Son Posta, Akşam, Tan,
Cumhuriyet ve Haber’den
Yavrunun Gecesi ilanları, 1934-1946
Yavrunun Gecesi

Eğlence tarihimizi ele alan bir kitap hazırlarken karşıma “Yavrunun Gecesi” başlıklı, önce ne olduğunu anlayamadığım ilanlar çıktı. En eskisi 1931 yılına aitti: “Şehzadebaşı Millet Tiyatrosu. Pazartesi günü akşamı zengin müsamere: Yavrunun Gecesi. Türkiye Kuklet’i sanatkâr Naşit Bey ve temsil heyeti tarafından ‘Yaban Gülleri’. Taklitli komedi 3 perde. ‘Eski Ceza Mahkemesi’ Vodvil 2 perde (Muhteşem incesaz heyeti). Mulenruj ve Londra’daki [Londra Bar] saz heyetleriyle Burhan Bey saz heyeti Yavrunun Gecesi’ne müftehiren iştirak edeceklerdir.”

“Yavrunun Gecesi” ne demekti; acaba çocuklar için hazırlanan bir gece miydi bu? İyi ama incesaz ne arıyordu bu programda? Ardından hemen her yıl, hem de bir yıl içinde birkaç kez olmak üzere bu etkinliğin düzenlenmekte olduğunu fark ettim. 9 Eylül 1932 Pazar akşamı yapılan “Yavrunun Gecesi” bir ipucu da veriyordu: “Taksim Bahçesi’nin maruf saz heyetiyle meşhur Yozgatlı Hafız Süleyman Bey’in en güzide şarkılarını, Müşerref Hanım ile kemani Faik Bey’i, diğer saz heyetlerini ve nihayet Yavru’nun halk şarkılarını dinleyeceksiniz.”

Yavru’nun halk şarkılarını dinleyeceğimize göre, anlaşılıyor ki “Yavru” bir halk sanatçısıydı. Yavru, her kimse, Naşit gibi tuluat artistleriyle ve özellikle ses sanatkârlarıyla arası pek iyi olan bir kişiydi belli ki. Artık tahmin edilebileceği gibi bu geceler Yavru’nun yararına düzenlenen özel konserlerdi ve geliri kendisine veriliyordu. Çoğunda Yavru Mehmet’in de “halk şarkılarını” dinleyeceğimiz özellikle belirtiliyordu. Üstelik bu “Yavrunun Geceleri” İstanbul’un en güzide mekânlarında düzenleniyordu; Kırmızı Değirmen (eski Mulenruj, sonra Çağlayan), Panorama Bahçesi, Türk Lokanta ve Birahanesi (eski Londra Bar), Küçük Çiftlik, Turan Tiyatrosu, Belvü Bahçesi, Taksim Belediye Bahçesi, Kadıköy İnci Gazinosu, Beşiktaş Bahçesi…

1931–1946 arasında yapılan “Yavrunun Gecesi”ne ait ilanları tarayınca, bu gecelere ünlü sanatçıların katıldığını gördüm: Fikriye [Şakrakses] Hanım, Hamiyet [Yüceses], Deniz Kızı Eftalya, Münir Nurettin Selçuk, Bereli Kız, Ağyazar Efendi, Hafız Yaşar, Hikmet Rıza, Melike Cemal, Dümbüllü İsmail, Mualla Gökçay, Suzan Yakar, Mustafa Çağlar vb. Saz heyetlerinin üyelerinin adları da zaman zaman yer alıyor ilanlarda. 1934 yılında Panorama Bahçesi’nde düzenlen konserin saz heyeti şöyle örneğin: “Kemani Nubar, kemani Demir Ali, piyanist Anjel, udi Mısırlı İbrahim, klarnet Ramazan.” 1935’te düzenlenen bir gecede Kemani Sadi [Işılay] ve arkadaşları sahne almış. 1939’da ise Selahaddin Pınar ve Arkadaşları aynı görevi devralmış.

