Bir Dizi Olay #6
Bir Dizi Olay #5
14.
Ağzımı yüzümü dağıttı. Aşkımın suratıma, gözlerime çaldığı, belli bile olmayan birazcık makyajın keskin kimyasal tadı da dudaklarımı doldurmuştu; makyajım akmıştı… Sıcacık bir gece geçirecektik onunla. Pendik’e kadar sürmüştüm aracı tek başıma, evi oralardaydı, sinemada birbirimize sokulmak için ne güzel de fırsat bulmuştuk oysa. Ne kadar özlemişim şunları, şunca basit şeyleri yapmayı. En çok ağırıma giden şu kılıkla dayak yemek oldu bir de, ki evden çıkar çıkmaz aklımda hemen araca binme fikri olmayışının bedelini ödemiştim aslında. Havanın belirsizliğinin bazen bir karara varmadığı olur, ne güneş açar ne yağmur yağar. Nasip ki çatır çutur yağmur bastırmasın mı dolanırken! Islandım, sırılsıklam oldum, bunun hezimeti, bir yandan kafamın inanılmaz doluluğu derken sevgilimin koynunu istedim yalnızca. Fakat nereden bilebilirdim üçüncü kişinin arka odalardan birinde gayet planlı bir biçimde benim oraya gelişimi beklediğini. Bizi ta şehir dışına kadar takip etmiş ruh hastası. Hâlen daha ona, aşkıma konduramıyorum bunu, adamın bir deliliğidir; bu zorbalığı kadın ona değil, adam kadına dayatmıştır da böyle böyle işin sonundaki ağır mağduriyetin yükünü, işte ben çekmişimdir. “Sırılsıklam olmuşun, dur benimkilerden bi parça veriyim bari sana.” Güzel teklifti. İçimdeki tatmin olmamış her zıkkımı uyandırdı dediği. Verdiklerini kabul ettim. Ve zaten sinemaya bile öyle, o kılıkta gittim. Gece seansınaydı zaten bilet, gişeden almıştık hemen, çok kişi yoktu salonda, yani umrumda olmadı pek. Sevgilim benim için farklı ihtimallere, yaşantımın boğuntusuna çare olmaya açılan bir kapıydı ayrıca, ondan mı çekinecektim! Bu yüzden ne onun gözünde ne de benim… Tuhaf değildi olan. Hep böyle hedeflemiştik. Kaburgalarım nasıl ağrıyor, ah. Yalnızca üzerine parmaklarımı sıkıca bastırdığımda bu Allah’ın belası ağrı biraz dinecek gibi oluyor. Ben hiç değilse tatlı iniltiler ve kibar dudak şapırtıları duyarım demiştim, avuntum buydu onca kalabalık arasında. Nereden bilebilirdim gecenin sonunda yalnızca sert rugan ayakkabıların dişlerimi döven o simsiyah uçlarının ve kravatsız, yağlı beyaz yakalarından kurtulmuş, darağacına çıkmış gibi kasılan iğrenç bir boynun hafızamda kalan son detaylar olacağını. Görüntüsü suya, kirli çamura düşen suratı artık anlaşılamayacak kadar bulanık mıydı yoksa nerde görsem hatırlayacağım bu tiksinç başı aklımdan çıkarmak için nasıl da senelerimi verdiğimi mi anımsadım o an, bu yüzden piçin sıfatının neye benzediğini hiç bilmiyorum. Ama muhtemelen tanışıyorduk onunla, tanışıyorduk, hem de nasıl bir tanışma.
15.
