Atlantik

İkinci Dünya Savaşı bitmiş, kapitalizmin temel kurumları “yeni dünya düzeni”ni kurma çalışmalarına başlamış. Soğuk Savaş dünyayı iki kutba bölmüş. Bu dönem İsmet İnönü’nün 1964’te, ABD Başkanı Johnson’un mektubuna cevaben söylediği iddia edilen sözden mülhem kelimelerle ifade etmek gerekirse “yeni bir dünyanın kurulduğu, Türkiye’nin de orada yerini almaya çalıştığı yıllar”dır.1 Bu “yeni dünya”da Türkiye de yerini seçmiş, ABD ve ittifaklarının yanında yer almış. 1946 yılında Büyükelçi Ertegün’ün naaşını taşıyan Missouri, İstanbul’a gelmiş. Eğlence yaşamımızda “ala Amerikan” bir çağ başlamış… Ellili Yıllar kitabı bu çılgın dönemin başlangıç günlerini şöyle özetler: ”İnhisarlar İdaresi, günün anlam ve önemine binaen, üzerinde ‘Hoşgeldin Missouri’ yazan Missouri sigaraları piyasaya sürer; Missouri serisi pullar çıkartılır; İstanbul Belediyesi gece yarısından bir saat sonrasına kadar Dolmabahçe-Taksim hattında –yalnızca ABD’li personel için geçerli– ücretsiz hizmet verecek 12 otobüs tahsis eder; belirli sinema ve tiyatrolarda ABD’li misafirlere yer ayrılır; İstanbul Bezmi-Âlem Valide Sultan Câmii’ne ‘welcome’ (hoş geldin) mahyası asılır; dört günlük ziyaretin ardından yola koyulan gemileri uğurlamak için Beylerbeyi’nden Üsküdar’a, Beşiktaş’tan Sarayburnu’na kadar bütün sahiller kadın, erkek, çoluk çocuk doluşmuşlardır; Cumhuriyet gazetesinin 9 Nisan 1946 tarihli nüshasının ilk sayfasında yer alan habere göre, Türkiye’den ayrılan gemileri uğurlamak isteyen İstanbulluları Yeşilköy açıklarına kadar uğurlamak üzere 10 gemi tahsis edilmiştir; İstanbul Abanoz Sokak’taki genelevlerde yaşanan telaşı anlatmak ise bu kitabın hayâ sınırlarını aşmaktadır.”2

Atlantik reklam kartı ön ve arka

Yıllar önce elime bir reklam kartı geçmişti. Bu kart da aynen Missouri’nin geldiği yıl gibi 1946 tarihini taşıyor ve Atlantik adlı bir mekânı tanıtıyordu. Adres olarak “İstiklal Caddesi 169-171”i veren (ve çizimlerle Saray Sineması’nın karşısında olduğu belirtilen) bu reklam kartı Türkçe ve Fransızca olarak hazırlanmıştı. Daha sonraları, Eli Acıman’ın anılarını okurken, bu dokümanın büyük ihtimalle onun ilk çalışmalarından biri olduğunu anlamıştım.

Acıman, Faal Ajans’ı Vitali Hakko’nun mağazasının yanındaki Selvili Han’da, penceresi olmayan küçük bir depoda kurar. Şirketlere mektuplar yazarak kendini tanıtmaya çalışır. İlk işlerini, ajansı kurma fikrini kendisine veren Vitali Hakko’nun Şen Şapka’sı için hazırlar. Şöyle anlatıyor: “O sırada zaman zaman Şen Şapka’nın reklamlarını hazırlıyordum. Ara sıra da Markiz Pastanesi’nden, Atlantik Birahanesi’nden küçük işler alıyordum. Alacağımı tahsil etmeye gittiğimde beni mutlaka bekletirler, o arada Markiz’de pasta, Atlantik’te bira ikram ederlerdi. Saatlerce beklediğim olurdu.”3

“America I Love You” nota kapağı

America I Love You

Adını dönemine pek uygun seçmiş olan Atlantik esas olarak bir birahane. Tam adı “Atlantik Birahane ve Lokantası”. Bu “Atlantik” sözcüğü, İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından itibaren özel bir anlam taşımakta. Çok kaba bir gazete taramasında bile karşımıza onlarca “Atlantik” vurgusu çıkar. Örneğin, 14 Ağustos 1941’de ABD Başkanı Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Churchill arasında yapılan görüşmeler neticesinde bir Atlantik Beyannamesi yayımlandığını görürüz.

İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli savaş alanlarından biri Atlantik Okyanusu’dur. Deniz savaşları esas olarak burada geçer. Destroyerler, denizaltılar okyanusta fink atar. Zemine inip bakma şansına sahip olsak, burada yüzler ve yüzlerce geminin yatmakta olduğunu görürüz. Abidin Daver “Atlantik Meydan Muharebesi” başlıklı yazısında, İngiltere ve Amerika’nın Atlantik’teki savaşı kaybetmesi durumunda, savaşın galibinin Almanya olacağını yazar.4 Filmlere de yansımıştır Atlantik savaşları. Taksim Sineması’nda 1945 yılında vizyona giren Atlantik Muharebesi filmi “Donanmanın maruz kaldığı tehlike. Tayyarelerden atılan denizaltılar. Her dalga bir torpil ve her bulut tonlarca bomba saklıyor” spotlarıyla tanıtılır. Bir yıl sonra bu kez Lale Sineması’nda “okyanusları kudretine, ufukları cesaretine dar bulan, ölümden kuvvetli, çelikten sağlam iradesi olan, sayısız kahramanların yiğitlik menkıbesi” Atlantik Ateşler İçinde [Action in North Atlantic] filmi oynatılır.

Devam eden yıllarda da Atlantik vurgusu eksik olmaz hayatımızda. 1948 yılında yeni bir savunma paktı imzalanır. Adı Atlantik Paktı’dır. Bilineceği gibi NATO’nun açılımı da Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’dür [North Atlantic Treaty Organization].

Amerikanın Sesi dergisi ve
Marshall Yardımı kitapçığı

Bira Artı Sosisli Sandviç

Atlantik 1940 sonları ile 50’lerin başlarında yaşayanların anılarında sık sık karşımıza çıkan bir mekân. O zamanlar elbette İstanbul’da birçok birahane var, ama Atlantik (ve benzer bir karakter gösteren Pasifik, Ekspres, Otomatik ve Orman birahaneleri) diğerlerinden farklıydı. Tevfik Yener burayı “Türkiye’nin ilk fast food tıkınma yeri” olarak tanımlar. Çok bol çeşidi olan sandviçler arasında kişisel favorilerinin sosisli ve lakerdalı taratorlu sandviçler olduğunu söyler. Ardından ekler: “Bunlar Çiçek Pasajı’ndaki birahanelerden farklıydı. Meyhane değil de sandviççi, kafe-bar havasındaydılar. Gündüzleri sinema seyircisi öğrenciler ayran sandviç müşterisiydi. Biraz daha palazlanmış gençler ve ‘dar vakitte’ yiyip içmeyi seven olgunlar ise akşamların bira müşterisiydiler.”5 Ahmet Muhtar da “Missouri zırhlısının İstanbul’u ziyaretinden sonra ayaküstü birahaneler revaç bulmuştu” diye girer lafa: “Buralarda uzun ince bardaklara fıçıdan çekilen Arjantin bira ile dekor gibi serpiştirilmiş fıçılar üzerinde yanında hardalı ile iki tek haşlanmış sosis, ki kibar adı ‘hot dog’ imiş, ayrıca rus salatası görsel ve damaksal keyifleri tamamlardı. Bunların ilk öncüleri Parmakkapı’daki Ekspres ve Ağacamii’nin karşısına doğru Atlantik birahanesi idi. Biraz ötede Nisuaz’ın köşesine gelmeden, Alkazar Sineması’nı geçince biraz daha ağırbaşlı Orman birahanesi vardı.”6 Kemal Suman’ın Galatasaray Lisesi anılarında da karşımıza çıkar Atlantik: “Burada sosisler sürekli olarak dikdörtgen bir cam akvaryuma benzer kabın içinde fokur fokur kaynar, bol hardal ile sandviç ekmeğinin arasında satılırdı.”7

Atlantik Lokantası menüsü

Demir Toros’un Beyoğlu’nda Balıkların Ayak Sesleri adlı romanının kahramanı eksik olmasın, Atlantik Birahanesi’ne girer: “İçerisinin sıcak havası delikanlıyı şefkatle kucaklamıştı. İki jambonlu, bir siyah havyarlı sandviç ısmarladı, içlerine tereyağı sürdürdü, fıçıların önüne sokuldu.
‘Bir Arjantin çek.’
‘Sarışın mı, esmer mi?’
‘Esmer olsun.’
Siyah bira ile sandviç tabağını alıp aynalı tezgâhın karşısındaki tabureye yerleşti. Önündekilere baktıkça kendisini mirasyedi gibi hissediyordu. Biradan birkaç yudum çekti. Elinin tersiyle köpük bulaşan yumuşak, sarı, seyrek bıyıklarını sıvazlarken bakışları aynaya takıldı.”8 
Biz onu ayna karşında bırakıp yine İstiklal Caddesi’ne çıkalım.

