Arkasında Fiyango
Türkiye’de tangoyla ilgili ilk önemli kayıta, 19 Şubat 1914 tarihinde (bugünkü Emek Sineması’nın yerinde bulanan) Skating Palace’ta yapılan bir balonun programında rastlıyoruz. Döneminin “dans profesörü” olarak haklı bir ün yapan Joseph Psalty, bu programın arka kapağında “Tango Arjantin” konusunda ayrıntılı bilgiler sunar. Önce gayrimüslim ve Levanten çevrelerde tanınmaya başlayan bu yeni dans, işgal İstanbul’unun balolarında sık sık çalınmaya başlar. Ama bu aşamada halen bir salon dansı değil, sahne gösterisidir. Thomas’ın yönettiği Maksim önce tango gösterileri yapar, sonra kurduğu müzik kulübünün üyelerinin ünlü dans profesörlerinden tango dersi almasını sağlar. 14 Mart 1925 tarihinde ise burada tango kralı namıyla tanınan La Marquis de Viglia sahne alır.
Ama bu yazıda Türkiye’de tangonun tarihini anlatmaya niyetim yok, onu zaten başka bir yerde anlatmıştık.1 Yazının başlığı, bu nedenle “Bir Moda Olarak Tango” ya da “Tango Modası” da olabilirdi; çünkü tangonun başka bir yönünü, sokağa yansıyan yönünü anlatmaya çalışacağız. Refik Halid Karay, Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen önce, bir dans olduğu henüz bilinmeden “tango”nun bir kumaş rengi olarak yaşamamıza girdiğini ve İstanbul’da akıl almaz bir şöhret kazandığını söyler. Bugünün Saraylısı romanının kahramanlarından Ata Efendi anlatıyor: “Kadınlar acı turuncu bir kumaş rengi tutturdular; çamaşır, elbise, çarşaf, kordelâ, hatta yanılmıyorsam züppeliği ileri götürenlerce başörtüsü. Peçe ve çorap bile tango renginde idi. Ahırkapı’nın, Arasta’nın, Silivrikapı’nın kenar sokaklarında bile göz, kumaş namına turuncudan başkasına rastlayamazdı. Nihayet halk bu kelimeyi kendi lügatine ‘züppe giyinmiş, düttürü Leyla, yarı rüküş hanım’ manasında bir kelime olarak ilave etti; renk unutuldu, ama uzun müddet mahalle çocukları, fazla özentili giyinmiş kadınların kızların arkasından ‘Tango tango, arkasında fiyango’ [yani fiyonk] diye çağırıp alay etti.”2
Hikmet Feridun Es de vakti zamanında “tango” sözcüğünün birden çok anlam taşıdığının altını çizer. Eskiden biraz şıklaşan, saçlarını toparlayıp hoş bir tuvalet yapan kadının ardından “Ah kardeş, mümeyyizin gelini tango olmuş ayol!” derlermiş. Hatta “Tangolu Hanım” diye bir şarkı bile varmış. Yine o eski zamanlarda tango denen bir çarşaf çıkmış piyasaya. Bu çarşafların arkasında bir fiyonk (o zaman fiyango denirmiş) olduğu için, sokaklarda arkalarından “Tango, tango, arkasında fiyango” diye bağırırlarmış.3 Fikret Adil de mütareke döneminde tango diye anılan bir çarşaf modasından bahseder ve ekler: “Bu, İstanbul’a tangonun ilk geldiği zamana rastlayan bir modeldi. Sıkma başlı, dirsekleri zor bulan tafta, saten veya krep gibi kumaşlardan, siyah, lâcivert, mor, neftî hatta, camgöbeği, güvez, tirşe renklerde ceketler altında, ayak bileklerini örtemeyen volanlı veya kloş etekler vardı. Yüzlerde, bakışları, dudakları daha çekici gösteren ince peçeler, sıkılmış başların kenarlarından fırlayan saçları gizleyemezdi.”4
Tango Kadın
Peyami Safa’nın Sözde Kızlar adlı romanında da “tango” eğlenceye düşkün, hafifmeşrep kadınlar için kullanılan bir sıfattır: “Tangolar halis Türk, dini bütün Müslüman mahallelerinde yeni kadınlara verilen isimdi. Birkaç sene evvel, dekolte bir moda yüzünden işitilen bu isim, memleketin en kibar mahallelerine kadar her yere yayılmış, onlarca pek iğrenç bir zihniyete lakap yerinde kullanılmış, bugüne kadar unutulmamıştı. Onlarca tango demek, dinini, milliyetini sevmeyen; mahallesine, ailesine isyan eden; ırzını, namusunu satan; her günahı işleyen ve böyle, Allah tarafından bin türlü hastalıklarla, hırıldıya hırıldıya gebertilen mel’un karı demekti.”5 İsmet Hulusi de “tango” sözcüğünün bu olumsuz döneminin tanıklarındandır: “Kurabiyenin bir nevi, tango kurabiye; kirayı ay başında ödemeyen kiracı, tango kiracı; kahve ortadan kalktığı için, kahve niyetine kavrulup çekilmiş kestane kabuğu-nohut mahlûtu, tango kahve olmuştu.” Ardından hatırlatır: Tangodan sonra “çarliston”, ondan sonra da “bobstil” aynı muameleye maruz kalmışlardı.6
