Tevfik Kanoğlu, Yüce Aydınlık, Aralık 2023
Gül veya Zambak #5
Bir Tür Not Defteri #5

Verecek her hareketine puan,
Olacak zor bir imtihan,
Ama sen geçeceksin,
Sonunuz olmayacak hezeyan1

Sanatta en üst seviyeye erişmek için etiğe dikkat kesilmeme karşılık, gün geçtikçe, gündelik yaşamımda bu kavramdan ilkesel olarak uzaklaşıyor, her adımımda, işimde onun uzağına düşüyorum. Bir gün, bir an geldiğinde bu zafiyetimi çözeceğime inanıyorum. Hep böyle devam etmeyecek.

Yakın arkadaşlarıma nitelikli tekrarlar öneriyorum. Bir müzik eserinin meydana getirilişinde sözgelişi. İlhamı elindeki tekniklerle, sabırla ve zamanla işledin. İlk başta zihninde olan hamuru bir defa yoğurmuş oldun. Bazıları tam bu aşamada ikna oluyor. Yemeğin yeteri kadar pişip pişmediğinden emin olmak, ona ısıl işlemden geçmesi için biraz bekleme payı filan vermek şöyle dursun, yapıt tamama ermiş gibi davranıyorlar; oysa benim gözümde, en iyi huylu hâliyle o güzel bir desen düzeyinde, henüz yarım kalmış çizgilerinden tamamlanıp, desen kimliğinden kurtulup tam takır bir resme kavuşmuş değil. Henüz hazırlanma aşamasında.

Bazen onun sindirilip lezzetine hükmedilmesi ve çoğunlukça “iyi” ve “güzel” olduğuna karar verilmesi bile yeterli bir karar ve işlem değil. Gerek bu eser dediğimiz sonuç tamamlanmış bir şey olmaktan çok bir numune/temsil kimliği düzeyinde kalmış olabilir, damağı çok gelişmemiş, gelişkin tatların tecrübesini bilmediğinden midesindekini mükellef bir besin zanneden alımlayıcı tarafından yanlış/eksik bir estetik hükümle değerlendirilmiş olabilir, gerek üretenin aceleciliği tuttuğu için, sanatçı eseri sözün gelişi daha fırına dahi vermediği hâlde, sırf oldubittiye gelsin diye imgesinde çoktan sindirilmiş bir besin olarak görmek isteyebilir.

Renkleri çok aradım, körleştim

Yapıtın oluşu açıkladığım üzere oldukça göreli bir iştir, ancak zaman içinde sanatçının, onun başlangıcı ve bitişi üzerinde nice denemelerde bulunup yılmak bilmez bir iştahla (ki bu sağlık sorunları doğurabilir, midenizi bozmanıza sebep olabilir ancak bu tükenmez iştah asla oburluk olarak değerlendirilmemelidir) tekrar tekrar uğraşması gerekebilir. Renklerde, fırçada, şövalede, boyanın pigment kalitesinde, sanatçının o anki zihinsel süreçlerinde bir eksiklik veya fazlalık olabilir. Eseri üreten kişinin, eseri için kullandığı her kalemin ölçüsünü yılmadan yeniden ölçülendirmesi gerekebilir. Yapıtın meydana gelişinde zamanın geçişi, onun durup donması veya oldubittiye getirilecek cinsten daraltılması, hak ettiğinden daha kısa bir ömürle varlık göstermesi… İşin sonunda görünür olacak, sınırlarını kesinkes belirleyecek ürünün niteliğini belirlemekte çok önemli unsurlardır az önce saydıklarım. Acele etmemeli bu yüzden; zamanın geçişini, bir tecrübenin oluşum imkânları olarak değerlendirmeli. Sipariş veya ödev duygusuyla kişi, işini (işsizliğini) aceleye getirmemeli yahut amatörlüğü ölçülmez, dikiş tutmaz, rastgele bir süreç olarak algılayıp yaptığı şeyi acemiliğe mağlup ettirmemeli, sezgilerini daha yoğun yaşamasına fırsat verecek bir zaman bolluğunun doğmasına müsaade vermelidir.

