Bir Dizi Olay #6
Céline’in Mektupları
ve Bir Devrin Sonu
Nihayet biraz rahatladım. Nisan yaklaşıyor. Kelebekler de inceden gözükmeye başlar. Onlara bakarak talihimin ince dokusunu gözümde yavaş yavaş dokur ve hayaller kurmaya başlarım. Sanırsın bir Ömer Seyfettin öyküsü içindeyim. Bahar ve Kelebekler… Şüphe yok ki bir bahar manisi bu. Eğer böyle bir şey varsa…
Mutluluğun doğal akışı. Halıların ayağının altından kayması. Günışığının pileli bir etek gibi döne döne açılışı. Ve hüzünsüz bir rahatlama. Havaların nihayet biraz aydınlığa çalışı, sokaklarda insan ve çocuk seslerinin dirilişi. Yaza doğru gidildikçe, insanların mesaiden artakalan zamanları çoğalacağı ve inşaat gürültüleri artacağı için, içim zaman geçtikçe iyice boğulacağından, tadımı kaçıracak ama kıştan nisana doğru olan bu hafif geçiş her zaman için bir tür yengi.
Aile hekimim alerjik rinit olabileceğini söyledi. Hastalığımın. Kontrolünü gözüyle yaptı. Biyolojik makineler üzerinde fazlaca gözlem yapan bir rahip gibi, gözlem işine fazlaca alıştığından, reçetemi yazmakta pek az tereddüt etti. EFEDRİN, bir nazal sprey ve bir de rinit ilacı yazdı. EFEDRİN’li ilacın içinde c vitamini de var. Birkaç gündür ilaçları kullanıyorum. Geçmeyen, özellikle geceleri kuruyan boğazımın deri kanvasını titreten ve yakan, ciğerimin en dibinden ağzıma doğru patlayan öksürük krizlerim için. Geçmiyor. Sanırım iki hafta oldu, günlerimi derin bir unutkanlıkla imzalayan hafızam eğer yanılmıyorsa. Yani… Geçmeyen öksürüğümün süresi, beş gün filan da olabilir. Ancak bana iki hafta gibi geldi.
Ihlamur. Göğsümü rahatlatıyor. Sürekli kaynatıp kaynatıp içiyorum. Bugün öğle güneşinin yıkadığı mutfakta, küçük ve tatlı ocakta, bütün bir çaydanlıkta değil de yalnızca demliğin içinde ıhlamur kaynattım, kurutulmuş ıhlamur yaprakları ocak altındaki haznenin kuytu bir yerindeydi. Art arda iki poşetin içine koyulup ağzı gevşekçe bağlanmış, ilk seferde, onun oradaki varlığını tespit etmek güç oldu ancak neticede, o kokulu kuru yapraklara ulaştım. Demliğe bir çeyrek limon kesip attım. Şimdi bu yazıya, hazırladığım bu kaynar eteri içerek devam ediyorum.
Kendimi züğürt bir Orhan Pamuk gibi hissettiğim çoktur. Nedense az önce, bazanın üzerinde oturur ve Céline’in mektupları hakkında yazılmış bir araştırma yazısını okurken, aklıma Pamuk’un bir söyleşisinde ismi geçen, gazetecinin yazarın odasına girdiğinde gözüne hemencecik ilişen boş mürekkep şişeleri geldi. Aklımda bu boş mürekkep şişelerinin, yazarlığın, yazıcılığın insanı Cervantes’e kadar götüren modern ve yumuşacık bir tali imgesi canlandı. Yani yazıcılığa dair doğa kadar kesin bir imaj gibi değil mürekkep ve onun mahfazası olan şişeler, ikincil bir imaj daha ziyade. Yazıcılığın temel referansları doğanın yumuşak karnında, havada, polenlerde, suda, seyre ve yaşamaya değecek her şeyde. Yaşamı bu bakımdan yüceltmeli; yaşamı yüceltiyorum. Yazıcılık insansızlığı kutsuyor insanı değil, yazı evrenlerinde yaratılan insan kartpostalları yaşamın tam içine, merkezine inmek için boyanmış renkli kanvaslar değil, tersine “İnsansız bir dünyanın içinde bir yazıcı olarak her şeyi kayda düşmek nasıl olurdu?” sorusunun cevabını bulmak için türetilmiş birer keşif deneyi.