Vâ-Nû da Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda tango sözcüğünün “ismi, resmi, ahengi, hasılı her şeyi” ile aşağılandığını söyler. Mahalle aralarından şık giyimli bir kadın geçmeye görsün, ayakları takunyalarıyla bastıbacak çocuklar arkasına takılıp “Tango! Tango” diye bağırırmış. Vâ-Nû o dönemler “Renklerin en adisi tango rengi, kılıkların, tuvaletlerin en adisi tango kılığı ve tuvaleti idi” diye anlatır.7 Aziz Nesin de evlerine gelen ve “tango” olarak nitelenen genç bir kadından söz eder. “Çarşafı vardı ama anneminkine benzemezdi. Açık renk bir çarşaftı, parlak yanardöner, gülkurusu rengi… Kumaşının üstünde aynı rengin az daha koyusu kabartma çiçekler vardı. Çarşafın üst parçasının da (pelerinin), etekliğinin de etekleri çok kısaydı. O zaman için çok kısa sayılan bu etek, kadının diz kapağından bir karış aşağısına kadar uzanıyordu. Çarşaf pelerini de belden biraz aşağısını örtüyordu. Etekliğin arkasında büyücek bir fiyonk vardı. Baş, hotozlu… Çarşafın altındaki saçın topuzu, kendiliğinden bir hotoz yapar, yanlardan şakağa kaküller azıcık düşecek…”8
Romanlarda Tango Kadınlar
Tango sözcüğünün bu olumsuz devresinin edebiyata yansımaları sınırlı olsa da karşımıza çıkar. Umran Nazif Yiğiter’in Tangonun Romanı adlı eserinde “tango” sözcüğünün o ilk dönemlerine gönderme yapılır. Mübeccel “tango” lakabı takılan bir kadındır. “Artık ne zaman sokağa çıksa, ne zaman pencereden dışarı baksa, çok sevdiği kırmızı mor şalvarlı, ayakları çarıklı talebelerinin ve komşu çocuklarının ellerindeki boş tenekelere vurarak ‘Tango, tango… Boynunda fiyango’ diye bağırdıklarını duyuyordu.”9 Roman üzerine kaleme alınmış bir yazıda da şu değerlendirmeyi buluruz: “Romanda tango deyimi bir ölçüde Leman’ı hatıra getirebilir, hâlbuki tangoyla işaret edilen Mübeccel’dir. Namusunu son ana dek koruyan, Ulvi’ye duyduğu bağlılıktan ötürü taliplerini geri çeviren Mübeccel, kasabalılar tarafından iftiraya uğrayarak ‘tango’ diye hakarete uğrar. Böylelikle tangonun ‘ölümü’ yazar tarafından acı bir kinayeye dönüştürülmüştür.”10
Bir de “tango türküsü” çıkıyor karşımıza. Sadi Yaver Ataman tarafından 1950’de, Muğla yöresinde, Remzi Barantel’den derlenen bir türkü bu. Derlemeci Ataman tango sözcüğünün Anadolu’da “açık saçık giyinen ve yüksek topuklu iskarpin giyen kadın” anlamında kullanıldığını da not düşer. Türkünün bazı dizelerinin, tanınmış bir Muğla türküsü olan “Köprünün Altı Testi” ve Anadolu’nun pek çok yöresinde söylenen “Köprünün Altı Diken”dekilerle benzerlik gösterdiğini de öğreniriz. “Tango Türküsü”nün sözleri şöyle: “Köprünün altı testi tangom / Kemer belimi kesti / Karşıdaki al fesli tangom / Şimdi de aklımdan geçti / Tangoları saracam şinavay vay vay / Şinavay şinavay hop şinavay / Köprü altında diken tangom / Yaktın beni gül iken / Allah da seni yaksın tangom / Üç günlük gelin iken / Köprüden geçemedim tangom / Köprü salladı beni / Gidi gâvurun kızı tangom / İpsiz bağladı beni / Köprü köprüye karşı tangom / Köprünün başı çarşı / Bir tomurcuk gül olsam tangom / Açılsam yâre karşı / Tangoları saracam şinavay vay vay / Şinavay şinavay hop şinavay.”11
Tango İtibar Kazanıyor
Tangonun, hadi kötü sıfat oluşunu bir kenara bırakalım, “asri giyimli kadın” anlamında kullanılması 1930’lara kadar sürer. Ama tango olarak adlandırılan kadınların bu sözcüğe pek bir tepkileri yoktur, hatta giderek “tango” olmayı benimsemişlerdir. Münir Süleyman Çapanoğlu tangonun tarihini aktarırken, moda düşkünü kadın ve kızların iskarpin alırken “Tango olsun!” dediğini, lavanta alırken de “Tango lavantası isterim” diye ısrar ettiklerini hatırlatır. Mahmutpaşa’dan geçerken kapının önündeki çığırtkanlar “Tango mallar buradadır efendim… Buyurun!” diye bağırmaya başlamıştır. Lonca müzisyenleri de bir tango kantosu yapmıştır: Yandan yırtmaç fistanlar / Görülüyor tango çoraplar…”12 İlginç ve ender aykırı bir örnek olarak Fakir Baykurt’un 1960’larda yazılmış Onuncu Köy romanında “başı açık tango gezdirilen” kızlardan ve tango saçlardan söz edildiğini görürüz.