Magritte’in 1938 tarihli Le domaine d’Arnheim’ına [Arnheim Mülkü] baktığımda, ben tam da bu dediğimi anlıyorum. Sanat eseri meydana gelirken ressam birçok keşiften, denklikten, ölçüden geçiyor. Notlar alıyor, arkadaşlarına gönderdiği mektuplarda, bir eserin meydana gelmesini içeren sezgisel mayanın oluşabilmesi için yaratıcı zihnin hangi pürüzlerle karşılaştığını, bunları aşma çabasını, bir sanat disiplininin veya tarzının başka disiplinlerle, türlerle olan ilişkisinin nasıl soruşturulduğunu, eser üretimi söz konusu olduğunda söz konusu yapıtın imgesel ve fiziksel sınırlarına asla varmadığını, sanatçısının zihninde sürekli enkarnasyon içinde olduğunu kavramamıza yarayan şahane notlandırmalar var. Magritte’in Poe’yu sevdiğini, özellikle düşünsel anlamda ondan önemli numaralar öğrendiğini biliyoruz. Le domaine d’Arnheim değil sadece, La Reproduction Interdite isimli resminde de bir klişe, basit bir vurgu düzeyinde de olsa seyredende, eserin çarpıttığı ölçüler esas alındığında bu çarpıtmanın en önemli nesnesi aynaya rasyonel yansıması düşen Les aventures d’Arthur Gordon Pym2 romanıdır, ki bu çarpıtma fizik evren hakkındadır; yansıma ve gerçeklik gibi kavramlar üzerinden hakikatin ironik bir sorgulaması yapılır ancak derinlik yoktur; sanatçının alıştığımız, uyguladığı üsluba hep kolay alımlanabilir fakat zor yorumlanabilir bir tür şaka/klişe eklemlemesiyle illüzyon yaratılır: Le domaine d’Arnheim’ın 1949 tarihli varyantında şeffaf bir camın bir aynaya dönüşmesi, ki burada camın gösterme değil yansıtma yönü nitelenir ve 38 tarihli eserde olduğu gibi bu yansı yine akıldışıdır, La trahison des images (Ceci n’est pas une pipe) isimli yağlıboyada piponun göstergesel olarak tüm gerçekliğiyle resmedilmesine karşılık eserin adlandırılmasında onun sunduğu göstergenin yıkılması ve parodileştirilmesi, Le fils de l’homme, Les amants, Homme au chapeau melon gibi eserlerde insan yüzünün onunla alakasızmış gibi görünen, seyredende gülümseme ve şaşkınlık uyandıran fiziksel sunumun açıklığını önleyen göstergelerle izleyenin bakışından çıkarılması fakat yapıtın temel referansını da bu sayede yapmasındaki gösterimsel şakaların sunulması, Le Modèle rouge’da ayakkabı nesnesinin bir mahfaza, ilgili organı, ayağı muhafaza eden bir araç olması gerekirken organın kendisiyle tümleşik, metamorfik bir izlenim sunması veya adeta iki yaşamlı bir organizmanın izlenimini bırakması…

