Rana, Tabula Rasa, 2025
Yeraltından Sesler: Triangle
Yasaklı Bir Albüm ve
Bir Dizi Olay #2

3.

Terasa bile çıkamıyorum. Üç kuşağı besleyebilecek kadar param var. Biliyorlar bunu. Bu kadar zengin olmasaymışım keşke; kamuoyunda kafadan kriptik bir kişiye dönüşüyorsunuz. Büyük paraların alın teriyle, el kiriyle kazanılabileceğine kim ihtimal verir ki, vermiyorlar. Her şeyi kayıt altına alan rejim de bunu bilmiyor mu, bilmez olurlar mı, ancak suç isnat ediyorlar bana. Bunu o kadar iyi yapıyorlar ki kendimi bir tür Mavi Sakal zannettiğim bile oluyor, “Ulan ne aşağılık adamsın!” diyorum kendime, aynanın tozlarına dalıyor gözlerim bir öğle güneşinde, “Ulan, ulan ne lüzumsuz ne aşağılıksın!” diyorum. İstedikleri gibi işliyor plan. İçten içe bu kadar ezilmeme karşın, arada bir dış basından birileri yine memur refakatinde evimi ziyaret ediyor. İlk lafları, bana ulaşabilmelerinin çok zor olduğu, bir yığın bürokratik engele takıldıkları ama pes etmedikleri yönünde. Kullanışlı bir aptal gibi davranmamı istiyor bu türden kimseler, büyükelçiler, gazeteciler, işadamları. Sürgünümü anavatanımda gerçekleştirmemem, halk nezdindeki vatan hainliğimin tescil belgesini almam için inanılmaz bir efor sarf ediyorlar, sağ olsunlar ama salak değilim çok şükür. Onları terasa bile davet edemiyorum, kim oldukları önemsiz, bazen bir türlü giderilmeyen özlemlerin itkisel baskınlığı altında kalarak ağızlarından ne çıkardıklarını, niyetlerini kale almadan, sadece beni önemsediklerini, benimle tanış olmak istediklerini ve bu yüzden benimle söyleştiklerini düşünüp içten içe kendilerine minnet duyuyorum. Onlara ikramlarda bulunmak istiyorum ancak bu bile mümkün değil, teras kapalı. Tam bir tecrit.

Tam 797 yıldan hapsim isteniyor. Şimdi, sağ elimin avuç içi, yazın ışığında mayışmış bir poşet gibi eğreti, çeneme bitişik. Düşünüyorum. Dalıyorum. Gözbebeksiz bir bakış atıyorum. Yıllarca bu yazı odasında başka bir tabloya yer vermek istemeyişimin iki sebebi olmalı diyorum. Bir… Asıl bir nüsha gibi değil, ressamın yani David’in1 üslubundaki tamamlanmamışlık bu şekilde kimlik kazanmıyor da bir öğrencisi tarafından taklit edilip sonra renklendirilmiş gibi daha çok. Eserin aslı Le Peletier’nin2 kızı Suzanne tarafından tahrip edilmiş, öyle öngörülüyor. Tablonun aslı değil kopyası daha iyi biliniyor, başka bir ressamın gravürünü içeriyor bu kopya, bu kopyanın ortaya çıkışı ise zamanında David’in stüdyosunda çalışmış başka bir ressamın tanıklığından doğuyor (yani Devosge’un, Anatole Devosge’un tanıklığından). Tüm bu belirsizlik silsilesi bana çok ilginç geliyor işte, yapıtın aslından uzaklaşmayı değil, başka bir biçimde ona yaklaşmayı mümkün kılıyor.