Céline de, Blanchette Fermon’a yazdığı 1922 tarihli mektubu neşenin önemine vurgu yaparak bitiriyor. Tabii burada genç, Nazi saplantılarına henüz bulaşmamış veya bunu yazıya düşürecek kadar bir alt bilinç meselesi hâline getirmemiş bir pseudo-yazıcı ile karşı karşıyayız. Materyal topluyor. Evlilikler yaşıyor, metresleri oluyor belki, arkadaşları oluyor, sanatçı arkadaşlarını ziyarete gidiyor, dispanserlerde, gayet kurumsal ve önemli mevkilerde, büyükelçiliklerde çalışıyor. (Büyükelçilik deyince aklıma dekadantizmin Türkçedeki yegâne imgesi gibi, Yaban romanını yazmış ve Ahmet Haşim’in de Nur Baba Münasebetiyle altbaşlıklı yazısına büyük kafasıyla konu ettiği Yakup Kadri geliyor.) Ki böyle bir kafa bende de var, arkadaşımda da var. Geçen ona iki katlık bir mesafeyi asansörde tırmanırken, asansör kabinindeki aynaya düşen kafalarımızı işaret edip “Çok büyük değil mi bedenimize oranla?” dedim, şakayla karışık beni onaylamıştı. Büyükelçiliğin insanı harici âlemden soyutlayan bir kafkaesk, bürokratik, sıkıcı bir doğası var sanırım… Memur yazarlar çıkıyor, doktorlar, konsoloslar hatırat tutar gibi yazıcılık ediyorlar. İlginç.
Destouches’un sınıf problemi de var şüphesiz. Kendisi, hakkında yazılmış yazılardan anladığım kadarıyla içinde bulunduğu sınıftan tam tatmin olmayan ancak alt sınıftan da olmayan biri; yani aristokratik takıntıları var. Hatta mektuplarında, yanlış sezmediysem barok kelimeler de kullanması bundan, ki Yolculuk’da da var bu eskil, geri kafalı (!), Servet-i Fünun diyebileceğimiz kelimeler. Yine yanlış hatırlamıyorsam, Yolculuk’un bilhassa akademi pasajlarında, varoş dispanserini tepeleyen insan manzaraları içinde iyiden iyiye azıyor sanki bu obsolete kelimeler. O kadar ki, gençliğinde, 1916 tarihli bir mektubunda, ailesine yazdığı bir mektup olmalı bu, işte orada, imzayı L des Touches şeklinde atıyor. Yani soyluluk unvanına sahip bir Fransız olma istenci değil de ne bu. Aklıma hemen Jean Des Esseintes geliyor, Tersine’nin Cizvit geçmişi ve soylu bir aile mirası olan protagonisti.
Ferdinand geleneğe bağlı bir Fransız. Fransız modernizmine fazlasıyla aşina. İzlenimciliğe, natüralizme vurguları var. Zaten otuz iki veya otuz üçte Zola’nın, bu büyük natüralistin Medan’daki evine gidip ona bir tazimde bulunuyor.1 Goncourt jürisine mektuplar yazıyor. Goncourt… Edmond de Goncourt olmalı. Goncourt Akademisi’nin kurucusu. Yanılmıyorsam bu akademi hâlen daha faal. Üyeleri arasında Huysmans var, dahası, Michel Tournier var. Tournier’nin Huysmans’ın Là-bas’da kullandığı miti bir romanında yeniden işlediğini hatırlıyorum. Yanlış olabilir bu bilgi ama doğru da olabilir. Şey… Kötülük miti. Satanik bir mit. Dünyanın en kötü ve karanlık kişiliğinin yüreğini tanımak. Böyle bir işi becerdiğinizde, sanırım, kürenin en merhametli insanına dönüşebilirsiniz.