Sanatçı bu yağlıboyasında ise Amerikalı ozanın esere ismini veren öyküsünden ilham alır. Oradaki fikri değerlendirir, yeniden ve yeniden keşfeder. Le domaine d’Arnheim sadece tekil bir eserden ibaret değildir; buradaki fikri inşa etmesine yarayan The Domain of Arnheim bu yapıttaki fikrin ateşine, fırçasına teşne birçok başka yapıtın mayasına da düşünsel katkılar sunmuştur. Poe öyküsünde doğanın olağan manzarasının imkânlarıyla yetinmeyen, doğadaki güzelliğin olasılıklarını kusursuzlaştırmak, ondan bir Xanadu3 yaratmak isteyen, Amerikalı bir manzara ustası, peyzajcı bir milyarderin doğa malzemesini yontarak ürettiği, neredeyse hiçbir kusur içermemesi hedeflenerek tasarlanan, doğrudan doğanın kendisinde ve onun unsurlarıyla oluşturulması istenen fiziksel sanat eserini anlatır. Magritte’in ozanın doğa malzemesinin işlenerek mükemmel bir peyzaj meydana getirme tutkusunu ele alan bu öyküsünden aldığı temel esin, doğadaki tekilliklerin estetik bir sezgi takip edilerek türlü türlü benzerlik ilgileri üzerinden bir sanat emtiası oluşturacak çoğulluklara vardırılması yönündeki sanatkârane hedeftir: Doğada dahi bir ressamın üretebileceği türden bir manzara kombinasyonu yoktur… En büyüleyici doğal manzaralarda her zaman bir kusur ya da fazlalık, pek çok fazlalık ve kusur bulunur. Bileşen parçalar tek tek sanatçının en yüksek becerisine meydan okuyabilse de bu parçaların düzenlenmesi her zaman geliştirilmeye açık olacaktır. Kısacası, doğal dünyanın geniş yüzeyinde, istikrarlı bir şekilde bakan sanatsal bir gözün, manzaranın “kompozisyon”u olarak adlandırılan şeyde rahatsız edici bir konu bulamayacağı hiçbir konum elde edilemez… Lalenin renklerini taklit etmeye veya vadideki zambağın oranlarını iyileştirmeye kim cüret edebilir?4

Oldukça duygulu, bilinçdışı ihtimalleri temel meselesi hâline getirmekten çok doğanın duygulu olanaklarını izlemek ve sabırla yontmaktan hoşlanan lirik bir manzara eseridir Le Domaine d’Arnheim. Bu yağlıboyada özellikle mavinin kireç gibi, griyle kül rengi bir turkuazın, soluk bir deniz mavisinin birbirine harç edilerek kullanılması beni çok etkiledi. Sürrealist ressamlar bilinçdışına kıymet verir; onların resmettikleri imgeyi seyredilecek değil de üzerine düşünülecek şeyler, sorular ve şüpheler olarak düşünmek gerekir. Ancak Belçikalı ressamın bu tablosunda ben, belirttiğim gibi duygulu bir peyzaj gördüm. Sanat sezgisinin yoğun kullanıldığı, neredeyse bir manzara resmi çıkarmak için renklere, dokuya ve genel ölçüye çok dikkat eden bir Rönesans sanatçısının emeğini gördüm, ki ressam Edward James’e gönderdiği mektupta nesneleri bazen gölgede renklerini kaybettiği şekliyle resmettiğini yazıyor.5

Gölgenin görüntüsü hakkında konuşan, gölgenin bir yansı değil cismin renk derinliğini ortadan kaldıran, onun sınırlarını muğlaklaştıran bir optik biçem olduğundan bahseden bir ressam. Görüntüyü hem kendi fiziksel gerçekliği içerisinde değerlendiriyor, onu kendi hakikatinde anlamaya çalışıyor hem de bu hakikati parçalarına ayırıyor, doğal bir manzara resminden bile zihinsel bir aksiyon çıkarmaya çalışıyor. Bu bahsettiğim resmindeki en büyük numarasının herhalde ne olduğunu size doğrudan söylemeyeceğim, sizin mesele üzerine düşünüp bunu kendi zevkinize göre kavramanız çok daha hoş olacaktır, bu sabrı göstermeniz size sanatkârca bir yetke, güzel bir şeyi sorun edinip bu sorunu şüphe ve keyifle çözme sabrı sağlayacaktır. Grisaille, evet gri ağırlıklı resimler. Harika.

