Osmanlıda Bir
Sokak Müzisyeni:
Kabakçı Arap
Sermet Muhtar Alus’un çizimiyle
“Kabakçı Arap”

19. yüzyıl sonlarında bir Hıdrellez günü Haydarpaşa çayırındayız. Ahmet Rasim manzarayı umumiyeyi anlatırken ortalığı şenlendiren sokak müzisyenlerine de (burada belki de çayır müzisyenleri demeli) göz atıyor. Kürt uşakları davul ve zurna eşliğinde fesler eğri, yemeni uçları omuzlarda, yağlıklar elde dans ediyor. Selamsızlı Mıstık elinde zurna “Arabanın üstü hasır / Arabacı öpme ısır / İçindeki küçük hanım kısır” şarkısını kovalıyor. Büyükdereli Kırık, yanaklarını şişire şişire klarnetiyle “Yarın da çarşıya varayım / Rabiama bir hotoz alayım / Sürü sürü kahveler kaynasın / Rabiamın göbeği oynasın” kerizini döktürüyor. Oyuncakçı Kel İsmail kırmızı şişirmesi elinde, “Asım Mellâ, Asım Mellâ / Bana bir tek rakı yolla” diye feryat ediyor, ardından kaynana zırıltısını öttüre öttüre dolanıyor. Çadır tiyatrosunda Kemeraltı yosmaları, bir klarnet ile laternadan ibaret bando eşliğinde “Üstü açık faytonda / Gezerim piyasada” kantosunu okuyor. Seyyar satıcılar başka bir âlem, hepsi dört kol çengi! Şerbetçi, “Yaylalardan buz getirttim / Yayla buzu beş paraya” sözlerini makamına uydurarak okuyor. Yanı başındaki su muhallebicisi daha marifetli: “Bahçelerde bal kabak / On paraya bir tabak” diye bağırıyor bestesi kendinden! Horoz şekercisi, horozları yerine kendisi bağırıyor. Şarkısı da var: “Şe-ker! / Parayı cepten çeker / Parası olan alır geçer / Parası olmayan sümüğünü çeker!” Destancı elindeki kâğıdı göstere göstere “Gelin, kaynana şarkısı, on paraya!” diye bağırıyor. Az sonra yeni çıkan şarkılardan numuneler sunacak…1

Veliefendi çayırında bir “kır âlemi”

Sermet Muhtar Alus’un bir yazısında “mesire sazları” adını taktığı bu konuya burada pek girmeyelim, çünkü pek geniştir, sayfalarımıza sığmaz. Piyasa sazende ve hanendelerinin bazı bazı İstanbul’un sularında, kırlarında, çayırlarında sanatlarını icra ettikleri bilinir. Cemal Ünlü kardeşimiz “kır musikisi” adını uygun görür bunlara: “Yaz aylarında Haliç kıyısında sandallara doluşan İstanbullular çalgılar çalarak Kağıthane’ye giderlerdi. Çoğu Çingenelerden oluşmuş kabasaz ve incesaz takımları hem denizde hem karada her musiki[yi] icra ederlerdi.”2 Münir Süleyman Çapanoğlu da Kağıthane’de yapılan Hıdrellez kutlamalarını şöyle anlatır: “Hıdrellez günü yeşermiş çayırların, fışkıran katırtırnaklarının ortasında, önlerinde davul, dümbelek, darbuka, zilli maşa, zurna, klarnet, keman ve uttan mürekkep saz takımları olduğu hâlde, mavi, kırmızı yeldirmelerin eteklerile uçuşuyormuş gibi yürüyen, kâh eller belde, kâh oynaya oynaya, göbek kıvıra kıvıra ilerleyen bakır renginde, esmere yakın, kapkara, boy boy, biçim biçim, kara kaşlı, kıvır kıvır gözlü, şuh ve çapkın Çingene kızları ve kadınları gezerler, dere kenarlarında şarkı söylerlerdi.” Çapanoğlu, Kağıthane’nin “süper star”larının iki Roman şarkıcısı Gülizar ve Gülistan olduğunu da sözlerine ekler. Ayrı ayrı saz takımlarıyla dolaşan bu kadınlar Hıdrellez eğlencelerinde şarkı söylemeye, gazel okumaya başladığı zaman, “bütün Kağıthane inler, dere tatlı bir nağme tufanı içinde süzülüp akar”mış...3