Yeri gelmişken, politik adap bunu yapmanızı engeller. Formüle edilmiş bir yazın, sinema, edebiyat değildir, sinema değildir. Nişanyan da değinmiş “Avrupa Anlatı Sanatlarının Acıklı Durumu” isimli yazısında. Güzel özetlemiş. Durum bence de budur. Tabii, bunun ardında bir politik adap problemi de kaynıyor. Sözgelişi, ahlaken korkunç bir meseleyi gündelik hayatınızda sövgüde bulunmadan anlatabiliyor musunuz? Gündelik diliniz, sokak diliniz, anlatı diliniz kadar kılçıklarından temizlenmiş mi, sanmıyorum. Argo, küfür, aşağılama, densizlik, kibarlıktan kasıtlı kaçınma, şiddetin devrimci kullanımları, şiddet duygusu başlı başına, nefret, gayri ahlaki çıkışlar ve o içsel sıkışmayı tasvire yanaşan, içimizdeki o bulanmış kirli suyu tarife yanaşan o bakımsız duygu dili. Bunlara da yer vermeden doğru düzgün bir şey üretil(e)mez.
Bunlara da yer vermeden veya yalnızca bunlara yer verilerek üretilen bir yazınsal eser, bir propaganda eseridir olsa olsa. İki büyük savaştan sonra, doğru düzgün bir savaş görmemiş nesillerimiz, içinde biriken öfke kalıtını dışarı serecek, ölüm ve cinsellik dürtülerini tatmine yanaştıracak patojenik bir olguyla karşılaşmıyor günümüzde. Her şey seyirlik, hiçbir şey, hiçbir felaket bunun dışında değil ve bu surette de asla bunun dışında olması mümkün gözükmüyor. Kökten bir devrim olmadıkça, bu sistem böyle sürecek, dahası cebrini katlayarak büyütecek. Teknofaşizm.
Düşmanı avlama dürtülerimiz, veri enflasyonu ve kamu mühendisliğine çıkan internet evreninin agoralarında, aşırı sağ Nazi teoriler ve sinik politik adap çıkışları arasında kısılı kalmış durumda. Birbirimizi büyük bir savaşla avlamıyoruz artık, işte bunlarla avlıyoruz… Nispeten Batılı kültür üretiminin dışında, periferinde olan bir medeniyette, Türkiye’de olmamıza rağmen bizler için de durum aynı. Ağın olduğu küresel imperium’da son durum bu şekilde ve bu ne sıkıcılık!
Destouches, –ailesi tarafından eğitimi için yollandığı– bir Alman okulunda takılırken gençliğinde, birisi (muhtemelen küçük bir çocuk) ona “Du, es Franςais”2 diye sesleniyor. Yani sonra Nazi teorileriyle kafayı bozacak, henüz genç olan Céline de aslında göçmenliğin, yurtsuzluğun, anavatandan uzak olmanın nispi karamsarlığını üzerinde öyle veya böyle taşımış olmanın ne menem bir iş olduğunu inceden sezmiş olmalı ve yabancılık duymuş bulunmalı kendisine.
Eleştirmenler sürekli olarak onun işbirlikçiliğinden, Naziliğinden dem vurup duruyor. Eh, böyle bir adam hakkında bir övgü metni yazacaksanız ilk önce onun bir güzel pestilini çıkarmanız temenni edilir, başka türlüsü ne mümkün. Aynı şey Schopenhauer’ın da başına geliyor, bir yığın ilginç fikrin merkezi olan garip ve duru metinlerini tartışmaya başlamadan önce onun bir tür kadın düşmanı olduğu meselesi bir güzel teşrih masasına yatırılıyor. Bu şey gibi.
