Şevket Rado, münazaraların pek sık karşımıza çıktığı günlerde kaleme aldığı bir yazısında “Münazara bugünün gençleri için meçhul bir kelimedir, eskiler ise kelimeyi bilir, fakat onun ifade ettiği şeyi, yani münazarayı beceremezlerdi” diye girer söze ve konumuzu tarife başlar: “Çünkü ‘bir bahis etrafında usulü ve kaidesi dahilinde söyleşme’ demek olan münazara, bizde başladığı andan biraz sonra münakaşa, yani sert bir çekişme hâlini alır; bu derecesinde de fazla tutunamayarak iki taraf bahsi bir tarafa bırakıp müşatemeye yani karşılıklı sövüp saymaya geçer ve biraz sonra iş ağızdan bastona, tokada, yumruğa dönüp mübareze ile sona ererdi.” Münazara eskiden hakikat şimşeği çıkarmamış, fakat her zaman kavga çıkarmıştır diye de noktalar tarifini. Tabii bu eskiye ait bir tariftir, üniversite öğrencilerinin yapmaya koyulduğu münazaraların “karşılıklı konuşmanın edep ve terbiye dairesinde, usul ve kaidesince cereyan edecek bir konuşma” olduğuna inanmaktadır. Böylece eskilerin beceremediği bir işi başarmış olacaklarını da ekler.1
Aydabir dergisi, 1950’li yıllarda pek moda olan münazara konusundaki yazısına Colton’dan bir alıntıyla “Konuşma zihnin musikisidir” diyerek başlar. 1953 yılında, “Geçen sene ancak kırk-elli kişinin dinleyici olarak iştirak ettiği münazaralar bu sene çok rağbet gördü” diye devam eder yazı. Dergi, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’nin düzenlediği münazaralarla ilgili olarak “Münazara Kolu Başkanı” Rana Aslaner’le konuşmaktadır. Türkiye’nin münazara tarihiyle ilgili aktarılan bilgiler şöyledir: “Türkiye’de ilk münazara 9-10 sene evvelsi Amerikan Koleji’nde yapılmıştır. Daha sonraları Ankara Üniversitesi’nin tertip ettiği münazaralar Ankara Radyosu ile bütün yurda yayılıyor. İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’nin geçen yıl tertip ettiği münazaralar oldukça sönük geçti. Münazara kolumuz bu faydalı şeyin daha çok ilgi uyandırması için münazara mevzularını ekiplere daha evvelden verilmesini kararlaştırdı. Geçen sene mevzular münazaradan ancak 15-20 dakika önce verilirdi. Bu yeni kararın çok faydasını gördük. Münazara mevzuları müsabakadan birkaç gün evvelden kararlaştırılır. Her iki ekip ister müspet, isterse menfi tez çıksın müdafaa edebileceklerini söylerlerse kura çekilir. Takımlar münazara zamanına kadar kendilerine çıkan tezler hakkında hazırlanırlar. Münazaraların jürisi daima memleketimizin bu işten anlayan kıymetli adamlarından teşekkül eder.”
Gazeteleri tarayarak “münazara tarihi”ne biz de katkı yapmaya çalışalım. Aslında, tamamen moda olması 50’li yıllara denk geliyor, ama çok daha eski tarihlerde de münazaralar yapıldığını görüyoruz. Örneğin 1931 yılında Türk Talebe Birliği’nin kuruluşunu haber veren bir yazıda, düzenlenecek etkinlikler arasında “ayrı mektepten birer genç[in], iki time ayrılarak bir bahis üzerinde leh ve aleyhte münazara” yapacağı da belirtilmektedir.2 Cumhuriyet gazetesini taramayı sürdürürsek, 1932 yılı başlarında Galatasaray Lisesi salonunda “Türkiye ziraat memleketi mi, sanayi memleketi mi olmalı?” konulu bir münazara yapıldığını da görürüz. Elbette ki münazarayı sanayi yanlıları kazanmıştır. Münazara haberleri bir süre durulduktan sonra 1944 yılında bu kez Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin yatığı bir toplantıda karşımıza çıkar. Tartışma “Evli kadın yapacağı tasarrufta kocasının müsaadesini almalı mıdır?” konusu etrafında yapılır. Gazete sonucu yazmaz ama münazarayı izleyenler arasında olan CHP Parti Reisi Behçet Uz’un münazara yerine “konuşma”, müspet taraf yerine “uygun taraf”, menfi taraf yerine de “aykırı taraf” denmesi için teklifte bulunduğunu öğreniriz. Aynı gün ikinci bir münazara da “Ölüm cezası meşru mudur?” sorusu etrafında yapılır. Bunu kazanan, “hayır” diyen taraf olur.3 Aynı yıl, Türk Talebe Cemiyeti üniversite öğrencileri arasında yaptığı münazaraları sürdürür. 9 Mart günü yapılan iki münazaranın konuları sırasıyla “Evli kadın dışarıda çalışmalı mıdır?” ve “Bekârlık vergisi alınmalı mıdır?” olarak karşımıza çıkar. Birincinin cevabını “evet”, ikincinin cevabını ise “hayır” diye veren taraflar kazanır.4