Hizmet Bin Beş Yüz

Atlantik’in 1946 yılının sonlarında, yukarıda söz ettiğim reklam kartı dışında, gazetelere de ilginç ilanlar verdiğini görüyoruz. 26 Aralık 1946 tarihli bir ilandan “müşterilerinin ısrarı üzerine harekete geçerek” Union Française’in iki bin kişilik salonlarını kiraladığını, bu salonlarda birinci sınıf bir cazla düğün, çay, nişan ve yemek ziyafetleri yapmaya başlandığını öğreniyoruz.9 Ama bir yıl sonra, 1947’nin Kasım ayında yayımlanan ilanda “nişan, düğün, açılış töreni, ziyafet, kokteyl parti”ler için “mükemmel salon, fevkalade müzik, kusursuz servis” teklifiyle sadece İstiklal Caddesi’ndeki adresi gösterildiğini görünce Union Française’i terk ettiklerini düşünüyoruz.10 Aynı yıl mayıs ayında, baharın en keyifli zamanlarında ise “Kır gezintisinde artık yemek derdi kalmadı” başlıklı bir ilan karşımıza çıkıyor. Atlantik’in şık ambalajlar içinde hazırladığı yemek paketlerinin 250 ve 350 kuruş olmak üzere iki boyda satıldığını öğreniyoruz.11

1948 yılında Marmara Yat Kulübü, yemek servislerinin Atlantik tarafından temin edilmeye başlandığını duyurur. İlanda Atlantik’i kastederek “Bu müessesenin muhtelif kuruluşlardaki organizasyon ve göstereceği itinadan sayın aza ve misafirlerimizin memnun kalacakları kuvvetle ümit olunmaktadır” denmektedir.12 Atlantik Lokantası, aynı yıl kasım ayında “yüzlerce müşterileri”nin ısrarı üzerine “Evlere Yemek Dağıtma Sistemi” açtığını duyurur. Aylık abonesi 120 lira olan bu hizmeti incelemek isteyenlere “derhal izahlı broşür” gönderildiğini ekler.13

1949 yılı yaz başında Atlantik Evlere Yemek Dağıtma Servisi “sayfiye kayıtları”na başladığını ilan eder. Anlaşıldığına göre, İstanbul civarına da servis yapmaktadır. Tatlı dahil günde 8 kap (4 çeşit) yemek servisi yollamanın aylık bedeli şehir içinde 120, sayfiyeler için 140 liradır. İlan, “Otomatik ocaklarda el değmeden pişen yemeklerimiz, evinize kadar hususi otomobillerimizle sevk edilmektedir” der.14 İşi epeyce büyütmüş olacaklar ki, bu tür çalışmaları artık başka bir adresten götürmekteler: Beyazıd Bakırcılar, Fuad Paşa Cad. No. 60.

Atlantik’in Herkesin Kitabı (1946) kitapçığında yer alan ilanları

Petrograd, Ankara ve Atlantik

Atlantik aslında Beyaz Ruslardan kalma bir tarihçeye sahip, ama ele aldığımız dönemdeki kimliği bu tarihçeyle pek ilgili olmadığı için kısaca geçeceğim. Mekânımızın aile ağacı Tepebaşı [Meşrutiyet Caddesi] 9-11 numaradaki yerde Nikola İgnatiedis tarafından açılan Petrograd Pastanesi’ne kadar uzanır. Petrograd daha sonra İstiklal Caddesi’ne, Alkazar Sineması’nın biraz ilerisine taşınır. Bir süre sonra adını değiştirir. Ankara Pastanesi adını aldığında, Mustafa Tütüncü ve Aleksandr adlı ortaklar tarafından işletilmektedir.15 Ama bu adı kullanan pek olmaz, mekân yine Petrograd adıyla anılır.