Osman Cemal Kaygılı ise eski esnaf gezintilerini anlatırken ilginç bilgiler verir. Örneğin Unkapanı’ndaki taşçılar ile Tahtakale’deki kutucuların Kağıthane gezisini anlatır. Esnaflar Kağıthane’ye bir salapuryaya [bir çeşit büyük kayık] binerek gider. Salupuryanın baş tarafında ise “kurabiyeci zurnası denen küçük bir zurna ile koca bir davul” bulunmaktadır. Böylece mesireye memleket türküleri söyleyerek giderler. Kağıthane’de de âlem devam eder. Afili esnaf takımı çifte telli, helvacı, mandıra, kasap ve köçek oynayarak eğlenir. Elbette davul ve zurnayla.4 Davul ve zurnanın uzandığı kırlar, meydanlar, sokaklar saymakla bitmez. Ama şimdilik bunları kenara bırakarak daha ilginç, daha farklı sokak müziklerinin peşine düşelim.

Kağıthane gezisi kayığında davul zurna, karikatür: Orhan Ural

Seyyar Varyete Numaraları

Sermet Muhtar Alus “seyyar varyete numaraları”nı tanıttığı bir yazısında5 hac mevsimi öncesinde ortaya çıkan “akkâm”lardan söz eder. Akkâmlar devenin üzerindeki tahtırevanla her yıl Hicaz’a hediyeler götüren bir kafilenin hizmetkârlarıdır. Çoğu esnaf, Suriyeli, Iraklı, Arabistanlı otuz kırk kadar ak Arap (aralarında ipsiz sapsızlar da vardır) ellerinde bir sancak, sırayla her evin önünde durur ya da bahçeye girer, “evvela Amerikanvari fokstrota benzeyen bir ahenk, arkasından ağır aksak bir tempo” ile ortalığı inletir. Evden bahşiş alınınca gürültü durur, kafile kapıdan çıkar; fakat sancağa refakat eden kudümzen “fakirin sadakası” diye tutturdukça tutturur, elindeki kayışla tek kudümüne vurarak bir türlü gitmez. Ona da bir kuruş verilerek susturulabilir. 10 kuruş daha toka ettiniz mi, iki Arap, kolları sıvar, kılıçları kalkanları çıkarır, bir muharebe temsiline girişir. Bildiğimiz kılıç kalkan ekibi misali…6 Belki “goygoycular”ı da bu kapsamda ele almak gerekir. Yaptıklarını bir nevi “dini dilencilik” olarak adlandırabileceğimiz goygoycu takımı, muharrem ayının ilk günlerinde sokak sokak dolaşıp mersiye, kaside ve ilahiler okur, her kıtanın sonunda da topluca “yâ hoy goy goy cânım” sözünü nakarat hâlinde tekrar ederdi. Böylece insanlardan topladıkları erzakla aşure pişirir, hem kendileri yer hem de başkalarına dağıtırlardı.7

Alus, “seyyar varyete numaraları”nı sıralarken, ayıcıların yanlarında zurnacı veya klarnetçi taşıdıklarından, “Entarisi ala benziyor” ya da “Konyalı” gibi harcıâlem havalarla zavallı ayıyı oynattıklarından söz eder. Bir başka yazısında da baharda beraberlerinde sazendeyle çayır çayır dolaşan kuklacıları anlatır: “Karayağız iki Loncalı veya Sulukuleli. Biri sazende, öbürü hem hanende hem kuklacı. Sazendenin sazı ya hurda bir keman, ya kemençe ya da kıranete [klarnet]. Hanendenin bir elinde tef, ötekinde arkasız kahveci iskemlelerini andıran bir dört ayak.” Kuklacı kukla oynatırken önce bir taksim ve gazel derken türkülere de girişir: “Oğlan kolunu da sallama-Kırmızı gül takarsın-Aman aman aman leçço” dan sonra güya alafranga polka: “Kuti kupi kuti mere kalançeto” gibi ne dilce olduğu bilinmeyen havalar…8

Bir Boğaziçi panayırında
sokak müzisyenleri,
kaynak: Cengiz Kahraman Arşivi

Seyyar varyeteciler arasında bir de “tek kişilik orkestra” vardır. Âmâ bir Rum olan bu tek kişilik orkestranın yanındakiler ona yardım edip aletlerini de taşır. “Başında çıngırak, boynunun bir tarafında sırayla delikli düdük, öbür tarafında boru, elinde armonik, dirseğinde davulun tokmağı, sırtında davul, bir ayağının altında zil, ötekinin altında darbuka. Arap havasından, Rum polkasından tutunuz da ‘Flodü Danüp’e [Mavi Tuna valsi?] kadar her havayı çalardı. Kartpostalları da vardı.”9