Bu sayısı hayli fazla “Yavrunun Gecesi”nde en çok yer alan üç sanatçı Naşid, Deniz Kızı Eftalya ve Hamiyet Yüceses’ti. Birazdan değineceğim gibi Yavru Mehmet’in mekânı Direklerarası’ndaydı ve Naşid ile komşuluk bağları var diyelim. Ama Eftelya’nın ve Hamiyet Yüceses’in (sayısı onu aşkın) bu denli çok gecenin yıldızları olmalarının nedeni neydi acaba? Buna bir cevap bulamadım hâlâ…

1930’lu yıllarda Şehzadebaşı

Yavrunun Çayhanesi

Araştırmalar sonucu Yavru Mehmet’in kim olduğunu anladık zaman içinde. Mehmet Bey’e ait “Yavrunun Çayhanesi” Şehzadebaşı Caddesi’nde yer alıyordu.1 Sadi Yaver Ataman, Yavru Mehmet için “Direklerarası’nın meşhur çaycısı ve türkücüsü” ibaresini kullanır. Onun hakkında şu bilgileri verir: “Yavru Mehmet Erzurumlu idi. Genç yaşında İstanbul’a gelmiş, güzel sesiyle bir müddet camilerde müezzinlik yapmıştı. Şehzadebaşı’nda küçük bir çayhanesi vardı. Sözü sohbeti yerinde, sevimli bir insan olduğu, sazdan sözden anladığı, hele gayet güzel çay demlediği için, İstanbul’un tanınmış kimseleri orada toplanırlar, sohbet ederlerdi. Benim tanıdığım Ali Nihat Tarlan, Mükrimin Halil (Yınanç), musikişinaslardan İsmail Hakkı Bey, Kaşıyarık Hüsamettin Bey, Hoca Ziya Bey, Hafız Sami, Hafız Osman, genç şairlerden Necdet Atılgan ve tabii Neyzen Tevfik…, adlarını şu anda hatırlayabildiğim simalardan başka pehlivanlar bile buraya gelirlerdi. Çayhanesine Anadolu biçimi sedir yaptırmış olduğu için toplantılar son derece samimi bir hava içinde geçerdi...” Ataman, Borazan Tevfik’i ilk kez “Yavru Mehmet’in küçük çayhanesi”nde gördüğünü de sözlerine ekler.

Neden kahvehane ya da kıraathane değil de çayhane? İstanbul Ansiklopedisi’nde Hüsnü Kılaylı çayhaneleri şöyle anlatır: “Bir ara çay evi adı verildi, zamanımızda bir iki yer ya kalmış, ya kalmamışdır; kahve ocağı olmayan, müşterilerine hünerle demlenmiş çay arz eden yerler. Kahvehanelere nisbetle, içinde iskambil kâğıdı oyunları, tavla oynanmayan, sadece gazete ve dergi mütalea edilen, ağır başlı sohbet erbabının gelip oturdukları yerler olmuşlardır. İstanbul’da çayhanelerin en ziyade rağbet gördüğü devir İkinci Sultan Abdülhamid’in zamanı olmuşdu, en mükellef çayhaneler de Şehzadebaşında Direklerarası’nda idi; onların arasında en meşhuru da, adeta edebi bir mahfil olmuş Hacı Reşid Ağa’nın çayhanesi idi. Büyük muharrir Ahmed Rasim bu zatden ve çayhanesinden sık sık bahseder.” Semih Mümtaz S. de, Hacı Reşid’in dükkânına sık sık uğradığını söyler. “Orası edebiyat fakültesi gibi bir şeydi. Şiirler okunur, tahliller yapılır, mukayeseler edilirdi.”2

Yavrumun Çayhanesi’nin yanındaki
Turan Sineması

Yavrum neden Yavrum

Peki Yavru Mehmet’teki bu “Yavrum” lakabı ne anlama geliyor? Cevabı basit, Mehmet, dostlarına “yavru” diye hitap ettiği için kendisine bu ad verilmiş. Daha sonra da bunu soyadı olarak almış. Kahvenin müdavim isimleri arasında Münir Nurettin, Sadettin Kaynak, Abdülbaki Gölpınarlı, Şemsettin Yeşil (Yeşil Hoca), Sağır Muhittin, doğubilimci Sakallı Celal (asıl Sakallı Celal değil) ve Yaşar Trak’ı da sayan Salâh Birsel, İstanbul kahvelerini anlattığı kitabında bu mekânı şöyle tanıtır: “Turan Tiyatrosu merdiveninin sol yanında ise daha ilerki yıllarda Yavru’nun Çayhanesi açılacaktır. Burayı okuduğu türküler ve mayalarla ün yapmış Yavru Mehmet işletir. Yavru yapılı ve yakışıklı bir adamdır. Kaşları yukarı kalkıktır. Münir Nurettin Selçuk’un sağ kolu gibi bir şeydir. Onun her konserinde bulunur, kulisten dışarı çıkmaz. Kahvenin içine girince solda, köşede cadde üzerindeki camın yanında bir kahve ocağı vardır. Burası da her çayevi gibi pırıldar. Hiç toz yoktur. Yalnız içeri girer girmez yoğun bir enfiye kokusu burna çarpar. Buraya gelenlerden bağa ya da ebonit kutularda enfiyesi olanlar çıkarır, masanın üzerine bırakır, isteyen parmak ucuyla bir tutam alır.”