Et dis-le moi, dis-le moi, dis-le moi
Dis-le moi que tu m’aimes…1
Fotoğrafçılar garip insanlar. Gözetleme kulesinden bakmak ve baktıklarını sergiye çıkarmak onların sanat yöntemi ve biliyorlar bunu çok iyi. Bir bakıma sakatlar kafadan, burası kesin. Çünkü her işiniz için insanlardan izin isteyemezsiniz, bununla uğraşamazsınız. E hâliyle, insan mahremiyetine konu olan bir fotoğrafı teşhir ederken de inceden bir pişmanlık, suçluluk hissini paylaşmanız olası. Kameranın odağını dışarda bir yere, cansız bir nesne olsun bu, oraya tutarken bile suçluluk duyarsınız. Biliyorsunuz bu hissi di mi? Yeni çağın, yeni medyanın çıplaklığı bile bu suçluluk ve utanma duygusunu bizden alamadı, hiçbir şeylerini gizleme gereği duymuyor artık insanlar. Tamamen umuma açık hâle geldiler fakat hâlâ utanacakları birtakım mahrem meseleleri, organları filan olduğunu düşünüyorlar. Her hareketleri kayıt altında oysa. Bu kayıtlar bir havuzda toplanıyor. Bu kayıtlar rıza dahilinde olmuyor ve kim bilir ne tür kimliklerle listeleniyor. Yani bu şu demek: Her günahınız biliniyor. Artık onları yalnızca Tanrı’ya veya şeytana açmıyorsunuz; bunların bilgisine sahip, sizin üzerinizde sınıfsal hakimiyeti olan insanlar, insan grupları var. Buna rağmen nasıl utanç duyabiliyorsunuz veya kaybedeceğiniz çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorsunuz? Kaybetmiş durumdasınız zaten. Özgürlüğünüzü kaybettiniz.
Şimdi yanı başımda uzanıyor. Cansız nesne fotoğrafçılığına malzeme, özenle tasarlanmış bir iş gibi. Saçlarının engeli arasından yarım ay gibi çıkmış kavisli burnu nasıl da mora dönmüştü, yüzünü biraz daha çevirip teninin rengine tümden bakmaya cüret edemedim ilkin. Tek gözünün yarısı gözüküyor, canım, makyajı ağzına doğru akmış. Ve ne ilginç, dikkatimi şimdi çekti bu. O… Saçları sarhoşluktan içi geçmiş de birazdan biraz dürtülmesi hâlinde uyanacakmış gibi bir şarap sızıntısında boğulmuşçasına uzanışı, filmden çıktıktan sonra yol boyu takındığı tekinsiz tavrı, öf, tüm bunlar, tüm hepsi neden ona benziyor?
Küt saçlarının ensesi kusursuz bir şekilde kesilmiş; acaba en son ne zaman kuaföre gitti, kuafördeki koltuğa nasıl yerleşti, ne sıklıkla kuaföre gider, orayla samimi bir sohbeti var mıdır, bunları düşünüyordu. Bu tür bir samimiyetin olmamasının kendisi için daha hayırlı olduğunu düşündü. Olası bir sevgilinin varlığını düşündü. Olası sevgili kendisinden başka biri olmamalıydı ama her aşk üç kişiliktir, var mıydı acaba bir başkası? Ekran kilidini açacak, Instagram hesabına girecek kadar samimi olmuştu onunla. Telefon arka cebinde duruyordu, baksa bakardı ama umursamadı bunu. Nereden baksa, uzun denebilecek bir süre özgür kalacağından emindi çünkü, yani işler yolunda giderse eğer. Hesapta onunla buluşmak yoktu üstelik hiç. Yürümek istemişti sadece, aklında yürümek ve yalnızca yürümek vardı tükenmecesine… Fakat nasıl olduysa kendini araçta, onunla bulmuştu. Fazla fevriydi ve buna engel olabileceğe benzer bir hâli yoktu.
D100 kara yolunun kendilerini çıkardığı, yaklaşık bir buçuk saat yol yaptıktan sonra varılan boş bir arazidelerdi. Arazi bir tepeye kurulmuş, mezarlığa çıkan patikanın takibi sonrası karşılarına çıkmıştı. Körfez’e kadar gelmiştik herhalde, bilmiyorum tam… Dibinde düşünceli düşünceli beklediği, hiçbir meyve vermemiş bu bodur ve yapraksız ağaca gelene kadar bile boş tarlada yaklaşık bir saat birlikte yürümüşlerdi herhalde di mi? Sandığından kolay olmuştu. İlk önce halletmeyi düşünmüştü işini, fakat olası bir geçişi düşündü; bakanlar, vekiller, diplomatlar, devlet adamları… Tüm bunların ne zaman geçeceği belli olmuyordu, geçtiklerinde de vızır vızır bir konvoyla, bir orduyla, kendilerine hem hareketli hem de sağa sola konuşlanmış ekip otolarının eskortluk yaptığı bir koruma çemberini beraberlerinde sürükleyerek geliyorlardı. Riskti bu, memurların işini savsaklaması ihtimaline bırakılacak kertede ciddiyetsiz bir mesele değildi içinde olduğu. Bir süre daha özgürlüğün tadını çıkarması, hemen enseyi ele vermemesi gerekiyordu. Emin olana kadar bekledi. Üşüyordu.