1946 yılında münazaralar artmaya başlar. Bu yıl karşımıza çıkan konular “Ceza mahkemelerinde jüri bulunmalı mıdır?” “Gönül rızasıyla boşanmaya müsaade edilmeli midir?” “Beşeriyet sanatçıdan mı fenciden mi daha memnundur?” “Cemiyetin yükselmesinde ahlak mı, ilim mi daha fazla rol oynar?” “Kadınlar iş hayatına atılmalı mıdır?” “Doktorluk devletleştirilmeli midir?” ve “Talebe yurtları işi devlet eliyle halledilmeli midir?” olarak sıralanabilir. Merak ve ilgi artmış, jüriler de iyice göz doldurmaya başlamıştır.
Halide Edip Ne Düşünüyor
Halide Edip Adıvar, Eminönü Halkevi’nde yapılan “kadınların iş hayatındaki yeri” konulu bir münazarayı izler ve ilginç teşhislerde bulunur: “[Münakaşada] birisi kadınların iş sahasında fazla yayıldıklarını, fakat beceremediklerini iddia ediyordu. Hatta kadının erkek derecesinde bir mahluk olmadığını ileri sürerken, iddialarını ispat için, onların hamallık yapamadıklarını da bir delil diye ileri sürdüler. İkincisi, iş yapan kadınların aileden uzaklaştırıldıklarını, ailenin bundan zarar gördüğünü iddia ettiler. Münakaşada kadın aleyhine olan taraf kazandı ve rey verenler arasında yahut hakem kararını alkışlayanlar arasında yalnız erkekler değil, genç kızlar da vardı ve bu müşahede hayli düşündürmüştü.” Halide Edip, münazaranın elbette bir kazananı olacağını ve sonuç üzerinde durmayacağını da yazar. Onu düşündüren, kadınların ve genç kızların da böyle düşünüyor olmasıdır.5
1946’nın Ekim ayında Eminönü Halkevi’nde yapılan bir münazaranın jürisine göz attığımızda hayli görkemli bir manzarayla karşılaşırız: Dr. Adnan Adıvar, Prof. Ali Fuat Başgil, Prof. Halide Edib, Nadir Nadi, Prof. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Prof. Şükrü Baban, Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil, Burhan Felek ve Doç. Türkan Rado. Köşe yazarları da konuya merak sarmaya başlamıştır. Burhan Felek (ki görüldüğü gibi jüri üyeliği de yapmaktadır) “Ben öteden beri gençlerin kalabalıkta konuşmaya alışmaları ve alıştırılmaları fikrindeyim” diyerek söze girer. Münazaralara bu açıdan taraftardır. Lakin burada itiraz ettiği veya dikkate alınmasını istediği bir nokta da vardır: “Bu takımlar kendilerine evvelden verilen mevzular üzerinde konuşmaya hazırlanıyor, egzersiz yapıyor ve münazaraya onlar çıkıyorlar. Hayatta da insan daima böyle hazırlandığı mevzular üzerinde görüşecek vaziyette bulunmaz. Çok defa beklenmedik iddialar ve davalar karşısında kalır. Onun için gençlere böyle münazaralar yaptırılırken, yalnız evvelden verilen mevzular üzerinde değil, hemen orada kendilerine verilen konular üzerinde de münakaşa ve münazara yaptırılmalıdır ki, onlar beklenmedik şartlar altında da konuşmaya alışsınlar.”6 Cumhuriyet gazetesinde imzasız olarak yer alan bir yorum yine münazaralardan övgüyle söz eder: “Memleket işlerini görüşmeler, danışmalar, münakaşa ve müzakerelerle halletmek sistemini kabul ettiğimize göre, bu münazaraların ilerisi için çok faydalı olacağına şüphe yoktur.”7
Giderek münazara cereyanının hızla yayılmakta olduğunu gözlemleriz. Bursa şehrinde ilk münazara 1947 yılında yapılır, İzmir’de ise 1948’de… 1947’nin Ekim ayında Göztepe’de bu kez ilkokul talebeleri arasında bir münazara düzenlendiğini görürüz. Konu da onlara uygundur: “İlkokullarda göğüslük giyilmeli mi, giyilmemeli mi?” Jüri ilkokul öğrencilerinden oluşmasına rağmen kazanan göğüslük olur! İzleyen yıllarda ilkokullarda yapılan münazaraların arttığı görülecektir.