Tango Cumhuriyet Türkiye’sinde çok beğenilen bir müzik türüydü. Dansı zor olduğundan, şarkıları kadar popülerleşmedi. Ama tango müzikleri, şarkıları, plakları özellikle Cumhuriyetin ilk otuz yılında zevkle dinlendi. Türkçe tangolar bestelendi. Hatta “Türk tangosu” diye, tangonun bütünü içinde ama farklı bir tat taşıyan bir ekol bile oluştuğu söylenebilir. Vâ-Nû tangonun uzun süre eskimeden ayakta kalabilmesini şöyle yorumlar: “Tango, bize ‘eskiye rağbet’ olabileceğini isbat ediyor. Çünkü, galiba, o, şarap gibi, acem halısı gibi eskidikçe kıymeti artan cinsten.” Aynı yazıda Vâ-Nû, bütün dansların modası geçtikten sonra rağbetten düştüğünü, bunun tek istisnasının ise tango olduğunu söyler. 1930 başlarında “yılbaşı eğlencelerinde dikkat ettim” diye girer söze. “Tango çalmaya başladı mı, salonda sanki hatırı sayılması lâzım yüksek rütbeli bir zat girmiş gibi, herkes adeta derleniyor, toparlanıyor. ‘Fokstrot’ filanı kale alan, hesaba katan bile yok! Onlar sanki, ayak takımı imişler gibi...”13
Oktay Akbal da tangonun şehrin her yanını sardığı dönemi hatırlar: Tangoların “pencerelerden, kıyı gazinolarından, vapur radyolarından” taşıp göklere yayıldığı dönemi. “Gecenin karanlığı içinde erimiş semt caddesi boyunca yürürken o tangoların birinden yükselen bir nağmenin insanın kalbinde ve ruhunda gizli, kapalı kalmış, belki eski ve uzak bir aşkın, belki gelecekte saklı bulunan bir serüvenin özlemini hayal ettiren, tadını duyuran ahengini uyandırıverirdi.” Ardından tangolu anıları gelir: “Herkes gibi benim de bu eski tangolarla birlikte gittiğim, sevdiğim, hatırladığım gizli duygularım, özleyişlerim vardır. Çoğu kez rastgele duyuverdiğim o eski günlerin şarkılariyle kendimi çok uzaklarda buluvermişimdir. Örneğin ‘Mehtaplı bir gecede, görmüş sevmiştim onu’ diye başlayanı vardır, mırıldanır mırıldanmaz, mahallemin yıllar öncesi hali içinde kendimi bir ortaokul kılığiyle hissediveririm.” Sonra koca bir öyküyü bu tangonun üzerine kuruverir Akbal.14
1. Gökhan Akçura, “Türk Tangosu,” İstanbul Şarkıları (İstanbul: Oğlak Yayınevi, 2019).
2. Refik Halid Karay, Bugünün Saraylısı (İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri, 1965), 159.
3. Hikmet Feridun, “Tango!..”, Akşam, 9 Eylül 1935.
4. Yeni İstanbul, 30 Ağustos 1960.
5. Peyami Safa, Sözde Kızlar (İstanbul: Semih Lütfi Kitabevi, t.y.), 202-203.
6. İsmet Hulusi, “Bob-stil modası”, Son Posta, 2 Şubat 1941.
7. Vâ-Nû, “Eski Tango ve Yeni Tango,” Akşam, 2 Kânunusani [Ocak] 1930.
8. Aziz Nesin, Aziz Nesin’in Anıları: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez/Yol/Yokuşun Başı/Yokuş Yukarı (İstanbul: Nesin Yayınevi, 2015), 119.
9. Umran Nazif Yiğiter, “Tangonun Ölümü”, (Tefrika no 12) Yarımay, 1 Ocak 1937.
10. Ömer Ayhan, “Bir Hayat Kitap: Tangonun Ölümü”, Türk Dili 827 (Kasım 2020).
11. Sadi Yaver Ataman, Bu Toprağın Sesi – Memleket Havaları (Şaka Matbaası, 1951).
12. Münir Süleyman Çapanoğlu, “Tango,” Son Telgraf, 24 Mart 1938.
13. Vâ-Nû, age.
14. Bkz. Oktay Akbal, “Kızkıran Haydar”, Bizans Definesi içinde, Önce Ekmekler Bozuldu (öykünün yazılış tarihi 1948), 155-162.