Şimdi “zenci” sözcüğü bırakıldı “Afro-Türk” deniyor. Amerika’da “negro” sözcüğünün yerine kullanılan “Afro-Amerikan”ın bir nevi yalan yanlış çevirisi! Daha önceleri de “Çingene”yi bırakıp “Roman”, “Yahudi”yi bırakıp “Musevi” denmesinin “daha doğru” olacağının tavsiye edilmesi gibi. Kendi başına olumsuzluk taşımayan ama zaman içinde “ayrımcı” ve “nefret” taşıyan söylemlerin kurbanı olan sözcükler bunlar. Bu nedenle bu sözcüğü kullanmakta bir mahsur görmüyorum. Zaten bizim tarihimizde “zenci” sözcüğü de pek kullanılmamış, onun yerine Siyahilere “Arap” diye hitap edilmiştir. Eski masallardan, halk hikâyelerinden başlayıp yakın dönemlere kadar dilimizde yer alan bir tanımlamadır bu. Hatta Arabistan’da yaşayan gerçek Araplar için de “beyaz Arap” sözcüğü kullanılır. Bizimkiler siyah Araplar!
Türkiye’de yaşamış zencilerin, kökü Afrika’ya kadar uzanan bayramları vardı. İzmir’deki Afrikalıların kutladığı bir Dana Bayramı olduğunu ilk kez Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi adlı romanından öğrenmiştim. Güntekin bu romanında İzmir’deki zenci mahallelerinden Kadifekale eteklerindeki Tamaşalık’ı (bugün Temaşalık deniyor, ama o zamanlar adı Tamaşalık’tı) anlatırken Dana Bayramı’ndan da söz eder. 20. yüzyılın başlarında İzmir’de yaşamış olan Reşat Nuri bu bayrama ait gözlemlerini şöyle aktarır: “Tamaşalığın her yıl meşhur Dana Bayramı vardı ki, her hâlde Afrika’dan getirilmiş bir putperest âyini olacaktı. Şehirde ve hatta civar kasaba ve köylerde ne kadar Arap varsa Tamaşalığa akın eder, bunlara hemen bir o kadar da beyaz seyirci katılırdı. Acemlerin Seyyid Ahmet deresi tekkesindeki eski On Muharrem âyinlerine benzeyen bir alay.”1 Bu bayramı ayrıntılarıyla daha önce anlattığım için burada bu kadar bilgiyle yetineceğim…2
Öte yandan Malik Aksel, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki zencileri anlatan bir yazısında çeşitli yörelere yayılmış bir Dana Bayramı kültüründen söz eder: “Bu kara Araplar, Rumeli ve Anadolu’da bulundukları şehirlerde senenin yaza rastlayan belirli bir gününde kurdelalar, varaklarla süslenmiş bir danayı gezdirirken ellerinde kırk dökük teneke, çanaklarla para toplarlar; yamrı yumru ne kadar zenci varsa bu dana çevresinde mahalle mahalle dolaşır, ondan sonra bir mesire yerine giderler. Danayı kurban ettikten sonra yemek yerler, şerbetler içerler, başlarını ve kollarını çiçeklerle süslerler.” Aksel’e göre aynı yıllarda aynı bayramda İstanbul’da, dana unutularak tavuk kesilmeye başlanmış.3
1920 yılında Gana’dan İngiltere’ye getirilen bir grup zenciyi göstermekte,
kaynak: Schomburg Center for Research
in Black Culture
Çilehane Bayramı ve Kadife Hanımefendi
Geçelim İstanbul’a… İstanbul’daki benzer nitelikli törenlerin en eski tanığı ise Semih Mümtaz S.’dir. Onun anlatımına göre, İstanbul’un zencileri Çilehane Bayramı adı verilen bu etkinlik için Üsküdar’da Çilehane’de toplanırmış. Haremağaları, haremdeki bacılar, halayıklar, susamcı kadınlar, yollarda kabak çalıp para toplayan dilenci “Arap”lar, sabahın erken saatlerinde Çilehane’nin etrafındaki tepelere dağılıp çiçek toplarlarmış. Semih Mümtaz, zencilerin bu çiçeklerle başlarına çelenkler, kollarına bilezikler ve türlü türlü süsler yaparak hep birlikte zenci türküleri söylediğini anlatır. Bu bayramı ayrıntılarıyla aktaran Semih Mümtaz, “Aman yarabbim, hâlâ hatırlarım, ne fulgule [gulgule?] idi o” demekten de kendini alamaz.4
Bu bayramın bir diğer tanığı Sermet Muhtar Alus’tur. İstanbul Ansiklopedisi için kaleme aldığı “Arap halayıklar, Arap bacılar” maddesinde şöyle anlatır: “Arap bacıların Rumî Mayıs’ın birinde kendilerine mahsus günleri, bir çeşit bayramları vardı. O gün bacıların kolbaşıları, yani amirleri durumunda olan kimseler, aveneleri toplar, arkalarına takar, kırları boylarlar, çayırlara yayılırlar, zevk ve sefa, ahenk başlardı. Çalgıları darbuka, zilsiz ‘gang’ denen demirden, simit şeklinde, üstü halkalı, büyücek bir çemberdi. Bu çemberler birbirlerine vuruldukça halkalar sesler çıkarır ve tempo vururdu.