Münazaraya Siyaset Karışıyor
Tek partili rejimden çok partili rejime geçiş yıllarında münazara konularının giderek siyasileşmeye başladığını söyleyebiliriz. “Af kanunu faydalı mı, zararlı mı?” “Grev hakkı tanınmalı mıdır?” “Suçları önlemek için zorlayıcı tedbirler gerekli midir?” “Matbuat hürriyeti faydalı mıdır, zararlı mı?” “Dünya devleti kurulabilir mi?” başlıklı münazara konuları 1948 ve 1949 yıllarında karşımıza çıkar. “Bugünkü dünya şartları karşısında Türkiye’de hayatı ucuzlatmaya imkân verecek bir ekonomi politikası takip edilebilir mi?” konulu münazara İstanbul İktisat Fakültesi ile Siyasal Bilgiler Okulu öğrencileri arasında yapılır. Olumlu tezi savunan Siyasal Bilgiler Okulu ekibi münazarayı kazanır.8
24 Nisan 1950 tarihinde Teknik Üniversite’de İnşaat Fakültesi ile Edebiyat Fakültesi arasında “Radyoda Türk müziğine mi, yoksa Garp müziğine mi daha çok yer verilmeli?” konulu bir münazara yapıldığını ve Garp müziğini savunan İnşaat Fakültesi’nin kazandığını görüyoruz. Artık münazaralar turnuvalar biçiminde yapılmakta, okullarda öğrenciler harıl harıl bunlara katılmak ve kazanmak için çalışmaktadır. Aydabir dergisinde yer alan bir yazıdan öğrendiğimize göre, 1952-1953 ders yılında Fakülteler Arası Münazara Turnuvası düzenlenmiş ve bu etkinlik 20 Nisan 1953 günü Marmara Lokali’nde başlayıp 20 Mayıs günü sona ermiştir. Turnuvanın katılanları, konuları ve sonuçları ise şöyledir:
20 Nisan: İktisat Fakültesi: Aşka inanmalı. Edebiyat Fakültesi: Aşka inanmamalı. İktisat kazandı. / Tıp Fakültesi: Büyük şehirlerde yaşamak insanı mesut eder. Diş Tababeti Fakültesi: Büyük şehirlerde yaşamak insanı mesut etmez. Tıp Fakültesi kazandı.
24 Nisan. Hukuk Fakültesi: Polisiye filmler zararlıdır. İktisat Fakültesi: Polisiye filmler faydalıdır. Hukuk Fakültesi kazandı. / Diş Tababeti Fakültesi: Temaşa sanatında perdenin rolü daha mühimdir. Edebiyat Fakültesi: Temaşa sanatında sahnenin rolü daha mühimdir. Diş Tababeti Fakültesi hükmen kazandı.
Turnuvada bu tür karşılaşmalar sürer gider. Konuları sıralayalım:
Medeniyeti sulh mü getirir, harp mi?
Kızlarla erkekler arkadaşlık edebilirler mi, edemezler mi?9
Cemiyetin terakkisinde erkeğin rolü mü, kadının rolü mü daha mühimdir?
Çocuklara cinsi terbiye verilmeli midir, verilmemeli mi?
İçki satışı tahdit edilmeli mi [sınırlanmalı mı], edilmemeli mi?
Dâhiler mi cemiyeti yetiştirir, cemiyet mi dâhileri?
İkinci Cihan Harbi’nin nedeni iktisadi midir, değil midir?
Bütün bu konulara yönelik münazaralar sonunda turnuvada birinciliği İktisat Fakültesi ekibi kazanır. Bireysel tasnifte en çok oyu alan Orhan Özkan’a da Talebe Birliği bir dolmakalem hediye eder.10 1954 yılında bazı münazaraların İstanbul Radyosu’ndan yayımlandığını da görüyoruz. Örneğin 27 Kasım günü radyoda Hukuk ve Tıp Fakültelerinden ikişer kişilik ekipler “İnsanlığa tıp mı hukuk mu daha yararlıdır?” konusunu tartışır. Jüri ise dinleyicilerdir. Münazarayı takip edenler on gün içinde düşüncelerini yazılı olarak radyoevine bildirecektir.