Binanızda, apartmanın geri kalanıyla, hiçbir Allah’ın kuluyla uyum sağlayamayan, geceleri sinir nöbetleri geçirip camı çerçeveyi indiren, komşularına ve komşu apartmanların pencerelerine salyalı ve öfkeli ağzından boyuna –artık nereye denk getirirse– küfürler savuran borç bataklığında bir alkoliğin, özünde entelektüel ve iyi bir insan olduğunu, fazla kaçırınca bu noktaya geldiğini savunmanın ahlaki ağırlığını üzerinizde hissetmeniz gibi. Akademi dışı, yabani bir mizacı benimsemiş entelektüeller hakkında yazmanın zorluğu bu işte. Sürekli bir iğdiş edilme korkusu, sürekli bir kastrasyon. Oysaki yaşamın kopuk zinciri ve sokağın, bulvarın çöküntüsü, yaşamın külrengi merkezi (İsterse çiçeklenmiş olsun burası, yanında yöresinde muhakkak bir ısırgan, bir diken barındırır, hiç değilse bir sivrisinek yahut şu göze dalan yapışkan uçan böcekler yok mu, onlardan; doğanın pastoral dikkati, doğanın kentin içinde erimiş pastoral post-dikkati, yapış yapış bir bahar neşesini müjdeliyor) maalesef, bizlerin yazıya düşürdüğü ecza kokularıyla yumuşatılmış, seyreltilmiş hafif tazim ve yergi metinlerimizi belirleyen politik adabın çok ötesinde. Dışarıda kaos vardır, kaos vardır, kaos vardır. En düzenli memleketlerde dahi böyledir.
Céline bir Breton. Arkadaşım uyarıyor: Onlar kendilerini pek Fransız gibi görmez. Muhtemelen doğrudur onun bu yaklaşımı. Acaba doğru bir bilgi mi ki dediği?.. Savaş şartları altında yurdundan yana olmak varken, Alman işbirlikçisi olmayı tercih ediyor. Savaş sonrası, Alman işbirlikçisi Vichy hükümeti devrildiğinde mecburen Danimarka’ya kaçıyor. Orada bir şatoya. Adı neydi?.. Heh, Sigmaringen, Sigmaringen. Ülkesine yeniden dönme hakkı kazanmasının sağlanması için bir şeyler yapılabileceği kendisine söylendiğinde bunu da antisemit bir dille reddediyor yine, bir Yahudi gibi orada kalacağını, Fransa’ya dönmeyeceğini söylüyor. Sigmaringen Şatosu. Kendisine soylu imzalar nakleden bir adam için güzel bir gotik dekorasyon sağlamış olmalı, buranın bir süre daha nimetlerinden faydalanacak olmanın cazibesi, kaçkınlığın görünmezlik pelerininin altındayken bile onu sarhoş etmiş olmalı.
Aklıma Duino Şatosu geliyor. O da böyle Sigmaringen gibi uçurumlar ağzında. Rilke’nin şiirlerini hiç okumadım diyebilirim. Ancak çeviriden, Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okumuştum, Necatigil çevirisinden. Orada karakter sobalardan –ya da belki soba değil de havagazından ya da ne demeli, soba değil de şömineden– ismini cismini bilmediğim sayısız renkli objeden, elbise dolaplarından, insanın yazıyı nasıl içinde taşıması gerektiğinden, yalnızlığın semerelerinden ve elbette patates kızartması kokusundan bahsediyordu. Patates kızartması kokusunun pencereden, havalandırmadan sızan, burunları ve ciğerin en derinlerini ısıran o yağlı öpücüğü. Rilke nere Céline nere. Oysa ortak nokta Paris. Rilke bu notlarında Paris’in benim hatırladığım, bir tür duygusal ve anısal krokisini çıkarır. Ortak nokta şehir. Şehirler. Başka şehirler. Uzak şehirler. Düşsel, gerçekte hiç olmayan şehirler ve onların farklı ruhani karakterdeki birçok yazıcısı. Louis Destouches, Sigmaringen’de bir tür Des Esseintes miydi, sanmıyorum.