Araplar değirmi olup yere otururlar, önce kolbaşları tutturur, ardından maiyeti ona uyar, hep bir ağızdan, kendilerine mahsus zenci türkülerine başlayarak curcunaya koyulurlardı:
Lali laliali, ari dungo
Kurinin bubi, ari dungo
Şimdim tino, ari dundo...”5
Semih Mümtaz S.’nin kitabında bu bayramın farklı bir yönü de karşımıza çıkar. Sultan Abdülhamit’in şeyhülislamlarından Bodrumlu Ömer Lütfî Efendi’nin kuzguni siyah eşi Kadife Hanımefendi’nin bayramdaki rolü. Kadife Hanım, Semih Bey’in anlattığına göre, Ömer Efendi’yi bir tehlikeden kurtardığı için “mükâfaten” nikâhladığı bir zenci kadın... Aynen aktarıyorum: Mayıs’ın birinci cumartesi günü “saat on ikiye doğru Çilehane’deki bir köşkün kapıları açılır, bahçıvan kapının önünde el pençe divan dururdu. Gayet yavaş adımlarla ve arkasında üç dört süt gibi beyaz halayıklarla Kadife Hanımefendi sokağa çıkar, Çilehane’deki büyük servi ağacına doğru yürürdü. Kıyafeti de şöyle idi: İpekli bir yeldirme, kırmızı oymalı bir namaz bezi başta; kollarında bilezik; kulaklarında küpe; parmaklarında yüzükler ve şefkat nişanı hümayununun beyaz zeminli ve kenarları kırmızı şeritli birinci rütbesi ve plağı. Hanımefendi hazırlanan kürsüye çıkar otururdu. Hademeler arkasına dizilirler, ayakta dururlar, bayram başlardı. Yamaçlarda saatlerce süslenen kafile, kolbaşıları arkasına takılarak ahzi mevki ederler ve sallana sallana, çalkalana çalkalana kürsünün bulunduğu mahalle doğru gelerek bir nevi resmi selam ifasından sonra hemen yemek faslına koyulurlardı.” Bayram bitince de Kadife Hanım hediyelerini dağıtırmış.6 Neydi bu kadını böylesine önemli kılan acaba? Kolbaşıların da üstünde bir general kolbaşı mıydı yoksa?