“Nedir burası, kulüp gibi bir yerdir” diye devam eder anlatmaya Salâh Bey: “Yavru Mehmet öyle herkesi içeri almaz. Bir yabancı geldi mi: ‘Bir şey mi arıyorsun? Çay yok burda. Çay, bak karşıda Şule Kıraathanesi’nde.’
Bir kez Laleli’deki bir turşucu da buradan alayı vala ile kovulmuştur. Ama buna Yaşar Trak yol açmıştır. Yaşar Trak bir gün turşucuya Neyzen Tevfik’in Yavru Mehmet’in çayevinde sık sık boy gösterdiğini söyleyince turşucunun merakı kalkar. Neyzen’i görmek için ertesi akşam Yavru’nun dükkânına damlar. Ama içeri adımını atmıştır ki karşısında Yavru’yu bulur:
— Bir arzun mu var evlat?
— Yoo, geldim işte. Şöyle bir ziyarete.
— Burası ziyaret yeri değil, yanlış gelmişsin.
Buradaki konuşmalar çokluk bilimsel değer taşır. Abdülbaki okuduğu kitaplardan ve rasladığı yanlışlardan açar, Neyzen de Mısır anılarını dile getirir.
Kahvede, enfiye kokusu arasına kimi zaman hoş bir çay kokusu da karışır. Bu, çayın demini bulduğunun işaretidir. Zaten daha önce Gölpınarlı ya da Neyzen çay istediklerini belli etmek için: ‘Himmetin hazır olsun Yavru!’ diye bağırmışlarsa Yavru'dan ‘Vakti var’ karşılığını almışlardır. Ama kahveye çay kokusu yayılır yayılmaz Yavru:
— Şimdi hazır! diye bağırır ve pırıl pırıl bardaklarda tavşan kanı bir çay getirerek oradakilere sunar.”3

Yavrunun Meyhanesi önünde
Osman Cemal Kaygılı.
İçeride Yavru Mehmet gazel okuyor,
kaynak:
Haber, 2 Haziran 1934

Bir Urfa Türküsü

Osman Cemal Kaygılı 1934 yılında Yavru’nun çayhanesini ziyaret eder, ondan Yavrum Hafız diye söz eder. Önce mekânın tarihine vurgu yapar: “Direklerarası’nın hani meşhur bir Çaycı Mersin Efendi’si vardı. O göçtükten sonra, şimdi onun çayhanesinin yerini bu Yavrum Hafız’ın çayhanesi dolduruyor.” Aradaki fark ise Mersin Efendi’nin “titiz, sinirli, sert ve tok sözlü” oluşunun aksine, Yavrum’un “geniş yürekli, hoşmeşrep, kalender ve şaklaban” oluşudur. Sözü Kaygılı’ya bırakalım. Ziyaretinin ayrıntılarını kendi anlatsın: “Geçende oradan geçerken, Millet Tiyatrosu’nun altındaki küçücük çayhaneden kulağıma tatlı bir ‘Kaya başı’ sesi çalındı. Dönüp yan gözle baktım, esmerce, karakaşlı, karagözlü ve biraz tıknaz, orta yaşlı biri elini hafifçe sakağına dayamış, okuyor. Benim baktığımı görünce hemen ‘Kaya başı’nı kesti, birden kapıya fırladı, bana gayet teklifsiz eliyle içerisini gösterdi:
— Buyur yavru, sen de buyur, içimizde bir sen eksiktin!
Sordum:
— Nereden tanışıyoruz?
— Kalu belâdan!”