Jak Deleon Beyoğlu’nda Beyaz Ruslar adlı kitabında, mekânımızı şöyle anlatır: “Saray Sineması’nın karşısındaki Petrograd Pastanesi günde 24 saat yaşayan eğlence yerleri olarak ün salmıştı. Entelektüel bohem dünyasının buluşma yeri olan Petrograd’da kış akşamları konyaklı ‘punç’ içmek moda olmuştu. Güncel konuşma diline de girmişti Petrograd sözcüğü. Eve geç gelen kişi, ‘Burası Petrograd Pastanesi mi?’ sitemiyle karşılanır, bir dükkân vaktinden çok sonra kapandığında, ‘Petrograd mı bu dükkân ki bu saate kadar açık?’ sözü çevrede dolaşırdı. Yani Petrograd’ın çok geç saatlere kadar açık olması herkesin dilindeydi.”16 Hikmet Feridun Es ise Petrograd’ın kahvaltılarının lezizliğini över: “Çavdarlı kahvaltıları meşhurdu. Bu da Petrograd’ın spesyalitesiydi. Anasonlu taze çavdar ekmeği, hafif haşlanıp bardağa kırılmış yumurta, tereyağı, gravyer peyniri. Çaylar, gümüş zarflı ve küçük kulplu cam bardaklarla gelirdi.” Hikmet Feridun Es’e göre Petrograd’ın müdavimleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Çallı İbrahim, Nahit Sırrı Örik, Raşit Rıza, Sait Faik, Ferdi Tayfur, Bahriyeli Kırmızı Rıdvan bulunmaktadır.17

Salâh Birsel, Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu kitabında bir zamanların ünlü dublajcısı Ferdi Tayfur’un kokaine Petrograd Pastanesi’nde başladığını yazar. “Pastaneye girilince sağda bir dipfriz vardır. Bu bütün sağ duvarı kaplar. Masalar ise sol yandaki salona dizilmiştir. Büyük bir cam bu bölümü caddeden ayırır. [...] [Bu cam] 60-70 cm duvarın üstünden başlar. Salonun sol köşesinde, dipte, tavan alçalır, duvar da girinti yapar. Ozanlar gelip de cadde üzerindeki masalarda konak tutamamışlarsa, burada oturmayı yeğlerler. [...] Dipfrizin bitimindeki bir merdiven sizi üst kata çıkarır. Burada da bir salonla iki oda vardır. Odalarda, eski yıllarda kaçak kokain de içilir. Ferdi Tayfur’un kokaine alışması da burada olmuştur.” Salâh Bey, Petrograd Pastanesi’nin adının 1940’larda Ankara Pastanesi olarak değiştirildiğini söyler. “Ama bütün yazarlar ona sadece Petrograd derler.”18

Ankara Pastanesi’nin ortaklarından Aleksandr’ın 1943 yılında ayrılması üzerine Mustafa Tütüncü pastaneyi işletemez ve 1944’te Niko Kleovulos Hürmüzoğlu adlı bir Rum’a devreder. Deniz Kavukçuoğlu da anılarında sonrasını şöyle anlatıyor: “Niko Kleovulos Hürmüzoğlu [...] kapı girişinin yanına üzerlerinde geniş çalışma tezgâhları bulunan, yüksek ve çok büyük iki vitrinli buzdolabı yerleştirmişti. Üst kattaki odaların aralarındaki duvarlar yıkılarak, burası masa düzeninde yemek yenebilecek büyük bir salona dönüştürülmüş, aynı yıl içinde de Atlantik adıyla lokanta ve birahane olarak açılmıştı.”19

6-7 Eylül olaylarından sonra Beyoğlu,
1955

Ve Son

Son satırları Tevfik Yener’in 6-7 Eylül anılarına bırakıyorum:

“Biraz daha ilerledik. Soldaki Japon oyuncak mağazası artık Hiroşima’daki içler acısı bir mağara olmuştu. Bebekler, otomobiller ezik büzük, kaldırımlarda veya yağmacıların torbasındaydı. Üstüne basılmış oyuncak bebeklerin cam gözü pırtlamış ezik suratları insanı kötü ediyor...

Beyoğlu Ağa Camii karşısındaki Arsenal, ithal giyim eşyası satan çok seçkin bir dükkândı. Birkaç kişinin Arsenal’in vitrinini kırdığını gördüm. Güzelim İtalyan kravatları jiletle kesiyorlardı. Biri de enine mavi beyaz şeritli denizci tipi İngiliz tişörtü jiletle doğramaktaydı. İnanmazsınız iki gün önce Arsenal’den aynı tişörtü almıştım.