Bir de “keçi oynatan ak Arap”tan söz eder Alus. Şamlı olan bu Arap, yanındaki keçisiyle yürürken namesini de yayar ortaya: “Ya baba ta’mani, el arasiyye / Vallahi ta’mani, el arasiyye” Onu görenler pencerelerden bağırır, “Hacıbaba gel!” diye çağırırlar. Arap hemen giderdi elbette. Ardından keçi numarasını yapar, Arap’ın yanında getirdiği merdivenleri tek tek tırmanıp selamlar verir. Sahibi türkü söyler, tef çalarken olduğu yerde döner. Bahşişler gelince de “Hacı Fışfış” sırıtır, keyiflenir, berbat sesiyle bir maval okumaya başlar.10

Nargileli Köçek

Sermet Muhtar bir başka yazısında da bize mesirelerde sık sık karşımıza çıkacak olan “nargileli köçek”i tanıtır: “Vişneçürüğü, sıfır numara dar Beyoğlu kalıplı fesi sola yıkık, perçinleri alnına dökük, yenleri mor kadifeli caketi kartal kanat omuzunda, galibardi yün kuşağı yana sarkık, bol paçalı, yumurta ökçeli şıpıdıklar, pavurya yürüyüşlü bir uçarının elinde nargile; arkasında biri lavta, öbürü tef çalan iki zıpır sökün ederlerdi. Uçarıya nargileli köçek denirdi.” Söz konusu marifetlinin yolu İstanbul’un kenar mahallelerine düştüğünde, onu gören kadınlar derhal ayaklanır ve çağırırlarmış. İçlerinde köçeğin adını sanını, soyunu sopunu bilenler bile olurmuş:

— Basri efendi oğlum, Çınarlı Çakır Basri duymadın mı ayol? Sizi bekliyoruz.

Çakır bıçkın mı bıçkın, babasının ipliğini satmışlardan, ötekiler peşinde, yampiri yampiri bahçeye girer, afili bir edayla fesi, ceketi fırlatır, nargileyi başına koyup çiftetelliyle oyunu tuttururmuş. Fiyakalı fiyakalı hareketlerle ağır ağır, suratı gayet ciddi, tam külhanvari; ne kıvırma ne kıvırma; sanki nargile tepesine yapışıkmış gibi… Çiftetellileri bitirince türkülerle girişirmiş:
Selanik kahpe Selanik / Suyun içtim, pek bulanık.
Ardından:
Bülbül olsam, kona da bilsem dallara / Akan çeşmim yaşı döndü sellere.
Daha ardından:
İki turnam gelir allı kareli / Birisini şahin vurmuş birisi de yareli…

Daha sonra “hoppala zeybek tarararam”larla zeybek, “ah yalel yalel”lerle Arap, “denizin kenarında kalayladım kazanı” ile Laz oyunları oynar. “Zırt zırt çömelişler, sağ ve sol dizin üstüne çöküşler, birden ayağa kalkıp hop hop hoplayışlar. Yine nargile keza tepesine perçinli. Nihayet, tuluat tiyatrolarının komedi-dramalarında, son perdede zalim kişilerle mazlum kişilerin kılıç kılıca geldikleri, şanonun kolişlerinde çanak mehtapları yakıldığı zamanda çalınan mahut ‘Galo’ ile topaç gibi fırıl fırıl döner, nargilenin marpucu boylu boyunca açılırdı.”11

Nargileli köçek İskenderiye’de

Sokak müzisyenleri turumuzu tamamladıktan sonra yine Ahmet Rasim’e dönelim. Anlatılanların hepsi güzel hoş, ama Haydarpaşa çayırında hepsinden daha farklı bir müzik de var. Üstattan aynen nakil: “Aman! Bu nereden çıktı? Başındaki külahın ibiğinden, sağ kolunun dirseğinden birer tilki kuyruğu sarkmış; yakası kürklü ak sadeler giymiş, kocaman bir turp salatası tabağına iri bir zeytin tanesi konmuş!.. Kabakçı Arap!.. Ne diyor? Burnuyla, ağzıyla püskürdüğü, baş parmağıyla gümlettiği ‘düm-düm’ lerinden işitilmiyor ki… Düm düm… Ne diyor?
‘Aside pişirsen Kara Fatma! / Vallah yemem, vallah yemem…
Aman! Kıvırıyor da! / Ovya…yuuu! Dingala bakak…
Ovya…yuuu! / Ah! Afto!..
Şimdi mezarından kalk da silah altındaki vatandaşlarını gör!..
Mısır’a kaçtı kurtulamadı,
Oopa… yuuu- oopa… yuuu!
Dingala kabak, dingala kabak!’
Hakkın varmış!.. Dediğin kabak bizim de başımıza patladı! Hem öyle patladı ki gümbürtüsü hâlâ bitmiyor!”12