İki… İçimde kaç zamandır takribini bulmasını arzu ettiğim kutsal bir kefareti olabilecek en ağıtlı duygulara bağlamayı beceren, bir his harmanına sahip tablodaki sahneleme: Romantizm. Gözbebeklerim küçülüyor baktıkça esere, fısıltıya yaklaşan çekilmeler ve tozlu flaş sesleriyle daha da küçülüyorlar. Boya pigmentleri tablodaki. Özellikle inkılap şehidinin çarşaflar altında gizlenen naaşının sol altında; belinde, kaburgalarına yakın kırmızı ölüm lekesi. Harika ve ne güzel bir çirkin. Kapkaranlık. Kahve karası daha çok, tam karanlık değil. Veya bakır karası. Kanvasın yukarılarında “Je suis venge / Le Tyran n'est plus”3 yazıyor. Dalıyorum, düşünüyorum; baktığım renklerin karasında kendi gözlerimi seyretmeme yarayacak kadar hem de. Başım dönüyor, başım dönmesin mi…

4.

Rana, albümün yapımıyla ilgilenen, benim okuldan tanıdığım hukukçu bir arkadaşım, buradaki bol külfetli dava süreçlerime de katkısını esirgememiştir kendisi, sağ olsun; hiç değilse akıl vermek düzeyinde. Oralarda yaşamasına imkân doğdu, oralara gitti Rana; Kreuzberg’i çok sevdi, oradaki karma kültürden çok etkilendiğini, ilk yıllarında neredeyse aşk denebilecek bu şeyi sahiplenmek isteğinin bir neticesi olarak Berlin’e yerleştiğini söylüyor laf göçe gelince. Buraları beğenmediğinden ya da şikâyetçi olduğundan değil yani. Mecburiyetmiş gibi bahsediyor göçmenliğinden, oysaki ben onun hareketlerinde kendiminkinin aksine büyük tercihlerin varlığını okuyorum. İstemese orada olacağı yok ya, ben neden hâlen daha buradayım yoksa, ne işim var burada. “İşim gereği” diyor her seferinde. “Yav buralar özlenir mi, hâlimi görmüyor musun?” dediğimde de “Sen de fazla işbirlikçilik oynadın” diyor. Bu lafını şakayla soslandırıyor güya ama yapmasa keşke bunu her seferinde; biliyorum, niyeti benim biraz da olsa uslanmamı istemek ama yanlış bir hayat doğru yaşanmıyor, baba mirası duygular hatta, daha doğrusu dede mirası, aile mirası da demeli öyle ya. Ve politik arzular bunlar. Kendi zamanında kendi döneminin rejimine (yani 23. hükümet) az çektirmemiş, bir tür politik haşhaşi olarak aşağılanmış, oysaki en temel ahlaki payandası bireyci bir anlayışı inşa etmek olan bir dedenin torunuyum. Tebaa olmaya alışmış bir toplumda bireyden bahsetmek cezasız kalmayacaktı tabii. Ve elbette, şimdi, dedem de başlı başına bir kıta sayılırdı belki bir gezegen, zavallı adamcağız büyük bir plan koyabildi ortaya ancak bu planı anlamaya müsait bir gezegen nüfusu yaratamadı, izin vermediler veya korktu besbelli; iftiraların katlanmasından, en fenası da kurşunlanmaktan, gayet kuşkulu hayatın içinde şaibeli bir ölümden… Dedeciğimin sağcılığı bir garipti; kendi döneminin solcu takımı ve entelektüel çevresi onun için köktenci, Jakoben, radikal gibi sıfatlar kullanmaktan imtina etmediler. Onun aşırı sağdan anladığı Robespierre4 idi, aşırı soldan anladığı Mustafa Kemal. 

Arada bir aklımın kaçacağı geliyor, dizi dizi defterleri vardır. Ansiklopedilere yakın durur bu defterler, not defterleri; ajandaların kenarında biriktirdiği bloknotlardır bunlar. Okurum bunları, derdim tasam yükümün çok ağır olduğunu düşündürdüğünde, tüm heyecanımı bu defterleri okumaya veririm. Hele hele artık yabancısı olduğumuz türden dolmakalemle çiziktirilmiş o harfler… O harflerin teksir üzerindeki yumuşacık kayışlarına, o saman kokusunun asırlık harmanına. Bunlara tanıklık etmek ayrıca mutluluk verir bana. Her şeyi unutmuşum gibi hissederim.

5.