Suyun, göğün, yer yer alnı açık bir ışıkta içi su dolu bardakların, pirüpak, lekesiz bir havada yer yer duvarlardaki sıvayı hafif kendine benzeten bir mavinin; masmavinin olacağı yerde külün ve aradakalmışlığın, renksel bir ara noktanın, bir renk değil de tüm renklerin geçişlerinden arta kalan sönük bir zihinsel aksiyonun görünüşü olan grinin oluşu. Grisaille. Harika. Kıyafetlerim, çoraplarım da çoğunlukla gridir. Bir dayatma gibidir gri bende. Sevdiğim bir renk olmasından değil. Mecbur olduğum bir durumu yansıtması bakımından benimle tümleşiktir.

velut rosa vel lilium6

Savaş var ancak bahsetmeyeceğim ondan. Müthiş bir negatiflik veriyor. Belki de şu sıralar çoğu gece savaşa, infaza, itiş kakışa dair kâbuslarla uğraşıyorum. Gözümü kapattığımda bana akın akın uğrayan bir şeyden bahsetmek, içimde onu biraz daha uyandırmak istemiyorum. Hiç öyle gözükmüyor öyle değil mi, hayatı o kadar seviyorum ki oysa. Nasıl seviyorum, nasıl kıymet veriyorum ona. Kıymetimin dengi değil ama kendisi, öyle olduğu için peyzaj kararıyor, yabansı bir griye varıyor, kirli kirli dönüşüyor. Savaştan bahsetmiyorum. Zira daha önceki yazılarımda bahsettim, güncelde görünen savaş. Şu an zihnimizi ve gündemimizi meşgul ediyor, oysa hep uğraşıyoruz onunla. Savaşın varlık sebebi paradır, sadece bunu söyleyebilirim. Para dediğimde aklımıza al sat yapmamıza aracı olan evrensel bir ölçü gelmesin. Para yani istek. Arzu. İsteğimiz en mükemmel noktasına, yani etiğe varmadığı sürece savaşacağız. Etik, keşfedebildiğim kadarıyla, en yüksek sanat kıymetidir. Onun üstüne hiçbir şey yoktur. Burada etikten de elbette dogmaları, gelenek üzere aktarılan daha çok negatif imajlara sahip yasakçı, sansürcü bir ahlak biçemini kastetmediğimi anlamış olmanız gerekir. İyicilliği ikame eden, birbirimize karşı geliştirdiğimiz mutlak anlayışın temsilcisi olan etik.

Memlekete dair şeyler düşündüğümde aklımda bir epik değil böyle melal duygusundan canlanan, onun enkazı altında küçük küçük titreyip nihayet çok güçlü bir şekilde uyanıp bütün sokakları, evleri saran bir neşe doluyor içime. 29 Ekim’de arkadaşlarımla üç kişi Anıtkabir’e kadar yürüdük, çok güzeldi, kendimi bir vatandaş gibi hissettim uzun süreler sonra. İnsanlar güzel güzel giyinmişti ve her biri diğerine, yalnız olmadığını hissettiriyordu. Bir aradalık, halk olmak. Kendini bir topluluğa dahil hissetmenin küçültücü, zekâyı alıkoyan bir şey değil, tersine onu kıymetlendiren itekleyici bir unsur olarak değerli varlığı. Yol boyu sohbet ettik, Anıtkabir epey doluydu, tıklım tıklımdı. Aslanlı Yol’u o kalabalıkta yürürken yer yer, zaman zaman birbirimizi kaybettik, sonra bulduk. Yer yer telefonlar çekmedi, sonra neden, çekmeye başladı. Tüm o insan kütlesi madeni bir yol gibiydi. İyicil bir akış, temizleyici, bedeni zehirlerinden alıkoyan bir nefes. Bir kas gevşetici gibi adeta, su, ılık su. Gri su, maviye değil griye çalan, negatif izlenimler sunmayan bir su. Suyolu. Suyun kıyıdaki oyunları, suyun kıyıları nemlendirmesi. Kıyılarda sebep olduğu küçük, köpüklü, fiziksel değil de sanki zihinsel olduğu izlenimi veren tatlı aksiyonlar. Suyun kıyılara çizdiği şekiller. Sabah henüz uyanmışken içilen su, çoğu kez, hava aydınlanmamışken renksiz bir hava kütlesi gibi ağza nüfuz eden, o çakırkeyf gündüz karanlığında mideye doğru zarifçe kayan suyun iyileştiriciliği. O his. Sabahı bulan o iyi, basit ve güzel his.