Etraf o kadar ışıksızdı ki çevre evlerden sızan kesif ışık bulundukları yerde idare etmelerine yarayacak kadar bile değildi. Sevgilisinin telefonunun hâlâ açık feneri, kadına ait son diri imgeden ziyade samanlıktaki iğneyi ele veren yegâne araç gibi parıl parıl parlıyordu. Karanlık o kadar şiddetliydi ki diplerindeki ağacın yere yamanmış simsiyah gölgesi, toprağın içine birikmiş kaskatı bir madeni andırıyordu. Çevreyolunun uzaklarında belli belirsiz gözüken koca kentin mimari hortlağı. Kara güneşin yani ayın bu tatlı mart gecesine serptiği göreli bir aydınlıkta, ağaç dibine dökülmüş soyulmuş kabuklar ve dal kırıklarının kıyısına birikmiş koyulaşmış kan. Oraya baktı. Kadıncağızın sol yanından, kaburgalarına yakın, nasıl da köpüre köpüre akmaya devam ediyordu. Metanetini korumak istedi ama içi bulandı. Üstelik, sanki ilk defa mı görüyordu. Onu diri hâliyle düşündü, hatta korktu, bir an dirileceğinden ve bu yaptığı için kendisine memurlardan önce hesap soracağından ürktü, ne yanıt verirdi ki böyle bir şey olsa? Sanırım şöyle: Kendime engel olamadım, yine aynı şeyi yaptım, affet beni, kesinlikle genetik bu. N’olur beni öldürme, seni çok seviyorum!
16.
3. parça: Triangle. Az öncekinin yorucu sertliği, DJ Kozevari synth bir melodiyle hemen girişte hafifletiliyor. Solomun’ın Kreatur Der Nacht2 devriminin çocuğu olduğunu ispatlayan bir anlayışı açık açık işaretleyen bir giriş. Tamamen synthesizer’ın içine sokulmuş, uzayan, şekerli, yorgun sesler. Aritmik, çarpıntılı bir ilerleyiş. Bir noktada tıpkı Both Alone’da olduğu gibi piyanoyla sağlanan saf bir zirve.
Bu sefer işimiz daha da zor. Kısa bir piyano. Yoğun bir melodik markajla bastırılıyor. Ses koyu duygulara yöneliyor aceleyle. Bpm3 artıyor. Erotik heyecan duyan bir kalbin atışı gibi. Burada, ki eserin son çeyreği artık, baştan çıkaran kadın vokaller devreye giriyor. Almanca yine. İlerliyor ilerliyor ilerliyor. Çığlığa, imdada yaklaşıyor. Eserdeki boğuntu melodik bir şey olmaktan çıkıyor. Fakat kaosa da varmıyor. Birden, beklemeden, üstelik bu kadar uzatılmışken (on dakikalık bir parça) derin bir dişil iç çekişle aniden kapanıyor müzik.
Sağ elimi kibarca enseme götürüyorum, avucumla hafif hafif oralarda dolanıyor, donuyorum. Neydi şimdi bu? Çok güzel! Önceki dinlemelerimde bu güzelliğe tam ikna olamamıştım. Şimdi? Perişan hâldeyim, n’apacam.