Arsenal’in yanında Atlantik Birahanesi ve sandviççisi vardı. Her hafta Beyoğlu’na çıkar ve mutlaka Atlantik’e uğrardık, ne severdik orayı...

Balyozlar Atlantik’in kepenklerine inmeye başladı. Kocaman bir yerdi. Cam çerçeve, balyozu yedikçe bomba gibi patlıyordu. O ses, kırıp dökme şehvetini kışkırtmaktaydı. Az sonra Atlantik kalesi de düşmüştü. İçeriye dalanlar tezgâhlarda duran sandviçlere ve bira fıçılarına saldırdılar. Baltayla parçalanan fıçılardan petrol gibi bira fışkırıyordu. Kimisi ağzını fışkıran biraya tutuyor, daha kibarlar (?) bardak kullanmaya çalışıyordu. Sandviçleri ağızlarına büyük bir şehvetle tıkayanların tadını bir uyanık kaçırdı. Çıktığı bira fıçısının üstünden Hitler’in Nürnberg nutkundaki kararlı lider tavrıyla bağırdı: ‘Yemeyiiin! Durun arkadaşlar! Bu dükkândaki her şey Rum sahibi tarafından zehirlenmiştir.’

Kimisi ‘Nerden biliyosun be, bi şey olmaz’ diyerek ağzındakini yutarken, bazıları tükürdü. Yine de zehirli olabilir kuşkusuyla içlerine sine sine yiyip içememenin hırsıyla Atlantik’i iyice harabeye çevirdiler.”20

Yıllar sonra Atlantik yeniden açıldı. Deniz Kavukçuoğlu ve Selim İleri’nin anılarında mekânın sonraki yıllarıyla ilgili bilgi kırıntıları bulabiliriz; ama ne kadar eski Atlantik’tir, orası meçhul elbette… Atlantik’in yerinin neresi olduğunu soran olursa tarif edelim. Yıkılan Saray Sineması ve etrafındaki binaların yerine yapılan Demirören İstiklal adının uygun görüldüğü alışveriş merkezinin tam karşısında yer alan yerde Saray Muhallebicisi’ni göreceksiniz. İşte orası. Petrograd, Ankara, Atlantik ve Saray. Sanki geçtiğimiz yüzyılı özetleyen bir şifre…

1. Türkiye’nin 1950’li Yılları, ed. Mete Kaan Kaynar (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), s. 12.

2. Age, s. 13-14.

3. Nil Baransel, Eli Acıman (İstanbul: Doğan Kitap, 2003), s. 27.

4. Cumhuriyet, 3 Mayıs 1941.

5. Tevfik Yener, İstanbul Aşk Ekmek Hayal (İstanbul: İnkılap Kitabevi Yayınları), s. 178, 342.

6. Ahmet Muhtar, Kayıt Dışı Anılar (İstanbul: YKY, 2007), s. 77-78.

7. Kemal Suman, Bitmeyen Mektep, (İstanbul: GiTa Yayınları, 2009), s. 84.

8. Demir Toros, Beyoğlu’nda Balıkların Ayak Sesleri (İstanbul: Doğan Kitap, 2001), s. 19.

9. Cumhuriyet, 26 Aralık 1946.

10. Cumhuriyet, 27 Kasım 1947.

11. Cumhuriyet, 20 Mayıs 1947.

12. Cumhuriyet, 3 Haziran 1948.

13. Cumhuriyet, 11 Kasım 1948.

14. Cumhuriyet, 1 Haziran 1949.

15. Behzat Üsdiken, Pera’dan Beyoğlu’na (1840-1955) (İstanbul: Akbank Kültür Yayınları, 1999), s. 125.

16. Jak Deleon, Beyoğlu’nda Beyaz Ruslar (1920-1990) (İstanbul: Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kütüphanesi yayını, 1990), s. 111.

17. Hikmet Feridun Es, “Yarım yüzyıl önce esen müthiş fırtına: Beyaz Ruslar İstanbul’da”, Kaybolan İstanbul’dan Hatıralar (İstanbul: Ötüken Yayınları, 2010), s. 69.

18. Salâh Birsel, “Ankara Pastanesi,” Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu (İstanbul: Sander Yayınları, 1976), s. 149-164.

19. Deniz Kavukçuoğlu, Alageyik Sokağı Bir Liman mıydı? (İstanbul: Doğan Kitap, 2002), s. 223.

20. Tevfik Yener, age, s. 31.

Atlantik Birahane ve Lokantası, Beyoğlu, bira, Gökhan Akçura, yeme içme