1937.

6. Seyfettin Şimşek, “Mendilin Hikâyesi”, Türk Folklor Araştırmaları 6 (Nisan 1960): 129.

7. Akt. Zehra Hamarat, “Ahmet Rasim’in Eserlerinde İstanbul Folkloru”, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2010, s. 491.

8. Age, s. 490.

9. Mehmet Nuri Parmaksız, “Aşık Edebiyatında Ağıt Konulu Destanlar”, Gazi Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2006.

10. Refik Halid Karay, “Eski Bayramlarda Mendil” (Tan, 1 Ekim 1943), Pek İyi Hatırlarım içinde, haz. Tuncay Birkan (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2014), s. 223.

11. Osman Cemal Kaygılı, “Bugün Bayram”, Vakit, 15 Aralık 1936.

12. Refik Halid Karay, “Şeker Bayramı–Mendil Bayramı” (Akşam, 17 Ağustos 1947), Cihangir Dalkavuğu Tarih içinde, haz. Tuncay Birkan (İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2016), s. 367-68.

13. Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Karlı Dağlar (Makedonya) (İstanbul: Türkiye Yayınevi, t.y.), s. 50-51.

14. Karay, “Eski Bayramlar: Mendil Bayramı” (Yasemin 4, 30 Nisan 1957), Pek İyi Hatırlarım…, s. 219.

15. Koçu, age, s. 102.

16. Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, c. 1 (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995), s. 228.

17. Karay, “Şeker Bayramı…”, s. 372-73.

18. Salâh Birsel, Kahveler Kitabı, 2. basım (İstanbul: Sel Yayınları, 2014)

19. Orhan Kemal, İstanbul’dan Çizgiler (İstanbul: Sinan Yayınları, 1977), s. 235.

20. Mıgırdiç Margosyan, Tespih Taneleri, 2. basım (İstanbul: Aras Yayınları, 2007) s. 196.

21. Hikmet Feridun, “Nezleye mendil, yumuşak yumuşak. Dükkânlardan otuz beşe almayınız!..” Akşam, 23 Şubat 1935.

22. Halim Hüsnü, agm.

23. Hikmet Feridun, “Gözlerim hep sizde idi, hani görmeden gitsem gözüm İstanbul’da kalacaktı,” Akşam, 26 Ocak 1932.

24. Cahit Uçuk, Bir İmparatorluk Çökerken (İstanbul: YKY), s. 355-56.

Gökhan Akçura, gündelik hayat, mendil