Dedeciğim rahmetli oldu. Hakkında bundan bir önceki rejimde iyi laflar edilir gibi oldu, bir tür iadeiitibar… Fakat güvenemezdim buna, çünkü ellerinin nerelere kadar uzanacağını kestiremezdim, onların şimdiki yenilgilerinin bile yukarılarla bir uzlaşıya çıktığını tahmin ediyorum, bu konuda komplocu bir zihin gibi sürekli şaibe üretmek istemiyorum ama dediğim gibi, politikanın ana malzeme olduğu, siyasilerin kahvaltı soframızı ziyaret ettiği, davaların tartışıldığı bir evde büyüdüm; politikanın bu kadar içine doğduğunuzda artık politik gerçekliğe dair asla reddedemeyeceğiniz bazı düşünceleriniz oluşuyor zamanla. Şimdi ise solcular, ellerinden gelse mezarını açacak, acaba tam öldü mü deyip, kemiklerin biraz kıpırdadığına filan ihtimal verecek olsalar, işkenceyi uzatmak adına canım dedeme yapmayacakları eziyeti bırakmayacaklar. Yaşasaydı ortaçağdan bugüne dek hesap edilecek bir siklus5 kadar hüküm giyerdi…

Rana da işte benim artık bu dümenin suyundan çıkmam gerektiğini söylüyor, beraat ettiğimde… Evet, beraatıma inanıyor gerçekten. Beraat ettiğimde Edremit’e yerleşmeliymişim… Hakaret sayıyorum onun bu dediğini ama belli etmiyor, dışımdan bir şey demiyorum. Edremit mi, ne o öyle, emekli gibi! “Politikayı politikacılara bırak, sen yazarsın!” diyor. “Bırak bu gastecilik oyunlarını, pis işleri” diyor. “Burayı Almanya zannediyorsun, sen de etnolojik olarak dönüştün sanırım. Burada bir yazar olarak görünür olabilmek için vasat olan her şeye gönlünde bir yer verebilecek kadar aşağıların aşağısına yani halka inmen gerekir” diyorum o böyle konuşunca, “Bazen kısıtlanmışlığını kendi eliyle örmüş bir faşistten başkası olmadığını düşünüyorum” diyor ben böyle konuştukça. Onunla bazen fazla asabileşiyoruz, bir de benim eşim arada kulak veriyor kapıya boruya, kıskanacağı geliyor, konuştuğum bir kadın neticede ve bir kadının bir erkekle konuşma sabrının, benim tüm bu kötü huylarıma rağmen bu kadar ısrarcı oluşunu, hemcinslerini tanıdığını iddia ederek, öfke ve kıskançlıkla karşılıyor hâliyle. O yüzden çok da tatava yapmıyorum, konuları kısa kesiyorum.