Elbette böyle bir seyrana kuru kuruya da gidilmezdi. Kuzu çevirmesi, yalancı dolma, helva gibi yemekler bayram yerinde göze çarpardı. “Yemekler tıka basa veriştirilir, yemişler yenir, kahveler içilir, çayırlar çimenler üzerinde yuvarlanılır, taklaklar, kahkahalar atılır, yine türküler, fasıllar geçilirdi. Arap bacıların böyle muayyen günleri olduğu âlemce malum. Herkes seyrine koşar, uzaktan temaşa ederdi. Aralarına yabancı kimseyi almazlardı. Biraz yaklaşacak ol, ak gözler evinden fırlar, koca dudaklar açılır, otuz iki diş gıcırdar... Küfürün bini bir paraya...”7 Besteci ve şair Leyla Saz, bu bayramların en gözde yemeğinin “aside” olduğunu söyler. Aside, haşlanmış ve hafifçe ezilmiş pirincin ortasına bir çukur açılıp içine hepsi birlikte pişirilmiş kuşbaşı et, yeşil biber ve bamya yerleştirilerek hazırlanan bir yemektir.8
Babaları Tutan Kadınlar
Vasıf Hiç, bu tür bayramların mayıs ayında “bir gün Kağıthane’de, bir gün Çırpıcı Çayırı’nda, Mayısın onuncu günü de Bulgurlu’da Aziz Mahmut Efendi Çilehanesi’nde” düzenlendiğini belirtir.9 Malik Aksel de, İstanbul’da zencilerin bayram için “çoğunlukla Çırpıcı, Veliefendi, Bayrampaşa, Kağıthane ve Üsküdar’da Çilehane” semtlerinde toplandıklarını yazar. Bir tür ayin olan bu toplantılara halk arasında Arap Bayramı denirmiş. “[Zenciler] önce kırlardan kırk çeşit ot toplarlar. Bunları bir kazanda kaynatırlar, sonra da çanakla içerler ki bu kaynatılmış suda uyuşturucu otlar bulunduğu için bir çeşit sarhoşluk verirdi. Halk arasında ‘Arap suyu’ dedikleri bu suyu yaramaz çocuklara dahi içirirlerdi. Buna ‘mayanka’ adı verilirdi.”10
Nezih İzmirlioğlu’nun yaptığı desen)
Mayanka ya da mayanga. Bu sözcük önemli. Enver Naci imzalı bir yazı, daha derine iner ve bize “mayanga”nın aslında ne olduğunu anlatır. Bu sözcük İstanbul’a gelen zenci kadınların kurduğu ocaklara işaret etmektedir. Şehrin zenci kadınları ve büyüden medet uman beyaz nüfus, derdine derman aramak için bu ocaklara başvururdu. “Bir derdiniz mi var: Cebinize bir iki altın lira veya gümüş mecidiye koyarak semtinizin mayanga ocağına gelirsiniz. Kolbaşının önünde diz çöküp sıkıntınızı, zorunuzu sayıp dökersiniz. Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte olan kolbaşı ateşe günlük ve karabaş çiçeğiyle karışık tütsü atar, başcağızını yükselen dumana tutar. Duman bacının gözlerini kamaştırırken, hastanın yahut dertlinin sunduğu bahşişi yan cebine atar.” Böylece “babaları tutan” kolbaşı, dertlinin önüne oturur, ellerini önce toprağa ve göğsüne sürer yüzünü yerlerde gezdirir. Tekkenin öbür tayfaları da etrafa dizilir, ganga denen zilsiz teflerini çalarlar. Ayin böyle başlar ve sürer. Sonunda gelene derdine deva olacak şeyleri anlatır. Tekkeye bir koyun veya horoz kesmesini isterler, gerekirse bir de ilaç verirler. Daha sonra hasta iyileşir, dertleri yok olursa bu kurban verme işi iyice ciddiye biner. Koyun getirilir. Orada kesilir, pişirilir, yemeği yapılır, bütün mahalleye dağıtılır. Tıpkı bir düğün evine benzer mekân. Bundan dolayı da bu günlere “düğün” denir.11 Ahmet Rasim de bu kolbaşılara “godya” dendiğini, güçlerinin Afrika’daki kabile reisleri ayarında olduğunu ve İstanbul’daki hemen hemen bütün zencilerin bunların ruhani idaresi altında bulunduğunu yazar.12
19. yüzyıl sonu İstanbul inanışlarını aktaran Abdülaziz Bey perilerle başa çıkmak için başvurulan ve çoğu zenci olan “karışık kadınlar”dan söz eder. Bakıcılık, büyücülük ve muskacılıkla uğraşan bu tür kadınlar “Sudan ahalisinden olan zencilerden ve Mağrip ve civar ahalisindendi. Bunlar İstanbul’da her yere sokulurlardı. İstedikleri hurafeleri yaymaya o zamanların ilim ve irfan seviyesi de uygundu.” Bu kadınların çoğunlukla Karagümrük, Salmatomruk, Eğrikapı, Edirne Kapısı ve Sultanahmet arastasında oturduğunu söyleyen Abdülaziz Bey, büyücülerin ev ve konaklarda çalışan zencileri de zaman zaman çevrelerine toplayarak bir cemaat gibi hareket ettiklerini, törenler yaptıklarını vurgular.