Tarsus Gemisi Münazaraları
Münazaralar 1954 yılında Amerika seferine çıkan Tarsus gemisine de taşınır. Bulundukları yerin anlamına uygun olarak, “Seyahatin amacı gezip görmek midir, alışveriş mi?” “Dedikodu zararlı mıdır, faydalı mı?” gibi başlıklar taşıyan bu münazaraların yenilmez ekibi ise Hakkı Devrim, Muhteşem Öksüzcü ve caz kraliçemiz Sevinç Tevs’ten oluşmaktadır. Aynı sıralarda münazara modası gazete sütunlarında da sirayet eder.11 Milliyet gazetesi “Aranızda Münakaşa” başlığını taşıyan bir köşe yapmaya başlar. Gazetenin adlandırmasıyla bu “Sütun” şöyle tarif edilir: “‘Aranızda Münakaşa’ sütunu, okuyucularımıza birbirleriyle fikir düellosu yapabilmek fırsatını vermek gayesiyle ihdas edilmiştir. Gazetemiz bu hususta ilk mevzuunu ortaya atmış, şimdi okuyucularının bu bahisteki fikirlerini, karşılıklı olarak neşretmektedir. Bu sütuna girebilecek yazıların makine ile yazılmış olması, 150 kelimeden az bulunması lâzımdır. ‘Milliyet Gazetesi- Aranızda Münakaşa’ sütunu adresine gönderilecek mektuplar sıraya konarak neşrolunmaktadır.
İlk mevzu ‘Alaturka – Alafranga musikidir.”12
Gazeteye gelen mektupları okuduğumuzda kıyasıya bir kavgaya tanık oluruz. Hatta bu tartışmaya gazetenin yazarları bile kendi köşelerini kullanarak katılır. Örneğin Peyami Safa “Objektif’ başlıklı köşesinde şöyle yazar: “Milliyet gazetesi ve ben ‘Aranızdaki Münakaşa’ mevzuunda tamamıyla tarafsızız. İki tarafın iddialarına, münakaşa esnasında, hiçbir şekilde müdahale etmek istemiyoruz.”13 Safa böyle dese de sözünde duramaz, tartışmaya katılır: “Bizde Batı musikisinin resmen kabul ve müdafaa edildiği tarihten beri ileri sürülen bir iddiaya iştirak etmediğimi söylemekten kendimi alamayacağım. Bu nazariyeye göre, musikimizin hedefi ve metodu halk türkülerimizi armonize etmek ve çok sesli bir orkestra eseri hâline getirmektir.” Bu görüşe şiddetle karşı çıkan Peyami Safa, Batı’da da Doğu’da da halk müziğini ilham kaynağı olarak kullanan bestecilerin olduğunu, ama bunun ne bir prensip, ne de hedef hâline getirilebileceğini söyler. Yazı şöyle noktalanır: “Böylece ne alaturka lehine, ne de alafranga aleyhine bir mütalaa ileri sürmek niyetindeyim. Maksadım, folklorun sanat tarihindeki rolünü ve mevkiini öteden beri yanlış anlayanların iddialarını paylaşmadığıma bir kere daha işaret etmektir. ‘Etnik’ ve ‘estetik’ değerleri birbirine karıştırmayalım.”14 Gazetedeki tartışmanın “münazara”lardan önemli bir farkı vardır elbette. Hangi tezin kazandığı, öne çıktığı sadece okuyanın değerlendirmesine bırakılmıştır.
Milliyet gazetesinde ikinci tartışma konusu da ilan edilir: “Genç kızların evlenmeden evvel flirt (flört) etmelerine taraftar mısınız?” Gazete açıklama yapma gereğini duyar: “İzah edelim: Flirt (flört okunur) İngilizce bir kelimedir. Bir kadına cemile yapmak, hoş görünmeye çalışmak gibi manalara gelir. Bizde ‘hafif tertip sevişmek’ manasına kullanılmaktadır. Hatta bu çeşit sevgililere ‘flörtüm’ diyenler de vardır.