Yavru Mehmet, Osman Cemal’e içerde oturanları da tanıtır: “Bu baştaki sakallı yavru filan dairede mümeyyiz filan bey… Onun yanındaki ak sakallı yavru kaymakamlıktan mütekait filan zat… Berideki şişman yavru esnaftan filan efendi…” Sonra Kaygısız’a döner: “Bak, burası Yavrunun Çayhanesi’dir. Buraya hor bakıp da geçme, sen bizi tanımazsın da biz seni yazılarından ve resimlerinden gıyaben tanırız. Hele Yavru’nun elinden bir çay iç de aklın başına gelsin.” Sonra çay içerlerken, elini şakağına koyup yanık bir Urfa türküsü tutturur.4 Osman Cemal Kaygılı’nın yazısının bir önemi de Yavrunun Çayhanesi’ni ve içinde kendisini gösteren tek fotoğrafa sahip oluşudur.

Yavrunun Gecesi’nde garsonlar korosu, kaynak: Haber, 13 Temmuz 1934

Osman Cemal Kaygılı sağ olsun, birkaç ay sonra tertiplenen bir “Yavrunun Gecesi”ni de izleyip anlatır bize. Taksim’deki bahçelerden birinde dediğine göre, büyük ihtimalle Panorama Bahçesi’ndedir bu konser.5 Sözü kendisine bırakıyorum, biraz mizahi bir dille anlatıyor bu konseri:
“Yavrunun Konseri denilen o geceki konserde başta Münir Nurettin ve onun yârı vefakârı Artaki Bey olmak üzere Tanburî Dürri, Bedestanlı şair Nurettin Rüştü, Doktor Şeref, İzmir tüccarlarından Daniş, bankacı Hikmet ve Şehzadebaşılı Amca beyler gibi bütün musiki meraklıları oradaydılar. Bir sırasını getirip seyirciler arasındaki doktor Feyzi Ahmet Bey’e sordum:
— Sen neye geldin doktor?
— Efendim, ben birazdan Yavru Hafız katırcı ağzı ile bir Eğin havası okurken belki bayılanlar olursa tedavi ederim diye geldim.
Sonra Şehzadebaşılı eczacı Asaf Bey’e sordum:
— Ya siz?
— Ben de doktorun yazacağı reçeteleri yanımdaki portatif ecza çantasından hemen yapmak için geldim!
Konseri tertip eden Yavru Hafız’ı sordum:
— O nerede ya, meydanda görünmüyor?
— O, dediler, garsonlara şarkı geçiyor!
— Ne şarkısı?
— Kendisi birazdan sahnede kendi bestelediği bir havayı okuyacak ve bu havanın nakaratını hep birden el çırparak garsonlar yapacaklar. Şimdi kendilerine onu talim ettiriyor.
Ne yazık ki erken kalktığım için Yavru Hafız’ın bu yeni tertip havasını dinleyemedim. Lakin Nobar’ın kemanı, Mısırlı İbrahim’in cümbüşü, Ramazan’ın klarneti, Anjel’in piyanosu ve Demir Ali’nin ikinci kemanı ile Hafız Yaşar’ın, Ağyazar’ın, Hamiyet Hanım’ın sesleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Denilebilir ki bu takım son zamanların birbirlerine en iyi kaynaşmış ve eskiyi yeniyi en ustaca çalıp okuyan saz takımlarından biridir.”6

Hamiyet Yüceses

Osman Cemal gibi, Sabih Alaçam da 1937 tarihli bir yazısında ondan Hafız Mehmet diye söz eder. Alaçam, Hamiyet Yüceses ile röportaj yaparken Yavru Mehmet de yanlarındadır. Yavru Mehmet, Alaçam’a “Yaşa yavru yaşa” der. Alaçam anlatır yazısında: “Bu iltifat bana idi. Hafız Mehmet, Anadolu halk şarkıları okumakla ve soyadı kanunundan evvel Yavru soyadını kullanmak ve sevdiklerine ‘yavru’ diye hitap etmekle meşhur olduğundan, Yavru’ya veda edinceye kadar Alaçam’lığıma veda etmek zorundaydım.”7 Yavru Mehmet güzel sesiyle memleket türkülerini mahalli üslubuna uygun olarak okurdu, hatta bir de plak doldurmuştu. Ataman, Yavru’nun nüktedanlığını anlatırken, bu plak kaydı sırasında geçen bir olayı da aktarır bize: “Bir türküsünü plağa okuduğu sırada ses rejisörlüğünü yapan merhum Hanende İbrahim Efendi, bir yandan usul tutuyormuş. Bir ara ‘Yavru’ demiş. ‘Okuduğun bu türkünün şurasında bir usul hatası olsa gerek, elim yukarda kalıyor, bir türlü usul tutturamıyorum’. Yavru gayet soğukkanlı: ‘Bu’ demiş. ‘Zekai Dede’nin bestesi değil ya, sen türkünün orasına gelince elini indiriverirsin, olur biter’.”8