Dursune Şirin
Reşat Nuri Güntekin Gökyüzü adlı romanında, bir kahramanının ağzından çıkan “mayanga” sözcüğünün ardına düşer: “Mayangalar, eski bir ocaktır... Üsküdar’da İcadiye mahallesinde tekke gibi bir yerleri vardır... Şimdi tekkelerle beraber bunlar da dağıldılar ya... Neyse... Bu mayangalarda birtakım fakir Arap kadınları otururdu. Arap diyorsam bizim Asude bacı gibi Habeşler... İstanbul’un birçok eski aileleri bu ocağa bağlıdır... Aileden yeni bir çocuk dünyaya geldi mi İcadiye’deki bu Araplara haber yollanır; onlardan biri eve gelerek çocuğu tütsüden geçirirdi. Böylece çocuk ömrünün sonuna kadar iyi saatte olsunlara, mayangalara bağlanmış olurdu. Bizim zamanımızda tütsücüye kırmızı krep bezine bağlı bir sarı çeyrek altınıyla beneksiz bir kara horoz verilir, bu biçareler de bununla geçinirdi. Bu tütsüyü birkaç senede bir tazelemek âdetti. Hele çocuk, büyücek bir hastalığa tutulduğu, evlendiği, doğurduğu vakit tütsüyü eksik etmeye gelmezdi. Bağlı bir kadın şayet dışarda doğuracak olursa tütsüsü bir iki ay evvelinden gönderilirdi.”13
Arap Düğününde Sinema
Biz yine Arap bayramımıza dönelim. Otuzlu yılların sonlarında Çırpıcı çayırındaki Arap bayramına, bu törenin artık iyice zayıfladığı bir dönemine, Osman Cemal Kaygılı ile konuk olacağız. Yanında Münif Fehim var. Hani şu eski İstanbul resimlerini yapan, döneminin kitap kapaklarını resimleyen kişi. Münif Bey, Kaygılı’nın “Araplar Düğünü” diye adlandırdığı olayı hiç görmemiştir; en azından İstanbul kırlarında bir Afrika manzarası, Afrika havası alırız umuduyla buraya gelmek istemiştir. Ama nasıl bir manzarayla karşılaşmışlar, gerisini Kaygılı anlatsın: “Çırpıcı’ya geldiğimiz zaman, orada bir Afrika havası yerine, İstanbul’un yıllardan beri hiç değişmek bilmeyen cambul cumbul kır alemi ile karşılaştık. Ortada Arap namına görülen kimsecikler yoktu.” Ama herkes kırlara yayılmış, gramofonlu, zurnalı, çiftenağralı bir mesire hâli yaşanmaktadır. “Neden sonra Arapları buluyoruz. Settar isminde çukulata renkli delikanlı, bizi alıp kendi cünbüşlerinin yapıldığı yere götürüyor ve etrafı geçilmez bir dikenli tel gibi, çeşitli insan örgüsüyle örülmüş olan halkayı yarıp içeri salıvermek için uğraşıyor.” Settar kalabalığı yarmak için bir numara düşünüyor ve şöyle bağırmaya başlıyor: “Savulun yol açın, Amerikalı sinemacılar geldi, burasını olduğu gibi filme alacaklar. Sonra da bu film İstanbul sinemalarında gösterilecek!” İşe yarıyor ve kalabalık dalgalanıp gelenlere yol veriyor. Münif Fehim’in boynundaki son sistem makineleri (Münif Fehim usta bir fotoğrafçıdır aynı zamanda) ve onun kadın arkadaşının modern malzeme çantasını görenler bu sinemacılar hilesine kanıyor. Hatta taraklarını çıkarıp kendilerine çeki düzen vermeye çalışıyorlar. Daha iyi filme alınmak için elbette. Ardından Arap cümbüşü başlıyor: “Önce, salt dangalarla kısa bir üvertür yapılıyor. Arkasından meşhur kabakçı Abdi Şahin’in de iştirakıyla bükün dangalar, darbukalar, gapgaplar ve davulla birlikte bir Afrika oyun havasına geçiliyor. Fakat, kaç para eder ki, bir gün önce hava yağmurlu, fırtınalı olduğu için, bugün oraya pek az Arap gelmişti. Ortada cünbüşü idare edecek topu topu bir tek kolbaşı vardı ki o da Yaylalı ‘Nerkis Kadın’dı.”