Bir genç kızın evlenmeden evvel, kendisine bütün hayatta hakiki eş olabilecek bir genci seçebilmek için tanıdığı delikanlılarla meşru ölçüler dahilinde arkadaşlık etmesini doğru buluyorsanız, niçin; doğru bulmuyorsanız, niçin?”15
Öte yandan münazaralar bir süre sonra her yana yayılır, ama bu yaygınlık onu sıradanlaştırır, meraklılarını uzaklaştırır. Olur olmaz yerlere de bu moda bulaştırılır. Örneğin iki ayrı kuruluş olarak çalışan İstanbul İşçi Sendikaları ile Müstakil İşçi Sendikaları Birliği’nin birleşmesi gündeme gelince Eminönü Öğrenci Lokali’nde bu konuda bir münazara yapılır. İşçiler takımlara bölünür, bilim adamlarından ve mümtaz şahsiyetlerden bir jüri oluşturulur. Sonuçta İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ekibi münazarayı kazanır ve birleşme onun çatısı altında gerçekleştirilir.16 İlginç bir münazara da avukat adayları arasında yapılır. Stajyer avukatlar mesleki pratiklerini artırmak için iki gruba bölünüp, muhayyel bir davanın tartışmasını yapmıştır. Münazara konusu “Bir küçük tüccarın müstahdemi kâr hadleri dışındaki bir malı fazla fiyata satarsa, tüccar cezalandırılır mı, cezalandırılmaz mı?” şeklindedir. Cezalandırılmayacağı tezini savunan ekip münazarayı kazanmıştır.17
Millet olarak artık her konuyu münazara yaparak çözmeye başladıktan sonra, liselerarası münazaralar da hâliyle rutin birer müsamere hâline gelmiştir… Şevket Rado bu münazaraların “gençlere kitapta gördükleri fikirleri müdafaayı öğretmekten” başka bir yararı olmadığını söyler ve devam eder: “Artık yaşadığımız devirde hiçbir meselenin lafa, uzun uzun görüşmelere tahammülü yoktur. Her mesele tabiatta verdiği neticelere göre hallediliyor. Kürsüde, kitapta doğru görünen münazaralarda galip çıkan nazariyeler hayatta en yanlış neticeleri veriyor. Gençlerimize münazara usullerini öğretirken hayata bakmalarını da öğretmeli, güzel cümlelerle, kelime oyunlarının hiçbir meseleyi halle kâfi gelmeyeceğini hatırlatmalıyız.”18
Bir zamanlar memleketi münazaralar baştan başa sarmalamıştı…
* * *
EK: ATAÇ MÜNAZARALARA KARŞIDIR!
“İkide bir ‘münazara’lar açıyorlar gençler arasında. Pek kızıyorum bu ‘münazara’lara, birkaç yönden kızıyorum. Birine beni de çağırmışlardı, gidemedim. Gitmem de, bunun kötü bir iş olduğuna, gençlere kötülük ettiğine inanıyorum da onun için. ‘Kötülük ettiğini sanıyorum’ demedim, ‘inanıyorum’ dedim, kesin kanımı söylüyorum.
Ne türlü oluyor bu ‘münazara’lar? ‘Siz re düşünürsünüz?’ diye sormuyorlar o gençlere. Bir konu alıyorlar: Yaya mı gitmeli? Ata mı binmeli? Sonra gençlere buyuruyorlar: ‘Siz şu okuldansınız, yaya gitmeyi savunacaksınız, siz de bu okuldansınız, ata binmeyi.’ Bir gencin, hangi okuldan olunsa olsun, kendi düşüncesi, kanısı nedir, ona bakan, onu arayan yok. Düşünceye saygısızlık bu kadar olur! Kim bilir? Hangi okul öğrencilerinin hangi yanı savunacakları belki de ‘kur’a’ ile belli oluyordur.
Amaç da düşünmek değil, kazanmak, karşı yanı alt etmek. Oldu olacak, iki kere yapsalar her ‘münazara’yı. Ayak topunda olduğu gibi. Diyelim ki birincide yaya gitmeyi savunanlar kazandı, ikincide onlar yer değiştirecek, öteki kaleyi, ata binmeyi savunacak. Gene de kazandılar mı, yaşasın! Hurra! Peh, peh, peh! Yani gençlere hiçbir düşünceye, hiçbir kanıya bağlanmamayı öğretmek, onları bir yandan öte yana geçirmeye, kayıvermeye alıştırmak. Eh! Öyleleri gerek bu topluma! Baksanıza, dün göklere çıkardıklarını bugün taşlayanları kınayan, şöyle gerçekten, içten kınayan kaç kişi var ülkede?