Neyzen Tevfik

Neyzen ve Sophokles

Mina Urgan ise Neyzen Tevfik’i ilk kez Yavrunun Çayhanesi’nde görür. Yağmurlu bir kış günü, her zamanki gibi Eminefendi Kahvesi’ne gidemeyen Urgan, Şehzadebaşı’nda öğle için sandviçlerini yiyeceği bir kahvehane aramaktadır. Birden gözüne Yavrunun Çayhanesi adını taşıyan, içine de ancak üç dört masa sığabilen bir yerle karşılaşır. “Gençliğimde bile sayısı azalan, artık tümüyle yok olan gerçek bir çayhaneydi bu. Kahve, gazoz filan değil, ancak çay içebilirdiniz orada. Çayı da çok güzeldi.” Urgan kahvehaneye oturduktan birkaç dakika sonra içeriye bir ihtiyar adam girer. “Meteliksiz olduğu, hem de kılık kıyafetine metelik vermediği her hâlinden belli” olan bu adamın sırtında eski bir mintan, bunun üstünde de bir çeşit hırka, başında da acayip bir takke vardır. Elinde, kılıfa geçirilmiş sopaya benzer bir şey tutmaktadır. “Daha kim olduğunu bilmediğim, ama gözümü yüzünden ayıramadığım adam, çayhane sahibine bir şey anlatıyordu. Anlattığı basitin basiti bir durumdu: Sabahleyin, kömür sobası tütmüş, odaya duman dolmuş, sobayı bir türlü yakamamış. Gelgelelim, kısık sesiyle bunu öyle bir biçimde anlatıyordu ki, bu sıradan aksilik bir Sophokles tragedyasına dönüşüyor, onu dinlerken gözyaşlarımı zor tutuyordum.
Adam bana bir baktı, bir süre sustu. Sonra kılıcını kınından çekercesine, neyini kılıfından çekti. İşte o zaman anladım onun Neyzen Tevfik olduğunu. İnanılmaz güzellikte bir müzik yayıldı Yavru’nun küçücük çayhanesine. Radyoda ney dinlemiştim ara sıra; ama onun neyinden çıkan ses bambaşkaydı. Neyzen neyini kılıfına koyarken, benim dilim tutulmuştu, büyülenmiştim sanki. Sonunda, kekeleyerek, ‘Kimin parçası bu?’ diye sorabildim. ‘Bir ere âşık olup Kanuni Sultan Süleyman’ın ordusunun peşinden Viyana kapılarına kadar giden ve orada ölen bir kadının’ dedi Neyzen. Hoşuma gideceğini bildiğinden, bu trajik öyküyü hemen o sırada uydurmuştu. Viyana kapılarına kadar giden kadının değil, Neyzen’in çoğu parçaları gibi bunun da kendi doğaçlaması olduğunu daha sonraları anladım.”9

Neyzen Tevfik yazarın amcası
Sabri Akçura’nın dükkânında tıraş oluyor.