Şükrü Erbaş’ı dinliyorum. Strasbourg’da cana yakın bir söyleşi yapıyor.3 Söyledikleri çok kıymetli. Ancak bana bir Avrupa şehrinin, benim yaşadığım yere kıyasla en fazla ne kadar gürültüden arı ve en çok ne kadar gürültücü olabileceği konusu da epey ilginç geliyor. Kentler, kıyılarında, onların su kenarlarında değilseniz eğer o taşkın nüfusu ile muhakkak sizi boğan ahenksiz bir gürültü çıkarır. (Suyun yakınlarına vardığınızda sanki tinsel dikkatle, etraftan taşan gürültüyü, hoş bir sağırlık derecesinde, kendi rahminde boğar su, iyileştirir. Suyun iyiliğine çok defa tanık oldum, beni defalarca ipten aldı. Suyu seviyorum.) Acaba oralardaki ahenksizlik buraya nispetle ne kadar? Sanmıyorum ki oradaki kentler bir tür su sağırlığının içine gömülü olsun, bu mümkün değil. Hiçbir toplumun bu kadar aydınlanabileceğine ihtimal vermiyorum. Keşke olsa, bunu ne çok isterim. Belki de ümitsizlik, bu umudun gerçekleşmesine engel olan en pestenkerani şeydir. Belki de ümit etmek, mücadele etmek gereğine, bunu dert eden herkes inansaydı, gürültüden kurtulurduk, bir daha onunla hiç tebelleş olmamacasına üstelik.
Sokağa çıktığımda kulağımı yakan bir gürültünün agorasına düşmekten de keyif alıyorum öte yandan. Onu kaybedersem kendimi yalnız hissedeceğim muhtemelen. Neşeme engel olan bir duvarın, değirmenin varlığını seviyorum. Eğer o hiç olmasaydı, bendeki bu hararetli dikkat nasıl mümkün olacaktı!
Ve elbette Yolculuk söz konusu olduğunda Yiğit Bener’in çevirisi. Tek kelime Fransızca bilmiyorum. Kırık dökük, yabancı bir lisanın temel his ve anlamını başka bir dilin, anadilimin haritası üzerinden kavramaya yarayacak düzeyde dahi olmayan kaydırık İngilizcem kadar bile. O yüzden çevirinin neliği, nasıllığı konusunda nasıl bir hüküm vereyim. Bener, bir yazıcı olarak ele alınacak olunursa, iyi bir roman kaleme almış denebilir bu hususta. Ancak onun romancılığının telifi her daim Céline’in o ipsiz sapsız, huysuz ve saldırgan olduğu kadar kelebek incitmekten veya kelebek tarafından incitilmekten çekinen korkak duygu doğasında. Céline hakkında en güzel lafı avukatı Thorvald Mikkelsen etmiş, şöyle demiş: “Sadece kendini düşünen ve kendi derisi söz konusu olduğunda kurbanı oynayan bir korkak…”4
Günlerdir içimde bu metinle, şimdi okuduğunuzdan bahsediyorum, evet; bununla yaşadım günlerce. Metnimin hayali çizgileri, heceleri ilk önce kafatasımın renksiz, soluksuz ağılında kırpıştılar ve sonra işte, tek celsede ve birkaç çizikle, dokunuşla böyle bir bütüne vardılar. Bunu seviyorum. Bunu yapamadığımda mutsuz kalıyorum.
Bir devrin sonunda gibiyim. Ecza kokularının uzattığı devlet hastanesi koridorları geliyor aklıma. Yatalak konumdan, biraz daha ayağa doğrulabilir bir konuma geçmek geliyor aklıma. Her bahar böyle olur neredeyse. Çoğu bahar. Ya da mevsim değişimlerinde. Mevsim değişimi derken. Solgunluktan diriliğe, ışığın dirilmesine doğru olan yoksa, ışımadan kül bırakmaya, nefesin bayatlamasına, günün erken kararmasına doğru olan geçişleri kastetmiyorum.