Solomun’ı bilirsiniz. Gençler, orta yaşlılar, otuzlarının ortalarını yalayanlar bilirler illa. Bu adamın kurduğu label’dan çıkıyor bu albüm. NINL yani. Epey prestijli bir DJ kendisi. Ancak 2021 çıkışlı Nobody Is Not Loved albümü hariç hangi işini dinlediysem bir halta benzetemedim. Tüm popülerlik kazanmış eğlence jonglörleri gibi onun da abartılmış bir ilgiyle karşılandığını düşündüm. Ki bu genelde yanlıştır. Aptalca bir iş olsa bile, bir ürünü büyükçe bir kitleye pazarlamak nereden baksan zekâ göstergesidir. İster Jet Fadıl ol istersen Solomun. O bahsettiğim albüm yani NINL, kulağımın pasını biraz sildi. Ocean, Home, Kreatur Der Nacht, Prospect isimli parçaları olsun, artwork tasarımı olsun, farklı farklı konseptlerle fiziksel baskılara gidilmesi olsun, beni epey bir şaşırtmıştı. Yine o dönemlerde Keinemusik etiketiyle çıkan çoğu şeyi de dinledim ayrıca. Bir Alman hayranlığı içerisine düşmeye başladım. Solomun’ı merkeze koyup çevresine çeşitli Berlin gettosu çıkışlı veya Kopenhaglı falan DJ’leri filan derecelerine göre eksen eksen yerleştirdiğim bir tech house anlayışı bile edinmiştim; Münih, Hamburg, Berlin, Zürih, Atina, Gent, Brüksel üzerinden ilerleyen bir müzik hattıydı bu zihnimdeki. Löfller’in neo-romantik, Deutsche Grammophon gibi prestijli fakat dinleyene Alman tekniğini, barokunu, klasisizmini veren bir yerden çıkan rework albümü yine o aralıklarda çıkmıştı (Christian Löfller, Parallels: Shellac Reworks, [Berlin: Deutsche Grammophon, 2021]). O dönemler keyfim son son yerindeydi. Kendimi bir bibliyofilden6 ziyade odyofile7 dönüştürmeye çalışıyordum. Bu isteğimde de fena gidiyor sayılmazdım. Özellikle Wagner, Bach, Chopin ve elbette Beethoven gibi müzisyenleri yeniden yorumluyor, Chopin noktürnleriyle8 uğraşıyordu Löffler. İçimde yıllar yılı bekleyen ama karşılık bulamayan, klasiğe dönüş heyecanını bu albüm diriltmişti biraz. Aslında tüm bu isimler, benim duygu dünyamda postmodern bir klasiği temsil ediyordu. Elektronik tabanlı müziğe ilgim gece kulüplerine olası düşkünlüklerimle, eğlence kültürüyle filan hiç alakalı değildi. Bilgisayar merkezli, Ableton’da filan üretilen bir klasik müzik dinlemek, ses buluntularıyla usta işi bir bütüne ulaşmanın ne demek olduğunu öğrenmek, tecrübe etmek istiyordum. Her şeyin gündelikleşmesinden şikâyetçiydim. Gogh’un Dunes’una,9 Friedrich’in Wanderer’ına10 dönmek istiyordum. Onları yeniden üretmek yani şu meşhur taklitçi ve sanat simsarı Han van Meegeren’in kötü şöhretine, sahtekârlıktaki ustalığına öykünmek istediğim filan yoktu, bizzat üretildikleri dönemin zevk anlayışına ışınlanmak istiyordum yalnızca, bu yeterliydi ruhumu kurtarmam için yaşadığım dönemin koza insanlarından ve alışkanlıklarından.

Elimdeki, Esc’nin Triangle EP’si de yine (Escalation’dan geldiğini söylüyor Rana bu sahne isminin) bu bahsettiğim yıllara ait bir zevk anlayışının, 2020’ler Alman melodic tech house ve dance kültürünün kıtadaki güzel bir harmanını oluşturan Berlin merkezli bir tür romantik gece kulübü esansının en keskin temsilcisi gibi geldi bana. Yani Berlin okulunun mirasını belli belirsiz taşıyan, mirasyediliğini fazla yeraltında kaldığı için göğüsleyemeyen ama bu tarza sert/kemikli bir darbe etkisiyle eklemlenen bir eser benim gözümde Triangle. Rana şimdi parçaları döne döne dinlerken elimde pürdikkat takip ettiğim kartonetinden içine/anlatısına daha fazla nüfuz etmeye çalıştığım bu EP’yi yani onun fiziki tasarımını sadece benim için bir tür revizyondan geçirmiş. Tasarımlara müdahale etmiş, onları biraz daha cilalamış, booklet’in kenarına, sayfa uçlarına çeşitli dokular/iplikler eklemiş, şarkı sözleri çok sınırlı olsa da acayip bir espriyle onlara da yer verilmiş o hepi topu birkaç sayfadaki mizanpajı tekrardan gözden geçirmiş, yeniden baskılar almış vesaire vesaire; uzun uzadıya sormadım bunu neden yaptığını, bana acıması, merhamet etmesinden çok, kendi hayatında bir çıkmazda olmalıydı, onu tanırdım… O da bir şeylerden kaçıyordu. Yoksa kim bu kadar karanlık estetikte, yayımdan kalkmış, üzerinde sanatçının isminin, albümün adının bile yazmadığı titizliğe aykırı bir iş için tekrardan uğraşsın.