Yavru Mehmet gecelerinden birini, yine Sadi Yaver Ataman’ın kitabından aktaralım. Dostları onun için yeniden bir jübile yapmaya karar vermiş. Zamanın kalburüstü ses ve saz sanatkârlarını geceye davet etmişler; tabii bu arada en yakın dostu Neyzen Tevfik de başta gelen davetlilerden. İlanlarda da adını en başa yazmışlar Neyzen’in. Jübile gecesi gelmiş çatmış. Sanatçılar sırayla sahneye çıkıyorlar, okuyor, çalıyorlar. Ama Neyzen Tevfik sıranın kendisine gelmesine rağmen ortada yok! Dört tarafa adamlar yollanıyor, olabileceği yerlere bakılıyor, ama yok, yok! Geldiğine dair bir rivayet de var. Ama bulan da yok. Yavru Mehmet son derece üzgün. Halk sabırsızlanıyor. Çaresiz sahneye çıkıp özür dilenecek. Tam bu sırada derinden gelen bir ney sesi duyuyorlar. Neyzen bu, ama ses nereden geliyor? Aramadıkları yer kalmıyor… Birisinin aklına sahne arkasına bakmak geliyor. Meğer koca Neyzen, kulisteki paravanlardan birinin arkasında sızmış. Bir ara aklı başına gelmiş olacak ki, buraya niye geldiğini hatırlamış ve sahneye çıktım zannederek üflemeye başlamış. Huyunu bildikleri için “Hadi sahneye” diyemiyor kimse… Çaresiz bekliyorlar çalmayı bitirsin diye. Ama halk da bekliyor. Hemen Yavru Mehmet’e haber veriyorlar. O da koşup geliyor kulise. Bakıyor Neyzen gözlerini yummuş, bir taksim tutturmuş. Bundan sonrasını Yavru Mehmet şöyle anlatıyor: “Yavaşça paravanın arasından elimi uzatıp omzuna dokundum, aldırdığı yok. Biraz daha sıkıca sarstım, hafifçe gözlerini açtı. ‘Yavru seni sahnede bekliyorlar’ dedim. ‘Sahnede mi bekliyorlar?’ ‘Evet yavru, sahnede bekliyorlar.’ ‘Yaa… Söylesenize yahu.’ Umulmayacak bir davranışla kalktı, neyi üflemekte devam ederek sahneye çıktı. Büyük bir alkışla karşılandı. O gece, o sarhoş hâliyle, koltuğu altından çıkardığı şah, mansur, nısfiye… Birini bıraktı, birini aldı, dinleyicileri mest etti.”10

Yavru Mehmet’in ne zamana kadar yaşadığını, çayhanesinin hangi yıla kadar açık kaldığını bilmiyoruz. Rastladığımız son “Yavrunun Gecesi” ilanı 1946 yılı Ağustos ayına ait. 1947 yılında Vâ-Nû, Yavrunun Çayhanesi’nin kapandığını belirtiyor. Demek ki öykümüzün son satırları da bu yıllarda noktalanacak…

Yavru Mehmet (Hafız Mehmet Efendi), “Bülbülüm Bağ Gezerim”
Yavru Mehmet (Hafız Mehmet Efendi), “Zeyno”

1. Cem Sökmen, (Aydınların İletişim Ortamı Olarak) Eski İstanbul Kahvehaneleri, Ötüken Yayınları, İstanbul 2011, s. 111.

2. Semih Mümtaz S. “Eski Hatıralar”, Akşam, 16 Kasım 1950.

3. Salâh Birsel, Kahveler Kitabı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 1968, s. 142-143.

4. Osman Cemal, “Buyur Yavru, sen de buyur. İçimizde sen eksiktin…”, Haber (Akşam Postası), 2 Haziran 1934.

5. Bu yazının yayımlanmasından dört gün önce Taksim’deki Panorama Bahçesi’nde yapılan “Yavrunun Gecesi”nin esas yıldızı Fikriye [Şakrakses] Hanım’dır. Ama “muganniyeler” arasında Hamiyet’in de bulunduğunu görüyoruz. “Okuyanlar” olarak Ağyazar ve Hafız Yaşar Beyler gösterilmiş. Saz heyeti de Kaygılı’nın sıraladığı gibi ilanda aynen yer almakta. Akşam, 9 Temmuz 1934.

6. Osman Cemal Kaygılı, “Bahçede alaturka bir konser”, Haber (Akşam Postası), 13 Temmuz 1934.

7. Sabih Alaçam, “Bayan Hamiyet, kızkardeşi ve Sabih Alaçam”, Yarımay, 1 Ekim 1937.

8. Sadi Yaver Ataman, İstanbul Folkloru, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, İstanbul 1997, s. 292.

9. Mîna Urgan, Bir Dinozorun Anıları, YKY, İstanbul 1998 (8. basım), s. 229-30.

10. Sadi Yaver Ataman, age, s. 292-293.

çayhane, eğlence, Gökhan Akçura, İstanbul, müzik, Neyzen Tevfik, Yavru Mehmet