Çarliston, Kanto, Mâni Vesaire

Ahmet Rasim’in söz ettiği Kabakçı Araplar yaz aylarında Boğaziçi köylerinde, özellikle de Haydarpaşa ve Kadıköy yakasında dolaşarak sanatlarını icra ederlermiş. Münir Süleyman Çapanoğlu bunların çarlistonvari bir havada, “kantomsu değil, mânimsi değil, isimlendirmesi mümkün olmayan” bir şeyler okuduğunu söyler. Bunlar şarkı söyledikleri mekânın özelliklerini de sözlerine ekleyerek, bir nevi ozanlık da yaparlarmış.

Bir eski İstanbul kartpostalında
Kabakçı Arap

Sermet Muhtar Alus ise şöyle anatır: “Kabakçı Arap belli başlı bir numara idi. Her köşkü ziyaret ederdi, ‘Eski ricalden [mevki sahibi olanlardan] birinin kölesi imiş, derbederliğe vurarak bu hâle gelmiş’ derlerdi. Başında koskocaman bir tilki kuyruğu, boynuna asılmış kabaktan bir saz. ‘Dingala kabak, dingala!’ nakaratıyla şarkılar çağırır, onu seyre üşüşen kalfa, bacı, ahçı, arabacı, uşak gibiler üzerine de beyitler uydurur, gözlerini, ağzını, burnunu oynatarak taklitler yapar, çocukları korkuturdu. Koca çocukların bile ondan ödü patlardı.”13

Alus bu Kabakçı Arapların İstanbul’da iki tane olduğunu söyler ve tanıdığı birini anlatmaya başlar: “Kuzguni siyah, yanakları bıçakla çizili, seyrek bıyıkla sakalı kırçıllaşmış bir zenciydi. Ayakları çıplak, bacaklarında ne renk idüğü belirsiz don, üstünde yamalarla dolu hırka, kafasında külaha benzer takke, takkenin tepesinde birkaç sansar kuyruğu, boynunda da uzun sap takılı, üzerine üç dört tel gerili, içi boş bir bal kabağı, yani sazı.” Mesirelerde, bahçelerde bayram seyran günlerinde dolaşır, korkan korkar, bilen ise çağırır, çalmasını isterlermiş. Kabakçı Arap da yüzünü gözünü korkunç şekiller alacak biçimde oynatır, sazını zımbırtada zımbırtada çalar, şarkısını söylermiş. Aklına ne gelirse, karşısına ne çıkarsa ona göre güfteler uydura uydura…”14

Kabakçı Arap

Bir zengin evinin bahçesine girince, ağaya, arabacıya, bahçıvana, ayvaza, ahretlik kızlara birer beyit uydurur, herkesi kahkahadan kırıp geçirirmiş. Ortalık iyice ısınınca ayaklanır, oyuna kalkar, her yanını oynata oynata, eğrile büğrüle, kan ter içinde dans eder ve elbette bahşişini alırmış. Şarkısına bir örnek verelim:

Aşçıbaşı haram yemez, dingala kabak dingala
Helvayı yapar, kepçeyle yutar, dingala kabak dingala
Arabacıbaşı ahıra girer, dingala kabak dingala
Gizli gizli samanı satar, dingala kabak dingala
Ağa efendi çarşıya çıkar, dingala kabak dingala
Paraları cebine atar, dingala kabak dingala
Kalfa hanım çamaşır yıkar…
Paket görünce sigara çalar…
Pamuk bacı dolma sarar…
Göstermeden ağzına sokar…15