Sadece birini dinleyeceğiz derken hepsini tekrar dinledik iyi mi! Albüm kitapçığında ne anlatıldığını daha iyi anlayabilmek adına tekrar seyretmeye koyuluyorum. Rana birden fazla kapağı, iç görseli olan bu albümün birçok tasarımını yollamış bana ayrıca. Ki hepsini de ayrı ayrı ambalajlara sarmış canım benim. Mavi versiyon, gri versiyon, siyah versiyon, kırmızı versiyon ve benim en sevdiğim beyaz versiyon. Beyaz versiyon bir fanzin estetiğine sahip. Elle çoğaltıldığı hissi veriyor. Sadece çoğaltıldığı değil, dağıtıldığı. Çeşitli fotoğraflar var ön ve arka kapakta. Cinsiyetsiz gibi duran ama kadın olduğu belli olan bir vücut. Kim acaba bu kişi diyorum. Tasarımcı öyle bir çalışmış ki, amatörlük izlenimi vermek istemesine karşılık işinde o kadar başarılı olmuş ki, yüzü ve bedeni orada olan birinin ne cinsiyetini ne de ne yaptığını anlayabiliyorsunuz. Ama sadist temalar içerdiği açık canım. Aşağı yukarı sözsüz denebilecek bir çalışma olmasından kaynaklansa gerek, arka veya ön kapakta herhangi explicit4 bir etiket bulunmuyor. Sade bununla kalınsa iyi. Sade bu olsa iyi, kasıtlı olarak albüm adına ön kapakta yer verilmemiş. Arka kapakta parçaların süreleri yok, sadece numaralandırılmış. Bandrol dağınık. Dur dur, bir şey yazıyor burada: Reflections a. Ne demek ki bu… Arka kapakta bulunan kısa jenerikte, ilk satırda sanatçının ismine ulaşıyoruz neyse ki ancak ona da yalnızca yapımcı olarak yer verilmiş: Esc. Bu kadar.
Nerden baksan yeraltı bir albüm. Dükkân batırır cinsten. O kadar cins. Bu albümle para kazanamazsınız. Ancak son parçanın neden on iki saatte bir milyon dinlendiğini de anlıyorum, anlamıyor değilim. Şimdi EP’nin neden sevgililer gününden bir dakika filan önce yayınlanmaya çalışıldığını sanırım daha iyi anlıyorum. “Fazla cesur davrandık” diyor Rana. Bu başa buyruk hava, kapak ve booklet tasarımında bile dikkati çekiyor. Sanki bir suça ortak olmamız isteniyor albümü dinleyerek. Anlıyorum şarkıların üç kişilik, saplantılı bir aşkı anlattığını. Fotoğrafların kime ait olduğunu ona, sahibine hissettirmesem de artık anladığım gibi.
Triangle’ın radikal solculuktan değil radikal sağcılıktan yasaklanan bir eser olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Yalnız şaşırdığım şu: NINL gibi bir yerden bu nasıl çıkabildi? Yani 2023 tarihli Triangle, BMG altındaki bir şirket olan NINL’den çıkıyor. O zamanlar NINL sadece underground bir tabela; şimdiki gibi değil, BMG ismine odaklanmalı ve odaklandıkça da albümün kısa süren radikal başarısına hayret duymadan edemiyorum. Neye bağlamalı bunu? Bir zar atılmıştır di mi, ya tutarsa diye, bir bakıma tutmuş bir bakıma tutmamış, insanda büyük bir suça ortak oluyormuş, tam tersini gönülden isteseniz de bir şeyleri yanlış yapıyormuş gibi hissetmenin kirli ağırlığı uyanıyor parçaları döne döne dinledikçe ama kurtulamıyorsunuz da onlardan, çünkü ritüelistik bir şekilde sizin zaaflarınızı kullanmak için icat edilmişler. Sesler. Oradakiler. Tıpkı hayatım gibi.
17.
Kıyafetlerimi giydim. Üstüme detaysız, yemyeşil saten bir büstiyer. Altıma bilek boyunda, düz mavi bir mom jean. Paçalarını bir iki parmak yukarı doğru kıvırırken içimde müthiş bir heyecan ve acele hissi duydum. Boy aynasında kendimi seyrettim. Parmak uçlarımda yükseldim. Hoşuma gitmişti hâlim; kaburgalarımdan aşağısını, belimi, bende olmayan bir şeyi bulabilmek inadıyla sanki, usulca yokladım. Bu şekli bir yerden hatırlıyordum, o sembolü oraya kendi ellerimle dikmişim gibi tanıdık bir hisle kurcaladım pantolonun arka cebini. ∴ Telefonu aldım oradaki, ihtiyaç yoktu buna, iletişiminden ve dış dünyadan tamamen arınmak, izole olabilmek için son ve kesin bir şans. Telefondan vazgeçebilmek. Onu masanın bir kenarına fırlattım. Bir de ne göreyim! Hâlâ orada olmaları canımı sıktı, geçen geceden kalanlar… Kurumuş bile sayılmazlar.