Demek ki o albümü üretmelerine sebep olan o istek her neydiyse, belki de Rana’ya yine aynı istek uğramıştı, belki boğuluyordu ve onu tanırdım, boğuntusundan kaçmaya çalışıyor olmalı. Öf, başım ağrıdı. Kendimi hiçbir şey yapmamaktan dolayı suçlu hissetmeyeyim diye plaklar arasında dolanıyordum kargolar gelene dek. Fellik fellik şarkı isimleri, besteciler, mısralar arandım durdum. Eh işte de kafam ağrıdı, oldu mu iki saat öylece başı boş dönüp duralı şunun, lanet şeyin. İşgal edilmemiş Güney Fransa’da, Pétain döneminde kullanılan iki marşı dinleyip durdum.

“Maréchal, nous voilà! / Devant toi, le sauveur de la France!”11 Hemen beni yargılamayın, bunu yapmama sebepler var: Karşı devrimcilik üzerine çalışıyorum, bir de kişi kültü nedir, birey aşırı yüceltildiğinde nasıl tirana dönüşür, bunu anlamaya zorluyorum kendimi. Ses. Çok daha kolay. Arşivlerde gazete, dergi aranmaktan. Zaten dijital bir varlığım yok, her şeyi bizim karıya yığmış gibi olacağım böyle yaparsam… Mal varlığım ve tüm haklarım şu an onun üzerine, bayılmadığım bir şey bu ve evet şartlar beni hanımcılığa mecbur kılıyor, yediremiyorum bunu kendime. Zaten olması gereken birtakım şeylerin de olduğu, olacağı yok. Olamadı. Derken, bakarken buluyorum kendimi. Hemen sırtıma doğru, arka duvardaki askıya çekme kayışlarından asılmış babete.

1. Fransız ressam Jacques-Louis David (1748-1825). Kendi döneminde, neoklasik üslubun başlıca temsilcilerinden biridir.

2. Fransız devlet adamı, politikacı Louis-Michel Le Peletier de Saint-Fargeau (1760-1793). XVI. Louis’nin idam edilmesine karar verdiği için bir kralcı tarafından, Louis’nin idamından bir gün önce suikaste uğramıştır.

3. Fr. “İntikamım alındı, tiran (XVI. Louis) artık yok.”

4. Fransız devrimci lider Maximilien Robespierre (1758-1794). Fransız Devrimi yıllarında, terör dönemi olarak geçen devirde, şiddeti devrimci bir yöntem olarak gerekli görmüştür. Deisttir.

5. İng. cycle kelimesinin Türkçe karşılığı. Devir, çevrim, zaman anlamlarındadır.

6. Kitap düşkünü, kitap müptelası, kitaplara iptila derecesinde bağlı olan kitapsever kişi.

7. İng. audiophile. Müziğe aşırı derecede, saplantı denebilecek bir düzeyde sevgisi olan kişi. Odyofilin bir müzikseverden temel farkı, müzik eserini en kusursuz şekilde işitmek isteyişidir.

8. İng. nocturn, sıfat olarak, “gececil, geceye özgü” anlamları verir. Müzik terimi olarak nocturne ise duygulu bir piyano eserini ifade eder.

9. Ressamın 1883 yılında Lahey’de resimlediği In the Dunes’u kastedilmektedir.

10. Caspar David Friedrich’in meşhur Wanderer Above the Sea of Fog’u (Alm. Wanderer über dem Nebelmeer) kastedilmektedir (Sis Denizi Üzerindeki Gezgin şeklinde çevrilebilir ancak Türkçede yapıt, Bulutların Üzerinde Yolculuk şeklinde tercüme edilmiştir).

11. Fr. “Mareşal, Fransa’nın koruyucusu, işte huzurundayız!” şeklinde çevrilebilir.

albüm, edebiyat, müzik, Tevfik Kanoğlu, Triangle