O ‘münazara’larda bir de yargıcılar kurulu bulunuyor. Türkçeye benzemesin, Firenkçe olsun diye ‘jüri’ diyorlar adına. O kuruldaki kimseler söylüyorlarmış hangi yanın kazandığını. Demek ‘münazara’ya katılan gençler, bir doğruyu, kendilerince doğruyu aramaya çalışmayacaklar, o yargıcılar kuruluna, ‘büyükler’e kendilerini beğendirmeye çalışacaklar. Toplumda ilerlemeye yarayan bir yoldur bu, iyi midir? Güzel midir? Siz söyleyin orasını.
‘Münazara’ya girdiniz, savınızı ortaya koydunuz, diyelim ki gerçek düşünceniz, gerçek kanınız da odur. Ancak karşı yanın ileri sürdüğü bir olay, bir tanıt (delil) sizi sarstı, yanıldığınızı anladınız. Ne olacak? ‘Hakkınız var, ben bunu düşünmemiştim, düşüncemi kanımı değiştiriyorum, ben de size katılıyorum’ diyebilecek misiniz? Olmaz, geçemezsiniz öteki yana. Yanlış olduğunu anladığınız kanıda direneceksiniz, doğru bulduğunuzu çürütmeğe uğraşacaksınız. Demek dışarıya da, kendi kendinize de yalan söyleyeceksiniz, buna alıştıracaksınız kendinizi… Bu yola mı yöneltmeliyiz, sürüklemeliyiz gençleri?
Düşün, kanı işlerini ayak topu oyunu ile, güreşle bir tutuyorlar. Erdemi doğruyu aramakta, doğruyu bulmakta değil, karşı yanı yenmekte görüyorlar. Takım duygusu, bölem duygusu vermek istiyorlar gençlere. Bu duygu, top oyununda iyidir, yin [vücut] gücüne bağlı işlerde iyidir, düşünce işlerinde ise bir erdem değil, bir suçtur. Kendisi de öyle düşündüğü için değil salt şu yanda olduğu için bir görüşü, bir savı düşünen kişi, beğenilecek, alkışlanacak bir kimse midir? Özgürlüğünü, gerçek özgürlüğünü yitirip de çıkarlarına, bulunduğu yanın çıkarlarına bağlanmış, onların tutsağı olmuş değil midir?
Doğrusunu söyleyeyim, ben ‘münazara’ları sağtöreye (ahlaka) aykırı buluyorum.
‘Münazara’ adı için de kızıyorum. Türkçe bir ad bulamıyorlar mı buna? Bulamazlar, aramazlar da. Bu gibi işler ‘hile-şeriyye’yi bir usluluk sayan eski düşünüşün ürünüdür. Dışarıdan da gelmiş olsa ona uygundur. Eski düşünüşü sevenler, ondan silkelenmeyenler de ‘münazara’ gibi Arapça tilciklere [kelimelere] vurgundurlar, tutkundurlar, Türkçesini aramazlar onların.”19
1. Şevket Rado, Sözün Gelişi (İstanbul: YKY, 2003), s. 47.
2. Cumhuriyet, 18 Aralık 1931.
3. Cumhuriyet, 25 Şubat 1944.
4. Cumhuriyet, 10 Mart 1944.
5. Aile 2 s (Yaz 1948): 6
6. Cumhuriyet, 1 Şubat 1946.
7. Cumhuriyet, 10 Mayıs 1947.
8. İktisadi Yürüyüş 10 (225) (14 Mayıs 1949).
9. Bkz. Kâzım Kip, “Kadınla erkek arkadaş olabilir mi?” Cumhuriyet, 3 Mayıs 1953.
10. “Münazara Turnuvası,” Aydabir 14 (Ağustos 1953).
11. Bkz. Gökhan Akçura, “Tarsus ve Amerika,” İskeleye Yanaşan içinde (İstanbul: İletişim yayınları, 2013).
12. Milliyet, 18 Aralık 1955.
13. Milliyet, 29 Aralık 1955.
14. Milliyet, 23 Aralık 1955.
15. Milliyet, 21 Ocak 1956.
16. Cumhuriyet, 9 Temmuz 1956.
17. Cumhuriyet, 3 Nisan 1958.
18. Rado, age, s. 48.
19. Nurullah Ataç, Günce (1953-1955) (Ankara: TDK Yayını, 1972), s. 486-89.