Kalabalık olmayınca cümbüş sönük geçer. “Nihayet bizi memnun etmek için baştanbaşa sarılar giyinmiş kırk beş, ellilik zenci bir kadınla, onun ninesi yaşındaki kısa boylu bir muşmula enfesi bir Sudan raksı tutturdular. Tutturdular ama orada hazır bulunan siyah, beyaz, iki düzine kadar Burililerin bir türlü Burileri gelmedi. (Buri demek cin, peri demektir. Cünbüş sırasında Buri gelmek demek, aşka vecde gelip kendinden geçmek manasınadır.)”
Herhalde Münif Fehim çekmiş!
Müziği ve dansları ustalıkla yöneten Settar bizimkilerden özür diler: “Dünkü havadan dolayı, bugün tam gelemedik. Asıl çalgıcı, okuyucu ve oyuncularımız havadan korktular. Gelecek hafta inşallah hem tam takım, hem de oyun elbiselerimizle geleceğiz ve o zaman bütün şarkı ve rakslarımızla tam bir alem yapacağız.”
Osman Cemal ve Münif Fehim bir sonraki hafta yeniden cümbüşe geldi bilemem ama Kaygılı yazının sonunda daha genel bilgiler de veriyor: “Araplar düğünü denilen şey bir zamanlardı. O zamanlar düğün denilen bu cünbüşlere en aşağı iki üç bin Arap, yani zenci, hem de kuzguni siyah ve yüzleri çizikler içinde tam zenci iştirak eder ve cünbüş arasında en aşağı on beş, yirmi kabak çalınırdı. Halbuki şimdi bütün İstanbul’da onun onda biri kadar zenci ya kalmış, ya kalmamış olduğu gibi, bugün ortada kabak çalan da topu topu üç kişidir: Bunlardan biri şimdi Darülâceze’de oturan ve yılda bir iki defa dışarıya çıkan seksen beşlik Abdi Şah, birisi o dediğim Settar, birisi de bizim sanatkâr Naşit’dir.” Yani tiyatrocu Naşit! “Naşit’in ‘Kabakçı Kuvartüsü’nü tabii görmüşsünüzdür. Bu işti çok usta olan Naşit, ne olur, bari sevabına, yılda bir kalksa da Çırpıcı’ya gidip şu zavallılara kabağıyla maestroluk etse!”14
Kaygılı bundan bir yıl önce de ayrı “bayrama” katılmış, buradan benzer izlenimlerle ayrılmıştır. O zaman kaleme aldığı yazının sonunda bir de temennide bulunmuştur: “Oldu olacak plak işiyle uğraşanlar ‘Araplar Düğünü’ denilen bu cünbüşlerin de birer suretini plaklara çekseler az fena olmaz sanırım. Ben bir zaman, yani bundan on, on iki yıl önce bunların bir kısmını İstanbul’un meşhur eğlence yerleri sahiplerinden bir zata tavsiye etmiş ve galiba o zaman o zat bunları bir araya toplayarak bir iki defa Gülhane Parkı’nda sahneye çıkarmıştı ki, bu pazar Çağlayan Korusu’nda kabak çalan pek ihtiyar, bitkin Abdi Şah, o zaman henüz altmışlık bir adamdı.”15
Yolun Sonuna Doğru
Bu bayramlar yıllar içinde yok oldu. Osman Cemal’in de söz ettiği gibi İzmir ve İstanbul’da yaşayan zenciler giderek azaldı, hatta bir bölümü asimile oldu. Bunun etkisi var. Ama yukarıdan gelen müdahaleler de mevzu bahis. 1932 yılında bir gazete haberinden öğrendiğimize göre İzmir’de “yedi tane Arap kadını” dana bayramını kutlamak istemiş, fakat bu hareketleri kanuna uygun görülmemiş, “tutulmuşlar, mahkemeye verilmişler.”16 Aslında Osmanlı döneminde de Arap bayramından, zencilerin kolbaşı-godya örgütlenmelerinden rahatsızlık duyulduğunu biliyoruz. Müge Akpınar, Afro-Türkler tarihini ele aldığı yazısında “Bu rahatsızlık hem Afrikalıların eski pagan inançlarını Müslümanlık içinde devam