Tüm bu not kalabalığına, notların şakır şakır zihni meşgul etmesi ve aynı süratle, belki art arda günlerce kayda geçirilmesine, onların tekrar tekrar okunmasından kaynaklanan bir kafa karışıklığına bir isim bile koymuştum. Bu metnim de nerden baksan böyledir. Karışıktır, parça parçadır ancak ben bu dengesizliğin içinden bile göze seyir zevki veren renk tanelerini bulmaya, bu gececil dağınıklıktan gündüze dair, böyle bulutsu, kirpiklere sağlıklı sağlıklı değen, insanı rüyalarının denksizliğinden doldurulmuş, ciltlenmemiş kâğıtların teksir kokusundan ayıklayan huzurlu bir sabah sersemliği doğurmak, sabaha bir yol bulmak istedim. Umarım başarmışımdır.

İlk eserime çok yakınım, belki ilk eserim çoktan yayımlandı da ben onun bir kitap hâline geldiği zamanı yaşamıyorum şu an için. Tüm bu dağınıklık, zorluk, beni çok sevdiğim, öyküsü hiçbir zaman için bana klişe gelmeyen, varlığını klişeleştiremediğim (bunu becerebilseydim belki bu kadar hastaca tutkulara sahip bir insan olmayacaktım) Jean Nicolas Arthur Rimbaud’nun Une Saison en enfer’ini hatırlatıyor. Yine kendimi burada buluyorum. Bir yanım sağlıksız bir yanım büyülü. Şakıyorum, zihnim işliyor elimde olmayarak ama bu meleksi bir şekilde olmuyor. Tanrı’nın adamı değilim besbelli, en kötüsü, öyle olmak istedikçe hastalık bulaşıyor içime, sanki birtakım şeyler beni, ben iyi istekler üzerine var olmaya çabaladıkça engelliyor ancak tuş olmayacağım.

Śląsk, nedir bu? Bilmek istemiyorum.

Bowie’ye sardım. Birden fazla kişiliği, kişiyi, aklın başındayken tek bedende taşımanın bir hastalık olmadığı konusunda onun bütün bir kariyeri, kariyerinin özellikle başlangıcı ve gelişim dönemleri bana müthiş bir güven veriyor. Onun Rock ‘n’ Roll Suicide’ını açacağım birazdan. Yine.

Bir de… Belki, Beatles, Strawberry Fields… Dinlerim belki. Bir ihtimal. Ya da boşversene. Dj Shadow. Six Days.7 Evet, en iyisi kesin bu.

Tevfik Kanoğlu, Son İzmarit, 2023

1. Falım sakız, beyaz kâğıt üzerine mâni, no. 1957. Kâğıt biraz (aşağı yukarı 3 gün) beklemiş. Kırışmalar var.

2. Yağlıboya, şair ve René Magritte’in hamisi Edward James’in yüzünün görünmediği bir portresidir aslında. Eserde James’in yüzünün aynadaki yansısı doğal nedenselliğe uymazken, Poe’nun romanı doğru bir yansımaya sahiptir.

3. Pastoral bir ihtişama, muhteşem bir güzelliğe sahip, cennet gibi idealize edilmiş bir yer.

4. bkz. René Magritte (1898-1967), Le domaine d’Arnheim.

5. Dördüncü dipnotta işaret edilen yerde de bulunan bu ifadenin aslı şudur: “I have discovered that the procedures I mentioned to you earlier can take on a totally new meaning: the objects which I do not represent or that I sometimes show in shadow have lost their colours.”

6. Lat. “Gül ya da zambak gibi.”

7. Dj Shadow’un parçası bir remixtir. Şarkının aslı, Colonel Bagshot’a aittir ve yalnızca altı (aslında beş) gün süren Arap-İsrail savaşı hakkındadır.

edebiyat, Gül veya Zambak, René Magritte, resim, Tevfik Kanoğlu