Çocuklar bu “Arap”lardan umacı gibi korkarmış. Büyükler ise onların bu hâline aldırmaz, hatta korkuyorlar diye azarlarlarmış: “Artık sizinkisi de yapmacık; yamyam mı bu? Menekşe bacıdan, Amber laladan korkuyor musunuz ki? Bu da onlardan, onların memleketlisi…” Burhan Felek de Kabakçı Arapları hatırlar: “Ben pek iyi hatırlarım. ‘Mısıra gitti, kurtulamadım!..’ diye basit şarkılarını, kurumuş balkabağına gerilmiş iki kalın kiriş ile çalarlar, Afrika’nın yarı vahşi oyunlarını oynarlardı.”16

Münir Süleyman Çapanoğlu, İzmir’in Dana Bayramı’nda da Kabakçı Arapların karşımıza çıktığını söyler. Çaldıkları aletin adı ise Bodengo imiş: “Bodengo, içi boş bir bal kabağına, uzun bir sap geçirilmiş, üzerine üç dört tel takılmış bir sazdı” bilgisini de verir.17 Malik Aksel de kabak çalanın yanında bir de tef çalan zencinin bulunduğunu belirtir. Ayrıca “Kabak çalanın başında bir tilki kuyruğu vardır” diye ekler.18

Yok olmuş bir Afrika/Türkiye destanı…

1. Ahmet Rasim, “Hıdrellez (Haydarpaşa âlemi)”, Haber, 6 Mayıs 1940. Destancılar da elbette sokak müzisyenleri arasında sayılabilir. Bu konuyu geniş biçimde ele almıştık: Gökhan Akçura, “Yeni çıkan şarkılar”, Müzik İstanbul içinde (İstanbul: Esenler Dr. Sadettin Ökten Şehir Düşünce Merkezi Şehir Yayınları, 2022) (yayımlanmamış kitap).

2. Cemal Ünlü, “Ortaoyununda musiki kullanımı ve Kağıthane. Bayrampaşa Silahtarağa kır musikisi”, (Uluslararası Süreç İçinde) Türkiye’de Müzik Kültürü (Kangresi Bildirileri) içinde (Ankara, 2011).

3. Münir Süleyman Çapanoğlu, “Kuzu, dolma, helva; işte Hıdrellez”, Son Telgraf, 6 Mayıs 1937.

4. Osman Cemal, “Eski tarihlerde esnafın yaz gezintileri”, Esnaf Meslek Mecmuası, sayı 9, 1 Temmuz 1934.

5. Sermet Muhtar Alus, “Seyyar varyete numaraları: Akkâmlar, kabakçı, kukmacı, ayıcılar, seyyar saz…” Akşam, 20 Nisan 1931.

6. Akkâmlar için bkz. Sermet Muhtar Alus, “(Geçmiş günlerde) Akkâmlar, Kabakçı Arap, Seyyar Rüfai Dervişi,” Son Saat, 15 Haziran 1949.

7. Bkz. “Goygoycular”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi 14, s. 121-122.

8. Sermet Muhtar Alus, “(Gördüklerim, duyduklarım) Eski kuklacılar”, Akşam, 10 Kasım 1942.

9. Sermet Muhtar Alus, “Seyyar varyete numaraları…” agy.

10. Sermet Muhtar Alus, “(Eski İstanbul’da) Neler seyrederdik?”, Son Posta, 15 Nisan 1944.

11. Sermet Muhtar Alus, “Seyyar varyetecilerden nargileli köçek”, Aydede, sayı 92-111, 25 Haziran 1945. Ayrıca bak: Sermet Muhtar Alus, “(Eski İstanbul’da) Neler seyrederdik?” agy.

12. Ahmet Rasim, agy.

13. Sermet Muhtar Alus, “Seyyar varyete numaraları…” agy.

14. Sermet Muhtar Alus, “(Geçmiş günlerden) Akkâmlar…” agy.

15. Sermet Muhtar Alus, “(Eski İstanbul’da) Neler seyrederdik?” agy. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Dirilen İskelet kitabında da Kabakçı Arap’a mal edilen şöyle bir iki satır var: “Bizim kadın erkekten kaçar/ Başını kapar kıçını açar.” İstanbul 2021, s. 172.

16. Burhan Felek, “Eskiden çocuklar nasıl eğlenirdi?”, Tan, 1 Mayıs 1938.

17. Münir Süleyman Çapanoğlu, “(Eski devirlerde) Kabakçı zenciler”, Hafta, 12 Haziran 1953.

18. Malik Aksel, agy.

çayır, Gökhan Akçura, İstanbul, Kabakçı Araplar, müzik