Hastalığın iyileşmesi meselesi. Evet. Bu süreç de hastalığa dahil. Mesela bir bulgu. Göbek granülomu. Granül, bir tür dokulaşmayı, yaranın bir kabukla doku kazanmasını ve iyileşme sürecine girmesini ifade ediyor sanırım. Yeni doğanların bazılarında göbek kordonu kesildikten sonra, göbek deliğine denk gelen kısımda bir tür aşırı iyileşme ve beraberinde iltihaplanma oluyor. Aşırı iyileşme. Aşırı iyileşmenin hastalığa dahil olduğu bir bulgu. Bir sürü ders notu okuyup bu tarz bulgular bulmak istiyorum. Bir devrin sonu değildir belki bu yüzden.
Bir hekim olmak nasıl bir fikir? Céline de hekimliğinin yetkinliklerini romanına, Yolculuk’a aktarıyor. Karamazovlar’dan sonra aklımı alan, sanat anlayışıma müdahale eden ilk roman bu oldu. Karamazovlar’ı okuduğum o göz bozmalı, miyopi-sancılı süreç bana çok şey armağan etti. Bu armağanların en dikkat çekeni nevrozlar oldu. Şimdi de bu adama karşı bir erotomani duymaya başlıyorum; hakkında yazılmış her notu, cümle sonuna kadar takip etmek istiyorum. Mektuplarındaki dili, sanki benim kalemimi müjdeliyor, öyle bir ruh sarsıntısı içindeyim. Sanki onun tümceleri bir koca yüzyılı aşıp, alakasız bir şehrin alakasız bir mahallesinde, benim klavye tuşlarını titreten tırnaklarımın üstündeki dikkati önceden tahmin ediyor.
Bir hekim olarak Céline. Dostoyevskicilik bu şüphesiz. Ondaki eğilim yani. Proust lirizmi ve Dostoyevski tipi teşhis ve tahlil yeteneği.
Mevcut yapı çürümüşse, mecburen alternatifler düşünülür. Bu alternatifler ilk başta eğreti gözükebilir. Ancak ileride, büyük bir anlatıya kök teşkil edebilir. Bu mümkündür. Bazılarıysa alternatif olma alçak gönüllüğü duyduğunu ifade etmesine karşılık bir komprador gibi davranır, asıl niyeti budur. Dünyanın en küçük ordusunun sınırları burada başlıyor.
Büyük anlatılar hâlâ vardır. Hâlâ vardır. Onların varlığını keşfetmek için onların varlığına inanmak gerekiyor. Büyüklük, hayatın kendi merkezine ve kaosuna çektiği her şeyi raporlayabilme düşkünlüğünde. Yazıcı hiçbir şeyi es geçmemeli. Ve adap takıntılı olmamalı. Adap, varı yoğu süpürür. Ey yazıcılar, lütfen umudunuzu koruyun.
Öksürük, hastalık. Balgam attıkça geçiyor gibi. Aklıma yine, Serge Parapine’in bakteri kültürleri geliyor. Kültür. Bir kavanozun, poşetin içinde yaşatılan mikrobiyolojik canlı kültürü. Aktarılmış, taşınmış. Raporlanmak, bir fikre ulaşmak, didiklenmek, defalarca gözlem edilip defalarca yanılgıya sürüklenmek için orada. Bir bakıma çok mekanik ve suni. Bir bakıma dâhiyane. Onun dâhiyane oluşu, dikkatimi çekiyor. Bir bakteri kültürü, bir balgam kültürü olarak roman.
{fold içindeki imge: Gram boyama tekniği kullanılarak renklendirilmiş bir balgam örneği, Ajay Kumar Chaurasiya, kaynak: Openverse}1. Fransızcası olanlar için övgü metninin aslı.
2. “Sen, Fransız mısın?”
3. Bu sakin ve sabırlı söyleşiyi izlemek isteyenler, buyrunuz.