ettirmeleri bakımından duyulmuş olabilir; hem de kolbaşıların/godyaların azat edilmiş köleler hakkında söz sahibi olması nedeniyle siyasal açıdan devlet tarafından tehlikeli bulunmuş olabilir” diyerek tartışılabilir bir yorum yapıyor. Cumhuriyet döneminde ise Afrika gelenek ve kutlamaları 1925 Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile yasaklanmıştır. Bu kanun, devletin uygun gördüğü dini ibadet biçimleri dışındakileri yasaklamış, Türkiye’deki Afrikalılar da doğal olarak bundan etkilenmiştir. Müge Akpınar, Ege Bölgesi’ndeki köylerde yaşayan Afro-Türklerle yaptığı görüşmelerde, bu yasağı hatırlayan tek bir kişiye rastlayabildiğini söyler: “Bu kişi, 90 yaşın üzerinde olan H. idi. H. yaklaşık 12 yaşlarındayken Tulum köyünün arkalarında yer alan dağların yamacında kutlamalar yapıldığını ve civar köylerden birçok Afrikalının katıldığı bu törenlerden birinde jandarmanın coplarla saldırarak töreni dağıttığını aktarmıştır.”17 Bu yasaklamalar Reşat Nuri Güntekin’in Gökyüzü romanına bile yansımıştı: “Hükümet bütün tekkeler gibi mayangaları da kaldırmış, eski tütsücülerin her biri bir yere dağılmıştı” der yazar kitabının bir yerinde. Ama aradan uzun yıllar geçti, az da olsa Türkiye’de, özellikle Ege Bölgesi’nde yaşayan bir zenci nüfusumuz var. 2008 yılından bu yana da kutlanan bir Dana Bayramımız…
1. Reşat Nuri Güntekin, Miskinler Tekkesi, 3. basım (İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1963), s. 60.
2. Gökhan Akçura, “Dana Bayramı”, KNK (Konak Belediyesi Dergisi) 27 (İlkbahar 2016): 46-49.
3. Malik Aksel, Sanat ve Folklor (İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayını, 1971), s. 169.
4. Semih Mümtaz S., Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler (İstanbul, 1948), s. 147-148.
5. Hıfzı Topuz, bu aktarılan şarkının eski bir Pöl türküsü olduğunu, Pöllerin de Orta Afrika’nın Sudan bölgesinde yaşadığını söyler. Hıfzı Topuz, “Siyah Afrika ve Türkler (11)”, Cumhuriyet, 13 Mart 1970.
6. Semih Mümtaz S., age, s.148. Kitaptaki bu bölüm daha önce gazetede de yayımlanmıştı: Semih Mümtaz S. “Kadife Hanımefendi”, Akşam, 17 Nisan 1947.
7. Sermet Muhtar Alus, “Arab halayıklar, arab bacılar”, İstanbul Ansiklopedisi, c. 2 (İstanbul, 1959), s. 953.
8. Leyla Saz, Anılar (19. Yüzyıl Saray Haremi), 2. basım (İstanbul: Cumhuriyet Kitapları, 2000) s. 69.
9. Vasıf Hiç, “Bulgurluda Arap bacıların bahar bayramı”, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul.
10. Malik Aksel, agy.
11. Enver Naci, “Mayanga”, Hafta, 9 Eylül 1935.
12. Ahmet Rasim, “1 Mayıs”, Haber (Akşam Postası), 30 Nisan 1940.
13. Reşat Nuri Güntekin, Gökyüzü, 6. basım (İstanbul: İnkılap Yayınevi, 1978) s. 172-73. Kitap ilk olarak 1935 yılında basılmıştır.
14. Osman Cemal Kaygılı, “Kiraz bahçeleri ve Çırpıcı’da Arap Düğünü”, Vakit, 8 Haziran 1939.
15. Osman Cemal Kaygılı, “(Bu pazarı da Afrikada geçirdim) Çağlayan Köşkü korusunda Araplar düğünü”, Kurun, 15 Haziran 1938.
16. Son Posta, 25 Mayıs 1932.
17. Müge Akpınar, “Afro-Türkler: Temsiliyet, Gelenek ve Kimlik”, Folklor Edebiyat Dergisi, 26 (1) (2020): 73-86.