Sonunda kendim olabilecektim. Gerçek bir ritüel. Kim cesaret edebilir böyle bir toplumda? İşte yalnızlığın gücü. Kim cesaret edebilirdi buna? Kim? Böyle bir ülkede? En marjinali bile kalabalık olmanın, ezilmenin verdiği mağduriyet hissinin, kullanışlı aptal olmanın kıskacında çürüyor. Veya çekip gidiyor, bir başkası oluyor. Kim takar başkalarını? Ne dediklerini, neyi hesap ettiklerini? Yeter be! Bir kalabalığa girmek de ne demek. Kendim olacağım. Birazdan dışarı çıkacağım.
Kırmızı Chery’nin geniş bagajına, poşet bakmaya gitti. Poşetleri ihtiyaç hâli için buraya istiflerdi. İçi boşaltılmış, ince kargo kutularının endüstriyel ambalaj kokuları arasına sıvışmış bir tanesini içlerinden, üzerine gereksiz bir iş yüklendiği duygusuyla gönülsüz gönülsüz ama öfke duymayarak, son derece sakin, aradan çıkardı. Kızın hassas bir midesi vardı, uzun bir yoldu, önlemini almak istemişti, zaten kadın kendisi ona ricada bulunmuştu bu yönde. Kazma ve küreğe gözü takıldı. Ezilmekten uçları lastikleşmiş, kıllanmış şeyler. Sanki modern zamana değil de ortaçağa aitler. Öyle eğreti. Uzun yol… Gözleri araçları, yol ışıklarını takip etmekten yandı. Yanındaki kadıncağızın gözlerinin içine, bakışlarındaki aşırı korumacı buğuya bakılacak olursa sanırsınız on yıllardan beri tanışıyorlardı, kadın öyle etkilenmişti adamdan. Yüksek ihtimalle onun zenginliğinden, parasından ve mevkiinden. Sevgilisi konuştu. “İyi görünmüyorsun sanki?” “Bir şeyim yok” dedi, ısrara yanaşmadı ses tonu. Bir elinin parmaklarını göğsünde, kaburgalarına doğru gezdirdi. “Birazcık ağrıyor, hepsi o.” Ağrısının sebebi sorulduğunda, pankreasından küçük bir operasyon geçirdiğinden, bundan kaynaklı olduğundan bahsetti. Ayakları… Ayakları sızlıyordu eve döndüğünde. Çıplak ayakları… Tırnaklarında birkaç kat boyanın sönmüş izleri vardı. Kimse onu rahatsız edemezdi. Birkaç saat önceden işlerini tastamam halletmiş, şehir dışından buraya olan saatlik yolculuğunu tamamlamıştı. Eve girdi çıktı yaptığından, eşi hariç kimsenin ruhunun duymaması onda müthiş bir tatmin ve başarı hissi uyandırdı, zekâ böyle bir şeydi işte. Geceki boğuşmayı kendine unutturmaya çalışıyordu elbette, orada onuruna dokunan ciddi bir müdahale olmasına karşılık, hedeflediği şeyi suya düşüren, kusur izi taşıyan hiçbir yanlışı yoktu; hatta işlerin o raddeye varması onu dışarıya daha da masum göstermişti işte: O kılıkta, sevgilisinin yanında bırak kadını/aşkını kendi varlığını bile savunamayan zavallı bir adam… Müthiş bir imaj, daha ne olsundu. Eşiyle aralarında yıldan yıla genişleyen zevk farkı ve olana karşı ilgisizlik, birbirlerinin sırlarına hâkim olmalarına da engel oluyordu zaten. Karısının bile neredeyse ruhu duymamıştı kocasının evi terk edişini; adam merhamet etmişti de ona bir telefon açmayı çok görmemişti neyse ki, eksik olmasın. Onu, kadınını seviyordu, çok seviyordu ancak bu kadar, hepsi bu kadar. Çok seviyordu. O kadar…
1. Fr. “Ve söyle, söyle bana, söyle; söyle beni sevdiğini”. Zaho de Sagazan’un, Dis-moi que tu m’aimes [Beni Sevdiğini Söyle] isimli şarkısından.
2. Alm. Kreatur Der Nacht. Gece yaratığı.
3. İng. Beat per minute. Dakika başına düşen vuruş adedi.
4. Şarkı sözlerinde müstehcen, açık seçik bir içeriğe sahip olduğu düşünülen müzik eserlerine koyulan, tam hâli parental advisory explicit lyrics olan ibare kastediliyor.
